Wednesday, July 11, 2007


BİR ÇİFTÇİ PARTİSİNE Mİ İHTİYAÇ VAR?


Yalnız sektörün kendisi değil, bütün ülke uymacı tarım politikaları yüzünden kan ağlar durumdayken, partilerin seçim beyannamelerini incelediğimizde maalesef tarımla ilgili ortalık güllük gülistanlık görülüyor. Tarımı sanayiye kurban etmemek gerektiğini ifade eden tek bir lider yok.

KAAN BENLİ
Radikal / 10.07.2007

Türkiye'de ilk kez partilerin seçim beyannameleri, medya ve sivil toplum örgütlerince titizlikle incelemeye alındı. Bu, Türkiye siyaseti için not düşülmesi gereken önemli bir aşamadır. Zira bu beklenmedik sınava hazırlıksız yakalanan partilerinin tümü şimdi sınıfta çakmış olsalar da, bir sonraki seçimde çok daha içi dolu seçim beyannameleriyle karşımıza dikilecekler. İşte o zaman hangi partinin hangi politikalara ve nasıl öncelik vereceğini somut olarak bilecek, aralarında sağlıklı kıyaslamalar, ölçmeler yapabileceğiz. Bir bütün olarak bu partilerin neye hizmet ettiğini anlama şansımız olacak.


Siyaset paparazzilerinin takipçisi olmak, komplo teorilerinden ideolojiler edinmek yerine, siyasi parametreleri, politikaları rasyonalite ekseninde tartışmak fırsatını bulacağız. Bu aslında bu ülkenin insanlarının 2001 krizinden beri hazır olduğu bir düzeydir, ancak Türkiye'de yönetenlerin yönetilenlerden muhafazakâr olması da âdettendir. Aynı nedenden kronik bir 'Dereye su gelene kadar kurbağanın gözü patlar' durumundan mustarip olup, ıskalanan fırsatlar için asla karalar bağlamayız.

Akut rahatsızlık


Siyasi partilerimiz ülkenin akut rahatsızlığı 'tarım dokusunun geri dönülmez bir biçimde çözülmesine' ramak kalmışken, bu olgunluğa erişmiş olsalardı gerçekten çok iyi olurdu. Yalnız sektörün kendisi değil, bütün ülke uymacı tarım politikaları yüzünden kan ağlar durumdayken partilerin seçim beyannamelerini incelediğimizde maalesef tarımla ilgili ortalık güllük gülistanlık görülüyor. Söylemleri bunun aksi olsa da bütün partilerin tarım ve kırsal kalkınmayla ilgili neredeyse kelimesi kelimesine aynı şeyleri seçim beyannamelerine serpiştirmelerini başka nasıl yorumlayacağız? Demek ki sektörün ve ülkenin sorunu o kadar açık ki, her parti aynı çözümleri ya da vaatleri önermeyi uygun buluyor. Böyle bir ahenk sevinilecek bir şey olmalı. İktidarın geçen dönemdeki politikaları demek ki gayet isabetli ki, hiçbir muhalefet partisi o çizginin dışında bir alternatif getirmiyor. Türkiye'de hangi konuda böyle geniş bir mutabakat var acaba?


Ya da hangi konunun böyle mülayim muhatapları var?


Hiçbir kitle partisinin tarımla ilgili farklı bir ses vermemesi aslında çok manidar. Göreli olarak şimdiye kadar Türk çiftçisine en yakın durmaya çalışan Demokrat Parti'nin her fırsatta 'Bize siz köylü partisisiniz, çiftçi partisisiniz diyenler var, biz böyle olmaktan gurur duyarız' söyleminin semantik çözümü mesela, bu durumu gayet iyi özetliyor. Demokrat Parti böylelikle 1. Biz yalnız çiftçi partisi, köylü partisi değiliz diyor, 2. Çiftçilerin ve köylülerin bu ülkede işi zor diyor, 3. Bu tarımdan emek yoğun sanayiye geçişin sancısını azaltmayı hedefliyoruz, diyor. Başka bir okuma ile biz de AKP, CHP, MHP gibi tarımdan geçinen nüfusu azaltacağız, istemeye istemeye de olsa, büyücek bir kısmınızı önce yoksul sonra işsiz bırakacağız, köyünüzden koparıp kentlerde toplayacağız diyor. Aynı yöntemle, yani söylenmeyenlerden yola çıkarak partilerin seçim beyannamelerinde tarım politikalarını şöyle bir gözden geçirdiğimizde, gerçekten aşağı yukarı aynı şeyleri söylediklerini görüyoruz. Aynı nedenle politikacılar ne zaman tarım tartışsa iş 'Sizin zamanınızda çiftçi şu kadar fakirleşti, bizim zamanımızda destekler bu kadar arttı" noktasına gelip tıkanıyor. Bunun ötesinde dağarcıkta konuşulacak hiçbir şey yok, çünkü aynı nedenden mesele geniş kitlelere de yansıyamıyor. Tarım politikalarının aslı bu ülkede şimdilik ancak çiftçi örgütleri platformlarında, STK'ların içinde tartışılabiliyor.

Partilere bakış


Oradan siyasete soyunan temsilcilerin neden partilerden gerekli ilgiyi görmediği ise siyasi partilerin tarıma bakışı ile ilgili önemli ipuçları veriyor olmalı. Seçim beyannameleri de aynı tip bir barometre, sözgelimi bu dokümanları incelediğimizde öncelikle partilerin hepsinin sektörde örgütlenmeyi arzu ettiklerini görüyor, ama bunu hangi yollarla teşvik edeceklerini asla anlayamıyoruz. Örgütlü birliklerin nasıl bir kompozisyon içinde olmasını düşündüklerini, bu organizasyonlarla iktidarı nasıl paylaşacaklarını, modern zaman kahramanları küçük çiftçi birliklerine ne gözle baktıklarını bildirgelerinde göremiyoruz. Bu halde bunu gerçekten isteyip istemediklerini de ölçmemiz mümkün değil.


Öngördükleri yapı içerisinde, yani tarımdaki, kırsaldaki nüfusun azaltılması sürecinde, karşılarında örgütlü, güçlü üreticileri neden arzu etsinler ki bu partiler? Böyle bir durumda tarımdaki nüfusu şu kadar azalttık diye nasıl böbürlenebilecekler? Yüzlerce senelik Anadolu tohumlarının yok olmasına nasıl seyirci kalacaklar? Üreticiyle tüketici arasındaki o kapitalist seti nasıl desteklemeye devam edecekler? Lafı dolaştırmayalım o beyannamelerde yapılacağı söylenenler, aslında tarımda her kesimin yakındığı konulara öylesine bir değinmekten ibaret. İşçimiz, köylümüz, dedikten sonra yutkunup esnafımız, sanayicimiz, dul ve yetimimiz diye devam eden retoriği andırıyor. Hepsini söyleyelim ki bir oy bile kaçmasın mutat alışkanlığı bu.


Ya da bu partiler tarımda çalışan nüfusa sinek ikilisi muamelesi çekiyorlar deyip geçelim.

'Kırsal kalkınma'


Kırsal kalkınmaya taraftar olduklarını söylüyor, bunun nasıl olacağına, bunun için ne gibi kısa ve orta vadeli planlar hazırladıklarına dair en ufak bir şey söylemiyorlar. Kırsal kalkınmanın neden gerektiğini de muhtemelen kırmızı çizginin ardında görüyorlar. Kırsal kalkınma gerekiyor, çünkü tarımdan atılan nüfus şehirlerde, şehir ve kır arasında üçüncü bir yapı oluşturdu ki, bununla ne şehirde, ne kırda başa çıkılamıyor artık. Meselesi bu olan, bunun üzerine politikalarını biçimlendiren tek bir parti yok.


Tarımı sanayiye kurban etmemek gerektiğini ifade eden tek bir lider yok. Postmodern zamanlarda Batı'da sanayiden tarıma dönüş başlamışken, bizimkiler sanıyorlar ki bir an önce tarımdan sanayiye geçmek zorundayız. Buna karşın tarımdaki nüfusa iktidarları süresince nasıl bir demografik yol izlettireceklerine dair ağızlarını bıçak açmıyor.


Organik tarım söylemi var beyannamelerinde, ama bununla ilgili, yani emek yoğun, yerküre ile barışık bu tarım biçiminin genel tarım politikaları içinde ağırlığının ne olacağıyla ilgili en ufak bir ipucu vermiyorlar. Aralarında kırsal kalkınmayla ekolojik tarım arasında ilişki kurabilen bir parti var mı, bilemiyoruz. Yeşil politikaların bunca güçlü olduğu AB ülkelerinin dibinde bu politikalardan hiç etkilenmeden öylece kalmak aslında hiç kolay iş de değil yani.

Küresel ısınma


Kürenin gündemine bunca yabancı kalmak bir şey yapmamakla olmaz, ayrı bir çaba gerektirir. Mesela küresel ısınma dolayısı ile yaşayacağımız iklim değişikliği ve kuraklık için ne gibi önlemler alacak bu partiler, cevap yok. Bununla ilgili hiçbir şey yazılı değil. Yoksa seneye her şey normale dönecek diye mi düşünüyorlar? Neden ortadan kaldırıldığı halen anlaşılamayan ve herkes istediği halde neden bir türlü kurulamadığı da ayrı bir muamma olan toprak-su teşkilatıyla ilgili bu suyun tükendiği günlerde hiçbir partinin bir politikası yok. Bu detayın unutulduğunu, gözden kaçtığını tahmin etmek ise zor değil. Birisinin aklına gelse olasılıkla beyannameye yazdırıp geçecekti. O halde bu partilerin tarım politikalarına gerçekte nasıl güveneceğiz?


Bu sayfada daha önce 'tarımda en büyük eksik entelektüel birikim' demiştik, bununla ilgili pek çok olumlu olumsuz eleştiri de gelmişti doğrusu. Belki de bunun yanına bu seçimde Türkiye'de en büyük eksiklik bir çiftçi partisi diye eklemeliyiz artık. Onlarca tarımcının, çiftçinin, tarımla ilgili ekonomistin, sosyoloğun endüstriyalist partilerin içinde eriyip gitmesi ancak böyle önlenebilirdi. Küçük çiftçilerin bu ülke için taşıdıkları büyük yükün önemi belki biraz anlaşılabilirdi. Maalesef Yeşillerin henüz yer almadığı bir mecliste, en azından Bulgaristan'da Macaristan'da, Hırvatistan'da olduğu gibi sanayi temelli değil tarım temelli üretimi önceleyen bir parti olmalıydı. Aynı kafada giderek, gitgide yeni politikaların üretilmesi gereken bir dönemin sonuna yaklaşıyoruz.


Kaan Benli: Araştırmacı yazar

Brezilya Yargısından Bayer'in Mısırlarına Yasak

Brezilya'da federal yargı çokuluslu şirket Bayer'in ürettiği genetiğiyle oynanmış mısırların satışına yasak getirdi. Bayer firmasına Ulusal Biogüvenlik Teknik Komisyonu tarafından verilen satış izninin iptâlini talep eden hükümet dışı kuruluşların başvurusunu değerlendiren mahkeme, söz konusu şirketin ürettiği mısırların ilgili kanundaki standarda uymadığına karar verdi.

Bayer'in izninin iptâlini savunan avukatlardan Maria Rita Reis tartışmanın yalnızca genetiğiyle oynanmış ürünlerin insan sağlığına zararı meselesiyle sınırlı olmadığını, tarım tekellerinin örgütlenme ve komisyonları etkileme biçimlerini de içerdiğini belirtiyor.

[http://www.radioagencianp.com.br/ Latinbilgi –G.Ç. - 06.07.2007]

Monday, July 9, 2007

YALOVA HERSEK DELTASI’NDAKİ TERSANE YERİ İLE İLGİLİ GÖZLEMLERİMİZ

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası
İstanbul Şube Başkanlığı

2004 yılında Yalova ili Altınova ve Subaşı Belediyesi sınırlarında inşa edilecek tersane yeri ile ilgili TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Toprak Komisyonu Üyemiz Cahit YILMAZ, İstanbul Şube Başkanımız Ahmet ATALIK ve Yalova İl Temsilci Yardımcımız Dr. M. Emin ERGUN incelemelerde bulunmuş ve bir rapor düzenlemişti.

Aradan geçen süre zarfında tersane inşaatı başladı, deniz dolguları yapıldı. O günden bu yana yörede ne gibi farklılıkların olduğunu gözlemlemek üzere Genel Merkezimizden aldığımız onayla İstanbul Şubemizde oluşturduğumuz üç kişilik ekiple tersane sahasını ve çevresini gözlemledik.

İlk olarak, aynı zamanda meslektaşımız olan Subaşı Belediye Başkanı Ali Ekber FİDAN’ı ziyaret ettik.

Sayın FİDAN, Tersane yeri ile ilgili olarak açtığı davanın hukuki boyutu konusunda bilgiler verdi, tersane yeri ile ilgili kimi kurum görüşlerini bizlere aktardı.

Geçen süreçte Subaşı Belediyesi’nin 1/1000 ölçekli Nazım İmar Planı’nda tarımsal niteliği korunacak alan olarak görülen ve çoğunda sulama da yapılan bahçelerle, sera kullanımlı arazilerin artık bu yöreye tersane kurulmasını önemle savunan Altınova Belediyesi’ne dahil edildiğini öğrendik.

Çünkü, 3621 sayılı Kıyı Yasası’na göre buraya tersane yapılabilmesi için Subaşı Belediyesi’nin de onayı gerekiyordu. Ancak, karşı olduğu için Kocaeli-Yalova karayolunun Marmara denizi tarafında kalan tarımsal niteliği korunacak arazilerin tersane taraftarı Altınova Belediyesine bağlanması sorunu çözecekti ve öyle yapıldı.

Altınova Belediye Başkanıyla 2004 yılında yaptığımız görüşmemizde tersane inşaatını savunurken tek ve en önemli söylemi işsizlere iş sağlanacağı yönünde olmuştu.

Tersane alanını gezerken birçok kamyon gördük. Hemen hepsi Samsun, Trabzon, Sakarya, Bursa plakalıydı.

En azından Belediye Başkanının tersane inşaatı konusunda yanıldığını, Yalova’ya ait kamyonlar yerine tersanenin diğer illerin kamyonlarına istihdam sağladığını görmüş olduk.

2004’ten bu yana görülen en büyük değişimlerden biri, tersane kurmak amacıyla doldurulmuş denizin hemen arkasında yer alan son derece değerli tarım arazileri üzerinde prefabrik bir emlakçı kurulmuş olmasıydı.

Prefabrik kurmayanların ise birçok yerde tabelaları dikiliydi.

Yine birçok arazide “SATILIK” tabelaları hemen göze çarpıyordu.

Tarımda kullanılması gereken ve tarım dışı amaçlı kullanılmaması gereken mutlak tarım arazisi üzerinde tersane inşaatı için kurulmuş olan bir beton santrali vardı.

Yine tarımsal amaçlı kullanılması gereken araziler üzerinde ufak bir tepe yüksekliğinde kayalar yığışıydı.

Ayrıca, tarım arazilerinin önüne bir set gibi çekilen dolgu saha, tarım arazilerinin doğal drenajını önleyici engel oluşturarak taban suyunun yükselmesi dolayısıyla tarımsal üretimde verimi düşürücü bir rol oynayacaktır.

Yine aynı şekilde, Yalakdere’nin önünde yaratılan engel derenin denize tahliyesini engellemekte, bu durum da çevre arazilerde taban suyu yükselmesine neden olarak bitki kök havalanmasını engelleyecek ve verim düşüklüğüne neden olacaktır.

Sayın FİDAN görüşmemiz sırasında bu konuda DSİ’nin de bir görüşü olduğunu vurgulamıştır.

Tersane alanındaki ve buraya bağlanan yollarda çalışan kamyonların ve iş makinelerinin çıkardıkları tozlar tarım arazilerini ve meyve bahçelerini yoğun bir toz tabakası altında bırakmıştır.

Bu durum bitkilerin fotosentezlerini olumsuz etkileyen, normal gelişimlerini önleyen ve verim düşüklüğüne yol açan olumsuz bir faktördür.

Çevreyi korumaya çalışan kişiler hep şu suçlamayla karşı karşıya kalırlar, “Siz memleketin gelişmesine karşı mısınız?” ya da “Siz insanlara ekmek kapısı açılmasına mı karşısınız?” gibi bu söylemleri uzatabiliriz.

Hemen belirtelim, buradaki konumuz bir tersane ve biz tersaneye tabi ki karşı değiliz. Bizim en önemli kaygımız tersanenin inşa edildiği alandır. Mücadelemiz ise bu alanın hemen ardındaki çok güzel tesis edilmiş modern meyve bahçelerinin ve tarım arazilerinin süreç içerisinde yok olmalarını önleyebilmektir.

Halkımızın, su ve toprağın yok edildiklerinde bir daha yerine getirilemeyen doğal varlıklar olduklarının bilincine ulaştıkları gün, bizden sonraki nesillere sağlıklı bir çevre bırakabilmenin adımları atılmış olacaktır. Unutmayalım ki, bir avuç insanın korumaya çalıştığı çevre üzerinde gelecek nesillerin de hakları bulunmaktadır.
"Çiftçi Sendikaları Konfederasyonlaşma Platformu 22 Temmuz 2007'de yapılacak olan genel seçimlere ilişkin Seçim Bildirgesi yayınladı. Aşağıda Seçim Bildirgesi'nin tam metnini yayınlıyoruz."

HER 50 SANİYEDE BİR ÇİFTÇİ İFLAS EDİYOR

Türkiye'de 1980'den bu yana IMF ve Dünya Bankası;

· Tarıma yapılan destekleri azaltın,
· Tarımsal kredi faizlerini yükseltin,
· Destekleme alımı yapan kuruluşları özelleştirin; diyorlar.

Hükümetlerse, IMF ve Dünya Bankası'nın bu isteklerini harfiyen yerine getirdiler, getirmeye devam ediyorlar.!
Hükümetlerin, IMF, Dünya Bankası, Avrupa Birliği Ortak Tarım Politikası güdümlü politikaları sonucunda Türkiye'nin tarımsal yapısı dağıtılıyor, çiftçiler iflas ediyor, tarımımıza yerli ve yabancı şirketler egemen oluyor.

Özal'lı ANAP Hükümeti, IMF ve Dünya Bankası'nın isteğiyle;

Önce Kamu İktisadi Teşekküllerinin (KİT) ve Kamu İktisadi Kuruluşlarının (KİK) yasalarında değişiklik yaptı. Böylece KİT'ler özelleştirebilecek duruma geldi.
Bu yasal değişikliklerin ardından siyasi partiler, IMF ve Dünya Bankası'na yaranmak için söylemlerinde ve uygulamalarında özelleştirme yarışına girdiler.
Özal;
· Üç yanı denizle çevrili ülkemizin akarsu ve göllerindeki ürünlerden doğru ve iyi yararlanmamızda önemli görevler üstlenen ve daha geliştirilmesi gereken Su Ürünleri Genel Müdürlüğü'nü,
· Gıdaların kalitesini, sağlıklılığını hem test hem de kontrolünü gerçekleştiren Gıda Kalite Kontrol Genel Müdürlüğü'nü,
· Hayvanların sağlıklı yetiştirilmesi ve tüketicilerin sağlıklı gıda tüketmesinde yararlı görev gören Veteriner İşleri Genel Müdürlüğü'nü,
· Üretici köylüyü yeniliklerle buluşturan Ziraat İşleri Genel Müdürlüğü'nü
· Bitki sağlığı ve zararlılarla mücadelede etkili teknik ve bilgi desteği sunan Zirai Mücadele ve Karantina Genel Müdürlüğü'nü
· Tarım Topraklarının amaç dışı kullanımını engelleyen Toprak-Su Genel Müdürlüğü'nü kapattı(rdı).
Özal'lı ANAP Hükümetinin kapattırdığı bu genel müdürlüklerden boşalan yerlere özel sektör girdi; tarım toprakları kâr amaçlı olarak konuta ve sanayie açıldı. İlaç ve gübre kullanımı özel sektörün "ne kadar çok satarsa o kadar çok pirim alacak olan" gezgin satıcılarının eline terk edildi. Topraklarımız ve sularımız hızla kirlenmeye başladı ve kullanılamaz hale getirildi
ANAP Hükümeti ayrıca, çayda, ÇAY-KUR'un, tütün ve alkollü içeceklerde TEKEL'in tekelliğini kaldırarak; çay, tütün ve üzüm üreticileri için zor günlerin önünü açtı.

IMF ve Dünya Bankası'nın isteğiyle DYP-SHP Hükümeti;

Et ve Balık Kurumu'nun (EBK), Yem Sanayii'ni (YEMSAN) ve Süt Endüstrisi Kurumu'nu (SEK) özelleştirdi. Bu kurumları alan şirketler ilk iş olarak yemin fiyatlarını arttırdılar. SEK'i alan şirketler de süt fiyatını düşürdüler.
Hayvan yetiştiricisi çiftçiler de çoluk çocuklarının katığını sağladıkları, fazlasını satarak aile bütçesine katkı olsun diye beslediği hayvanlarını ellerinden çıkarmak zorunda kaldılar.
DYP-SHP; EBK, SEK ve YEM SANAYİİ'ni özelleştirmeden önce 1980 yılında 80 milyon olan hayvan sayımız şimdilerde 41 milyon adede kadar geriledi. Türkiye hayvansal ürünlerde ihracatçı konumdan ithalatçı konuma getirildi, ülke ekonomisi zarar gördü.

DSP-MHP-ANAP Hükümeti, IMF ve Dünya Bankası'nın isteğiyle;
1-Şeker Yasası'nı çıkardı.
Çıkarılan Şeker Yasası sonrasında;

· Pancar üreticileri, yaklaşık olarak 2 milyon dekar arazide artık pancar ekemiyorlar.
· 175 bin üretici üretim dışına çıkarıldı, artık pancar üretemiyorlar.
· Pancar üreticileri aile başına 1,8 milyar gelir kaybına uğradı.yoksullaştı(rıldı).
· 200 bin büyükbaş hayvanın yaş küspe ihtiyacı karşılanamıyor.
· Şeker fabrikalarında çalışan işçiler işlerinden ve aşından oldular.
· 18 milyon ton olan şekerpancarı üretimimiz, yarıya yakın azaldı, 11 milyon tona geriledi.
· Ülkemizin çevresel/ekolojik dengesi, azalan şekerpancarı üretimi oranında bozuldu. Çünkü 1 dekar şekerpancarının sağladığı oksijen 3 dekar çam ormanına eşittir.
Yasa; şekerpancarı üreticilerini yoksullaştırıyor, fabrika işçilerini işinden ediyor, besiciliği geriletiyor, ekolojik dengenin bozulmasına neden oluyor.

2-Tütün Yasası'nı çıkardı.
Çıkarılan Tütün Yasası sonrasında;

· TEKEL devre dışı bırakıldı. Tekel tütünde artık ne destekleme alımı yapıyor ne de destekleme fiyatı açıklıyor. Tütün üreticileri sözleşmeli üretime geçmek zorunda bırakıldı
· Yaklaşık 583 bin olan tütün üreticisi sayısı şimdilerde 255 bine geriledi
· TEKEL alımda olsaydı şu an tütünün bir kilo fiyatı 20 YTL aşağı belirlenmiyor olacaktı. Şimdiler tütünün kilosu ortalama 6 YTL'ye bile ulaşamıyor.
· Tütün üretimi 208 bin tondan 147 bin tona geriledi.

Yasa; TEKEL'in ve bağlı kuruluşlarının özelleştirilmesini de kapsıyordu. Daha önce, TEKEL'in Sigara ve Alkol bölümleri ayrı ayrı anonim şirketlere dönüştürülerek özelleştirmenin önü açılmıştı. Yasa'nın çıkarılmasının ardından TEKEL'in alkol bölümü özelleştirildi dolayısıyla suma fabrikaları da özelleştirildi. Bu özelleştirmeler sonrasında tütün üreticilerinin ardından üzüm üreticileri de perişan edildi.

3-Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri'ne ilişkin bir yasa çıkardı.
Çıkarılan Yasa ile;

· Yeniden Yapılandırma kurulları oluşturuldu. Kurullar, birlik yönetimlerin üzerinde bir yetkiyle donatıldı. Kooperatif arsalarının satılması, işçilerin işine son verilmesi, entegre tesislerinin şirketlere dönüştürülmesinde Yeniden Yapılandırma Kurulları belirleyici hale getirildi.
· Kooperatiflere ait fabrikaların üç yıl içerisinde şirketlere dönüştürülmesi öngörüldü. Böylece kooperatif fabrikalarının özelleştirilmesinin önü açıldı.
· Birliklerin, devlet veya diğer kamu finans kurum ve kuruluşlarından herhangi bir mali destek almasına ve devlet bankalarından kredi sağlamasına engel konuldu.
· Birliklere banka kurma yasağı getirildi.

Üreticilerin birlikleriyle-örgütleriyle bağını koparacak olan bu Yasayı uygulamaya DSP-MHP- ANAP Hükümetinin, hükümetlik ömrü yetmedi!

AKP, seçim meydanlarında "iktidara geldiğimizde bu yasayı değiştireceğiz" diyerek oy istedi ve aldı; ama seçmenine verdiği sözü tutmadı. Dünya Bankası'nın isteğine uydu. Yasayı çiftçinin lehine düzeltmedi, tam tersi üreticinin değil de şirketlerin dediğini yapmak için yasanın ardına sığındı. FİSKOBİRLİK tartışmalarında izlediğimiz gibi "Birliklere kredi vermemize Birlikler Kanunu engel" bile diyebildi.Fındık üreticilerini ekmeğe muhtaç etti.

AKP Hükümeti, IMF ve Dünya Bankası ile Avrupa Birliği'nin isteğiyle;

1-Tohumculuk Kanunu'nu çıkarttı.
Çıkarılan Kanun ile;
· Yurt içinde sadece kayıt altına alınmış çeşitlere ait tohumlukların ticaretine izin verildi. Çiftçilerin ürettiği tohumları satmalarına engel getirildi.
· Çiftçilere ürettiği tohumu satmamak kaydıyla, sadece kendi ailesinin ihtiyacı kadar, sınırlı tohum üretmesine izin verildi.
· Çiftçiler kendi aralarında ve pazarda tohum alıp satamaz hale getirildi. Sadece çiftçilerin kendi aralarındaki parasız değiş tokuşa izin verildi.
· Devlet-kamu tohum üretimi alanının dışına çıkarıldı. Kamu, tohumun sertifikalandırma, ticaret ve denetimini şirketlere bıraktı.
· Şirketlerle çiftçiler arasında çıkacak olan anlaşmazlıklara da devlet değil, tohum şirketlerinin oluşturduğu Tohumcular Birliği yetkili kılındı.

Yasa; çiftçilerin tohum ihtiyaçlarını sağlamaları için tek adres olarak tohum şirketlerini gösteriyor. Çiftçileri ihtiyacı olan tohumu şirketlerden karşılamaya mecbur bırakıyor. Çiftçi ile şirket arasındaki anlaşmazlık konularında da devlet aradan çekiliyor, anlaşmazlığın diğer tarafı/kaynağı, yani tohum şirketlerinin bağlı olduğu örgütleri olan Tohumcular Birliği'ni yetkili kılıyor.

2-Üretici Birlikleri Yasası'nı çıkarttı.
Çıkarılan Yasa

· Birlik üyelerinin kolektif üretim yapmasını engeliyor.
· Tüm üyelerin Birliklere ortak olması düzenlendi ancak Birliklerin üyelerinin ürettiği ürünleri işleyebilecek sanayi tesisleri kurmasını önlüyor.
· Birlikler'in, üreticilerin kullandıkları girdileri (ilaç, gübre vb) iç veya dış piyasadan toptan alıp üreticilere dağıtmasını engelliyor.
· Üretici - tüketici ilişkisinin kurulması ve aracıların ortadan kaldırılması sağlanamıyor,
· Çiftçilerin adlarına teker teker olmak kaydıyla sözleşme imzalayabilmesinin önünü açıyor, ancak Birliklerin tüm üyeleri adına sözleşme imzalamasını yasaklıyor,
· Birliklerin gelirlerinden üyelerine pay dağıtması engelleniyor,.
· Ayrıca hükümetlere, tarımla ilgili olan ve onaylanmış uluslararası sözleşmeleri aynen kabul etme ve gereğini yapma zorunluluğu getiriliyor.

Yasa; üreticilerin birliğini tesis edici değil, adeta dağıtma maksatlı çıkarılmış bir yasa gibi.

Lisanslı Depoculuk Yasası'nı çıkarttı. Yasa, ABD'den kötü kopyalanmış bir yasadır.

ABD'de Lisanslı Depoculuk Yasası ile çiftçiler;

· Ürettiği ürünü depoya teslim ederler. Teslim ettiği ürünün karşılığında, ürünün miktarını ve kalitesini gösterir bir belgeyi alır. Alınan bu belge ile istenirse bankaya başvurulur. Banka o yıl için belirlenmiş olan ürün taban fiyatı üzerinden ürün tutarının %70'inin karşılığı kadarını çiftçiye kredi olarak hemen öder. Verilen bu kredinin faizi yok denecek kadar düşüktür.Böylece çiftçiler, ürün hasadının hemen ardından, hem ihtiyacı olan nakit paraya kavuşmuş hem de nakit ihtiyacı için ürününü düşük fiyata elden çıkartmamış olurlar.
· Ürün piyasada taban fiyatından daha yüksek fiyata ulaştığında depoya teslim etmiş oldukları ürünün tamamını belgeye dayalı olarak satabilirler. Satıştan elde ettikleri parayla önce bankaya kredi borcunu öderler.Ürünü piyasada en yüksek değere ulaştığında satış yaparak aradaki farkı kazanç olarak alırlar.

ABD'de Lisanslı Depoculuk Kurumu çiftçinin sorununu çözmeye ve çiftçiye kazandırmaya kurguludur.

Türkiye'de çıkarılan Lisanslı Depoculuk Yasası ile;

· Çiftçiler, ürettiği ürünü depoya teslim edecekler. Depoya teslim ettiği ürünün karşılığında kendisine bir belge verilecek. Ancak, o belgeyle ABD'de olduğu gibi bankalardan düşük fiyatla kredi alamayacaklar.
· Ürün için taban fiyat belirlenmeyecek. "Kendine bir tüccar bul, kaça satarsan sat" denilerek, çiftçi piyasaya karşı korumasız bırakılacak. Ayrıca ürününü sattığı zaman ile teslim ettiği zaman arasındaki sürenin depo kirası da çiftçiden alınacak.

AKP Hükümeti'nin çıkardığı Lisanslı Depoculuk Yasası çiftçinin sorununu çözmeye değil, şirketlere kazandırmaya kurguludur.

AKP Hükümeti bu yasaların dışında ayrıca;
4- Organik Tarım Yasası'nı çıkartmış; organik tarım sertifikasını verme yetkisini kamu görevi yapan devlet kuruluşlarına değil, para karşılığı sertifika veren ve çoğunluğu yabancı olan özel şirketlere vermiştir.
5- Tarım Sigortası Yasası'nı çıkartmış; mevzuatı çiftçileri değil, sigorta şirketlerini gözetecek şekilde düzenlemiştir.
6- Tarım Kanunu'nu çıkartmış; çiftçilere Gayri Safi Milli Hasıla'nın %1'inin altında destekleme yapılmayacağı kanun maddesi ile belirlenmiştir. Ancak, hükümet daha ilk yılda kendi çıkarttığı kanunu uygulamamış, çiftçilere verilen destekler %1'in altında kalmıştır.
7- Ziraat Odaları Kanunu çıkartmış; Ziraat Odalarına, ancak üyelik aidatlarını artırma yetkisi gibi "ufak tefek", "ağza bir parmak bal" misali denilecek kazanımlar sağlamıştır. Çiftçiler, AKP Hükümetinin, çiftçiler aleyhine, şirketler lehine olan yasaları çıkarma sürecinde Oda'nın sessiz kalmasını; Odaya sağlanan "bir parmak bala" yormaktadır. Ziraat Odaları Kanunu, çiftçiler ile Ziraat Odasının zaten sıcak olmayan ilişkilerinin daha fazla soğumasına neden olmuştur.
8- Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu çıkartmış; birinci sınıf tarım arazi üzerine izinsiz kurulduğu için mahkeme tarafından kapatılmış olan Cargill'in fabrikasına af getirmiş, yeniden açılmasını sağlamıştır.

AKP Hükümeti de, çıkardığı bu kanunların tamamını ülkemiz çiftçilerinin değil, IMF, Dünya Bankası ve Avrupa Birliği'nin istekleri ve yabancı büyük tarım ve gıda şirketlerinin ihtiyaçları doğrultusunda çıkarmıştır.
Bu yasaların dışında, 1980'den bu yana tüm hükümetler IMF ve Dünya Bankası ve Avrupa Birliği'nin isteğine bağlı olarak ürün fiyatlarını maliyetlerin altında belirleyen politikalar gütmüşlerdir.
Başından bu yana IMF, DB ve AB OTP'nin dediklerini yaparak çiftçileri iflas ettiren hükümetler, şimdilerde de özellikle üreticilerin ürün hasadını yapacakları dönemlere yakın zamanlarda gümrük vergilerini indirerek ürün fiyatlarının düşmesine neden oluyorlar. Köylülere, "Gözünüzü toprak doyursun!", "Ananı da al git!" diyebilen AKP Hükümetinin Başbakanı ve Tarım Bakanı şimdilerde Tarım ve Köyişleri Bakanlığı isminden "Köyişleri" kelimesini çıkarmak için çalışmalara başlamış durumda.
AKP Hükümeti Bakanlık isminden "Köyişleri" kelimesini çıkarmaya çalışarak adeta "köylüyle işim yok/olmaz" demek istiyor!
Bu güne kadar hükümet veya hükümet ortağı olan siyasi partilerin; yani ANAP, DYP, SHP, DSP, MHP ve AKP'nin tarım alanındaki şirket yanlısı,çiftçi karşıtı politikaları sonucunda, şu an Türkiye'de "her 50 saniyede bir çiftçi iflas ediyor!" Bu sorumluluğu, hükümet ve hükümet ortağı olmayan ama içinde tütün, şeker ve kooperatif kanunlarının da yer aldığı "15 günde 15 Yasa çıkaracağım" diyen ve çıkaran Dünya Bankası patentli Kemal Derviş'i bünyesine alarak tarafını/safını belli eden CHP de taşımaktadır.

Çiftçi Sendikaları olarak diyoruz ki;
· IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve AB-Ortak Tarım Politikası güdümlü tarım politikaları terk edilsin. Çitçilerin, köylülerin ve tarım örgütlerinin katılımıyla bağımsız demokratik ve sosyal bir tarım programı oluşturulsun.
· Tarımda destekler gelişmiş ülkelerin destek seviyesine yani yıllık 11,3 milyar Avro'ya çıkarılsın.
· Tarımsal ürünlerin fiyatı maliyetlerin üzerinden belirlensin. Ürün fiyatları, maliyet+kâr+insanca yaşam payı eklenerek belirlensin.
· Üretimden pazarlamaya kadar uzanan zinciri oluşturacak olan ve çiftçilerin ve köylülerin yönetimlerini demokratik olarak belirleyebilecekleri Kooperatifleşmelerinin önü açılsın. Bu doğrultuda Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri'nin Yasası yeniden düzenlensin.
· Çiftçilerin ve köylülerin kendi bağımsız örgütlenmelerini sağlayacak yasal düzenlemeler yapılsın. İmzalanan uluslararası sözleşmelere ve Anayasa'ya dayanarak kurulmuş olan üretici sendikalarının iç hukuk düzenlemeleri yapılsın.
· Her şeyi üreten çiftçilerin sıra tohuma gelince "üretemezsin, üretirsen satamazsın" diyen Tohumculuk Yasası derhal geri çekilsin.
· Doğa koşulları karşısında çiftçileri çaresizlikten kurtaracak tarım sigortaları, çiftçiler lehine tekrar düzenlenerek çıkarılsın.
· Çiftçiler ve köylüler eksiksiz sosyal güvenceye kavuşturulsun.
· Köylü kadınların krediye, eğitime ve her türlü evrensel haklarına erişmesine engel olan mevzuat değiştirilsin.
· Gıda güvenliği ve güvencesinin garantisi olan küçük aile tarımının korunması sağlansın.
· Halkın çıkarlarını ve ekolojik dengenin gereklerini gözeten bir Biyogüvenlik Yasası zaman geçirmeksizin çıkarılsın.
· Çiftçiler olarak ülkemizde üretebildiğimiz ürünlerin ithaline hükümetler izin vermesin. Gümrük vergileri hasat zamanının hemen öncesinden indirilmesin ve bu dönemlerde ithalat izni verilmesin.İthalatı serbest bırakan ve böylelikle ürün fiyatlarını düşüen, "kurnazlığı kendinden menkul" politikalar terk edilsin.
· Tarımın olmazsa olmazlarının baş sıralarında yer alan arazi sulaması için bütçeden yeterli ödenek ayrılsın. Ülkemizde on yıl içinde sulanabilir arazilerin hepsinin sulanabilir duruma getirmesi için plan yapılsın ve uygulansın.
· Doğru bir su yönetim politikası uygulansın, suyun ekonomik kullanılması ve adil paylaşılması yasalarla güvence altına alınsın. Ayrıca bu konuda teknik altyapı sağlansın, eğitim ve ekonomik destek verilsin.
· Çiftçinin kendi tohumunu üretebilmesi için yasal değişiklik yapılsın.Kendi tohumunu üreten çiftçilere teşvik amacıyla teknik bilgi ve ekonomik destek yapılsın.
· Tohum çeşitlerinin korunması sağlansın.
· Tohum ve gen bankaları kamunun elinden çıkartılmasın.
· Yerel tohumların korunma ve geliştirilmesi için önlemler alınsın,bu konuda planlı çalışmalar başlatılsın.
· Mevcut gen bankalarının şirketlerin eline geçmesi engellensin.
· Toprağı, suyu kirleten insan sağlığı için risk oluşturan ve küresel ısınmaya katkı koyduğu belirlenen kimyasal ilaca, kimyasal gübreye dayalı üretim tarz terk edilsin. Bilgeliğe ıslaha dayalı, doğayla dost, sürdürülebilir tarım tarzına yani -endüstriyel olmayan-organik tarım tarzına dönmek için merkezi devlet politikaları üretilsin ve uygulansın.
Çiftçilerin ekonomik, demokratik, sosyal ve siyasal haklarını korumakla kendini yetkili ve yükümlü gören Çiftçi Sendikaları Konfederasyonlaşma Platformu olarak Türkiye tarımında süregelen politikaları doğru bulmuyoruz.
İflasımıza neden olan IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve Avrupa Birliği Ortak Tarım Politikası güdümlü tarım politikalarının uygulanmasını artık istemiyoruz. Bu politikaların savunucularına destek vermeyeceğiz. "Bu politikaları uygulamayacağız" diyerek oylarımızı aldıktan sonra IMF'nin, DB'nın ve AB OTP'nin dediklerini yapanları hemen teşhir edeceğimizi ve desteğimizi çekerek meşruiyetlerini tartışma konusu yapacağımızı şimdiden kamuoyu ile paylaşıyoruz.

"Yeni bir seçim olur, sandık kurulur, orada hesap görülür"demiyoruz, demeyeceğiz.Çünkü siyasi partileri uyarmak mesleğimize ve kendimize olan saygımızın gereğidir.Bu seçimin hemen arifesinde Çiftçi Sendikaları Konfederasyonlaşma Platformu olarak açıklıyoruz: "Karakolda doğru söyleyen, mahkemede şaşan" siyasetçileri ve partileri artık istemiyoruz!

ÇİFTÇİ SENDİKALARI KONFEDERASYONLAŞMA PLATFORMU

Friday, June 29, 2007

Yunanistan Biyoteknoloji Yasağını Genişletiyor

Bakanlık GDO’ların yayılmasına çok güçlü bir biçimde karşı. “Hedefimiz kaliteli ürünler yetiştirmektir ve hiçbir koşul altında genetiği değiştirilmiş ürünler bunun hakkını veremez.” Yunanistan Tarım Bakan Yardımcısı Alexandros Kondos.

Yunanistan Biyoteknoloji Yasağını Genişletiyor
The Associated Press, June 26 2007http://www.chron.com/disp/story.mpl/ap/fn/4921613.html

Atina, Yunanistan- Salı günü Yunanistan’da Birleşik Devletler devi Monsanto tarafından geliştirilen genetiği değiştirilmiş darı tohumu hakkındaki yasağı 2 yıl daha genişletti. Alexander Kondos, kararın ayrıca, 31’den 51’ e kadar değişen MON810 tohum çeşidinin ekilmesi ve satılması yasağını da genişlettiğini söyledi.

“Bakanlık GDO’ların yayılmasına çok güçlü bir biçimde karşıdır” dedi Kondos. “Hedefimiz kaliteli ürünler yetiştirmektir ve hiçbir koşul altında genetiği değiştirilmiş ürünler bunun hakkını veremez”.

Avrupa Birliği’nden gelen baskıya rağmen, Yunanistan Nisan 2005’ten beri MON810 cinsi üzerindeki yasakları genişletti ve uyguladı. Bu ay, Avrupa Birliği Ticaret Komisyon Üyesi Peter Mandelson, ortak kurallar üzerinde karara varma yerine, biyoteknoloji yiyecekleri üzerine kişisel yasaklar uygulayarak Dünya Ticaret Örgütü’nden gelen bloğa karşı yasal hareketi davet eden üye ülkeleri uyardı.

Yunanistan bunun iyi danışılmış bir hareket olduğunda ısrar etti.

“(Yeni yasak) aynı sağlam bilimsel ve hukuksal temeller üzerine kurulmuş, ayrıca yeni bilimsel veriler ve bulgular içeriyor”, deniyor Tarım Bakanlığı’nın bir açıklamasında. “Bunlar insan sağlığına olduğu kadar arıcılık endüstrisine karşı da olası bir tehditi ilgilendiriyor”.
Avrupa Birliği üye ülkelerine, gelişen genetiği değiştirilmiş türlerden gelecek tehlikeleri değerlendirmek için yeterli bir zaman çerçevesinin verilmesine gerek olduğu da belirtiliyor.

TARIMDA NEOLİBERAL DÖNÜŞÜM VE KÜÇÜK KÖYLÜLÜĞÜN TASFİYESİ

"Halkevleri’nin düzenlediği Halkın Hakları Forumu’na katılmak üzere ülkemize gelen ABD’li sosyolog James Petras, 5 Haziran 2007 tarihinde İstanbul’da bir söyleşi yaptı. GDO’ya Hayır Platformu ve Halkevleri tarafından düzenlenen söyleşi, TMMOB Makina Mühendisleri Odası’nın toplantı salonunda yapıldı. Bu söyleşiyi Aysen Eren'in deşifresi ile yayınlıyoruz. "

Köylü hareketleri ve ekolojik hareketler ile ilgili konuşmama günümüzdeki uluslararası duruma odaklanarak başlamak istiyorum. Bugünkü uluslararası durumun; köylü sosyal hareketleri ve köy yaşamındaki gelişmeler üzerinde belirleyici olan iki temel etkeni var.

Uluslararası durumun birinci etkeni; uluslararası pazarlardaki yüksek metal ve tarımsal ürün fiyatları. Bu yüksek fiyatlar tarımsal-ticaretin gelişmesini teşvik etti. Yüksek tarımsal ürün fiyatları ve tarıma büyük ölçekli sermaye girişi sonucunda çok belirgin olarak toprak fiyatları yükseldi. Aynı zamanda tarım ilacı, kimyasal gübre ve genetiği değiştirilmiş tohum gibi kimyasal girdilerin de fiyatları arttı. Bu etkenler, yüksek tarımsal ürün fiyatları, değerlenen toprak ve büyük ölçekli tarımsal ticaretin gelişmesi sonucu, çiftçi ve küçük üreticilerin büyük çapta tasfiyelerine neden oldu. Aynı zamanda köylünün toprak sahibine ödediği kira arttı. Böylece uluslararası fiyatların artışı büyük toprak sahiplerinin yararına olurken, tarımsal işçiler ile kiracı köylüler için yıkım oldu. İlk defa Wall Street, Londra Borsası ve diğer büyük borsalar büyük ölçekli toprak mülkiyeti için yatırım yapıyorlar. Özellikle Brezilya ve Arjantin’de. Yalnız tarımsal ticaret değil, aynı zamanda pek çok yüksek riskli yatırım fonuyla da tarıma yatırım yapılıyor.

Peki fiyatlar niçin yükseldi? Yabancı sermayenin büyük ölçekli yatırımla büyük miktarda toprak alması işlemini teşvik etmek için. Doğrudan doğruya iki etken, biri Çin’de, diğeri Hindistan’da yükselen talep. Bu iki ülkenin sanayileşmesi ve insani tüketiminin artması uluslararası stoklar üzerine baskı yaratıyor. Giderek artan bir öneme sahip ikinci etken; benzin, petrol ve enerjideki fiyat artışıdır. Petroldeki yüksek fiyat artışı yanı sıra ethanol üretiminde büyük ölçekli bir artış var. Ethanol, tahıla büyük ölçekli yatırım demek. Ama gıda tüketimindeki tahıllara değil, ethanol için gereken tahıllara. Bugün tarımdaki ethanol üretimine yatırım yapan büyük yatırımcıların pek çoğu aynı zamanda petrol sektörüne de yatırım yaptılar. Biz daha fazla geleneksel tarımdan bahsedemeyiz. Geleneksel tarım tartışması yapamayız. Şimdi bunlar marjinal etkenler. Bunların yerini; tarımı, enerji kaynakları üzerinde anahtar kontrol olarak gören büyük uluslararası kapitalist sınıf, sermaye grupları ve şirketler aldı. Pek çok yanılgıya düşen ekolojist fosil yakıtlardan etanola dönüşü olumlu karşıladı. Fosil olmayan yakıtların kullanımı aracılığıyla sürdürülebilir gelişmenin olduğunu söylediler. Köylü hareketinin özellikle Brezilya’daki pek çok lideri ve Fidel Castro karşı çıktı. Fidel Castro çok önemli bir konuşma yaparak ethanol çiftçiliğinin gıda ürünleri için kullanılan toprakları ele geçirdiğini söyledi. Bir diğer deyişle “arabalar için daha çok gıda, ama insanlar için daha az gıda” olacak. Bunun sonuçlarını çoktan gördük, mısır fiyatları iki kat arttı. Bu mısır temelli yiyeceklerin fiyatlarının hayvan yemi dahil artması demek. Bu genetiği değiştirilmiş mısır ve diğer ürünlerin üretimini teşvik etti ve yaygınlaştırdı.

Burjuva devleti ile tarımsal-ticaret arasındaki yakınlaşma iki noktada görülür. Uluslararası şirketleri için çok büyük kar, hatta monopol kar imkanı var. Bu devlet için daha fazla döviz, döviz kaynaklarındaki artış ve bunları finanse etmek için daha büyük kapasite demektir. Yeni yabancı yatırımcılar ülkeye gelir ve yurtdışı borcu ödenir. Bu yüksek fiyatlardan küçük çiftçiler yararlanır mı? diye biri sorarsa; cevap hayırdır. Niçin? Çünkü tarımsal ticaret aynı zamanda tarımsal ürünleri büyük ölçekli olarak ihraç eder. Bu çiftçileri tasfiye eder. İkinci olarak ABD’den sübvansiye edilmiş gıdayı tüketim için ithal eder. Bu geleneksel ekonomistlerin açıklayamadıkları bir durumdur. Yüksek tarımsal fiyatlar, tarım sektöründe yüksek verimlilik ve düşen gelir. Köylü ve tarım işçilerinin büyük çoğunluğu için düşen, fakat tarımsal ticaret için artan gelirler. Dolayısıyla toplam istatistiklere bakarsak ve sınıf analizini uygulamazsak yanılırız. Sınıfsal analiz kırsal alan giderek daha fazla kutuplaştığı için gereklidir.

Bugün kırsal alanda temel çelişki ethanol üreticisi büyük ticari ihracatçılar ile besin üretimi ve yerel tüketim için çalışan küçük çiftçi aileleri ve köylüler arasındaki kapitalist çelişkidir. Ethanol için tahıl ihracatı tarımsal üretimin yerine geçtikçe, şehirlerdeki gıda maliyeti artacaktır. Pek çok küçük çiftçi büyük çiftçilerin ideolojileri tarafından ikna edilip genetiği değiştirilmiş tohumlar kullanmaya başlamışlardır. Büyük kimya şirketlerinin ideolojisi modern ve bilimsel ve aynı zamanda karlı çiftçilik için genetiği değiştirilmiş tohumların kullanılmasıdır. Ama genetiği değiştirilmiş tohumların çalışması için çok pahalı bir paket için ödeme yapılması gerektiğinden bahsetmeyi unutuyorlar. Bu paket, pahalı organik olmayan kimyasal gübreler ve tarım ilaçlarıdır. Bu tohumların kısır olduğunu bir sonraki sene kullanılmayacaklarını ve bu tohumları sürekli tekel tohum şirketlerinden almak zorunda olduklarını sonradan fark ederler. Bu tohumların dayanıklılıkları çok sınırlıdır, bu yüzden yeni kimyasal girdiler kullanırlar. Bunlar çiftçinin üretim maliyetinin artırmasına neden olur. Bazı dar kafalı liberal burjuvalar ve sosyal demokratlar “biz uzlaşma yapıyoruz. Bazısı genetiği değiştirilmiş tohum kullanabilir. Bazısı kullanmak istemez ve kullanmaz” diyor. Fakat biz, genetiği değiştirilmiş ürün yetiştiren çiftliklere sınır komşusu olan çiftliklerdeki tohumların bir çiftlikten diğerine geçen tohumlar tarafından etkilendiklerini ve GDO’suz çiftliklerin kirletildiklerini biliyoruz. Barış içinde birlikteliğe sahip olamazsınız. Çünkü birinden gelen tohum diğerindeki tohumlara karışır. Bu “ya hep ya hiç” mücadelesidir. Ya GD ürün yetiştireceksiniz veya GDO’suz ürün yetiştireceksiniz. Orta yol yoktur.

Sosyal hareketleri etkileyen uluslararası durumla ilgili ikinci nokta Avrupa Birliği tarafından da desteklenen ABD’nin silahlanması ve üçüncü dünyadaki mücadelelere karışmasıdır. Terörizme karşı silahlı mücadele Afrika, Asya ve Latin Amerika’da vardır. Terörizme karşı savaş şemsiyesi altında tarımsal-ticaretin genişlemesine karşı direnen köylülere karşı devlet terörizmi de vardır. Afganistan, Irak’taki ABD savaşları, İsrail’in Filistinlilere uyguladığı baskı, Lübnan’ın işgali, İran ve Suriye ile yeni savaş tehditleri, Somali’deki direnişçilere karşı ABD baskısı sadece buzdağının görünen kısmıdır. Çünkü Venezuela’ya, oradaki tarımsal reformlara ve ulusal liberal politikalara karşı ABD saldırısı vardır. Irak’taki direnişin bugün dünyadaki ABD saldırılarının genişlemesini engellemesi bakımından taşıdığı büyük önemi küçümseyemeyiz. ABD, Irak’ta felç olduğu için bugün ikinci bir kara savaşına kalkışamamaktadır. Bu bir diğer ülkeye hava yoluyla, örneğin İran veya başka ulusları örneğin Somali’deki Etiyopyalılara, diğer Afrikalıları kullanarak saldırmayacağı anlamına gelmez. Bu silahlanma, tarımsal-ticaretin yayılmasına eşlik etmektedir. Açıklamak gerekirse silahlanma her zaman ordunun kullanımı anlamına gelmez. Bu polis, yerel güvenlik ajansları veya şahsa ait silahlı adamlar demektir. Silahlanmanın etkilerinden birisi, yasadışı ürünlere dönüştür. Silahlanma Afganistan’ı eroin ve afyon yetiştirme merkezi haline getirmiştir.

Latin Amerika’da, Peru, Ekvator, Kolombiya ve Bolivya’da, köylülerin geleneksel ürünleri azalmıştır ve yeni yasadışı ürünler yetiştirilmektedir. Bu ürünlerin sökümü köylüleri silahlı direnişe doğru yöneltmektedir. Size bazı dinamik sırlar vermeme izin verin. Bir parça toprağım olsun. Birkaç koyunum ve birkaç zeytin ağacım olsun. Biraz sebze yetiştireyim. Büyük tarımsal ticaretle rekabet etmeyecek bir başka ürün yetiştirmek için başka bir alana taşınmaya zorlanıyorum. Rekabet edebilecek ve iyi gelir sağlayacak ne yetiştirebilirim? Haşhaş ve marihuana... Bu dünya pazarları ve şirket tarımsal kapitalizminin baskılarının bir sonucu olarak ürünlerin birbirinin yerine diğerinin konması işlemidir. Yasadışı ürünlerin yok edilmesi; tarımsal ticaretin kamusallaştırılması, köylülerin yerel marketlere yakın verimli ve karlı topraklara yeniden yerleştirilmeleri ile mümkündür.

Bu uluslararası birlikte yeni sınıf ittifakları neler? Tarımsal-ticaret, devlet, ihracat sektörü, sermaye finansmanı, gıda işlenmesi ve fiyatları hep birlikte birleşip bir ittifak oluşturmuşlardır. Sermaye bütünleşmiştir. Ve büyük enerji şirketleri, bu yeni yönetici sınıfın ayrılmaz önemli bir parçası haline gelmiştir. Bugün, ulusal kent soylusunu yabancı ittifaklara bağlayan uygulanabilir köylü hareketi yoktur. Köylü hareketinin ulusal kentsoyluları ile ortaklık kurma olasılığı yoktur. Bugün kentsoylular çiftliklerin ulusal pazarları ile değil uluslararası pazar için tarımsal ihracata yatırım ile ilgileniyorlar. Bugün köylülerin doğal ortakları kimlerdir? Bir büyük grup şehirli tüketicilerdir. Yani, sınıf bakış açısına sahip solcu ekolojistler ve toprağın özelleştirilmesinden olumsuz etkilenen kamu çalışanları çünkü bu aynı zamanda kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi anlamına gelir. Maalesef kimyasal gübre ve tarımsal ilaç gibi büyük kimyasal sektörlerinde çalışan işçiler gibi bazı sektörlerdeki endüstriyel işçi sınıfının sallantıda olduğunu kabul etmeliyiz.

Şimdi hep birlikte günümüzdeki çağdaş köylü mücadelesindeki bazı örneklere bakalım. Çok büyük köylü hareketlerinden ve son günlerdeki bazı deneyimlerden bahsedeceğim. İlk önce Brezilya ve MST krizi. Geçen 20 yıl içinde 500,000’den fazla militanı ile muazzam bir hareket olan MST grubu toprak istimlak etmiş, işçi sendikaları, dini gruplar ve diğerleri ile ittifaklar kurmuştur. Fakat sosyal bir organizasyon olarak büyürken politik görüşü eksik kalmıştır. İşçi partisi denilen sosyal demokrat parti ile işbirliği yapmaya karar vermiştir. İşçi partisi solda başlayıp merkeze kayan bir partidir. Seçime odaklı sosyal demokrat parti ile ittifak yapma stratejisi tam bir felaket olmuştur. Çünkü onlar doğrudan mücadele yerine hükümetin reformlar için yeni yasaları uygulamasını beklemiştir. Sosyal demokrat başlayan Lula, tarımsal-ihracat sektörü yani ethanol çiftlikleri ile işbirliği yapmıştır. Ve köylülerin tarımsal sorunları ile reformları gündem dışı bırakmıştır. Lula, Çin ve denizaşırı ihracat için desteği organize etmiştir. Brezilya büyük ticari açık biriktirip dış borcunu ödedi ama topraksız işçileri marjinalize etti. Fakat 4 yıl boyunca MST, Lula ile görüşmeye devam ettiler. Söz vermeler, açıklamalar. Sonuç sıfır. Çünkü onlar baskı ile hükümetin tarımsal ticaretten köylülüğe kayacağını düşündüler. Fakat burada söz konusu olan sadece basit bir politika değildi. Bu devlet ile tarımsal ticaret arasında kurulu bir yapısallaşmaydı. MST ikinci seçimlerden sonra şimdi hatalarını düzeltme çabası içinde; kamu çalışanları ile sayısız ittifaklar kuruyorlar. 23 Mayıs’ta Lula’ya karşı tüm Brezilya’da gösteriler düzenlediler. MST, Haziran içinde 17.000 delegenin katılımı ile ulusal kongre düzenleyecek. İlginç olan sloganları, “tarımsal reform ve sosyal adalet”. Bugün tarımsal reformlar için yerel kentsoyluların desteğini kazanmalarının yolu olmadığını anladılar; bu yüzden şehirlerdeki hareketler ile yeni ittifaklar kurmaya yöneldiler.

Bolivya’daki köylü ve yerli hareketi. Bu hareket liberal hükümeti devirmiş ve köylü bir lideri ülke başkanı olarak seçmiştir. Köylü hareketi Evo Morales’i desteklemektedir. Evo Morales burjuva hükümetini devralıp; ulusal burjuva sınıf, uluslararası yatırımcılar ve köylüler arasında bir koalisyon kurmaya çalışmaktadır. Geldiği sosyal kökene rağmen, kendisine miras kalan aynı tarımsal ihracat stratejisini desteklemektedir. Üretken çiftliklerin kamusallaştırmayacağını söylemektedir. Bu aptalca. Çünkü üretken çiftlik ne demektir? Birinin bir ineği veya birkaç koyun 10 veya 100 dönüm arazisi oldu bu adam üretken midir? Bolivya’daki en kaliteli, verimli toprağın %75’ini 100 aile kontrol etmektedir. Çiftçilere ne kalmıştır? Hazine arazisi. Hazine arazisi nerededir?

Bugün Latin Amerika’daki köylü hareketleri dar kafalı, kentsoylu, seçime odaklı partilere güvenemeyeceklerini çünkü bunların hükümet olana kadar kendilerini desteklediklerinin dersini aldılar. Lula ve Morales iktidara gelinceye kadar köylü mücadelesini desteklediler. Hükümet olup, bakanlıkları alınca kentsoyluların isteklerini dikkate aldılar. Onlar devleti değiştirmedi, devlet onları değiştirdi. Bazı köylülerin dediği gibi “devlete yaklaşan köylülerden uzaklaşır”. Bu resimdeki bakış açısı nedir? Hangi yeni koalisyonları hayal edebiliriz? Kimisi köylü hareketi için ekolojistler ile çalışmamız gerektiğini söylüyor. Ekolojistler çok eğitimli ve çok bilgili fakat büyük bir kitle temeline değiller. İkinci olarak pek çok sivil toplum kuruluşu köylü hareketinden bir şeyler öğrenmek ve liderlerin saygı göstermek yerine hegemonyaları altında almak ve bu hareketin profesörü olmak istiyorlar. Alçak gönüllü olmayı öğrenmeleri ve şehirlerde halkı organize etmeye çalışmalılar. Tüketicileri örgütlemeli ve aynı zamanda eğitmeliler. Yüksek tarımsal ürün fiyatların yarattığı sorunların fakir köylüler tarafından değil hükümet ve ihracat yapan tarımsal-iş sektörlerince yaratıldığını net olarak açıklamalılar. Ekolojistlerin genetiği değiştirilmiş gıdalarla ilgili ürün problemlerine dair iyi eğitim vereceklerini ama örgütlenme tarafında başarılı olamayacaklarını düşünüyorum. Ekoloji, tüketiciler ve çiftliklerdeki köylüler arasında köprü kurmalılar. İkinci ittifak; etnik grupların sınıfsal bir birlik oluşturmalarını koordine etmektir. Size çok ciddi bir örnek vermeme izin verin. Bolivya’da yerliler felaket şekilde sömürüldüler. Halk olarak kendi kimliklerini yeniden buluyorlar. Kimi liderleri yerli ulus olarak ayrılık çağrısında bulunuyor. Bu felaket bir çözüm. Çünkü ülkenin tüm önemli zenginlikleri, petrol, madenler yerlilerin topraklarında değil. Eğer ülke bölünürse, yerliler ülkenin gelişme ve kalkınmasını finanse edecek en az kaynağın olduğu en yoksul bölgesinde yaşayacaklar. Bolivya’da bugün en gerici grup ayrılıkçılar. Çünkü benzin, demir, petrol ve kalaya hakim olacaklar. Sadece yerli halkın haklarına saygılı birleşikçi ulusal bir hükümet başarılı olabilir.

Uluslararası emperyalizm ile mücadelede güçlü bir devlete ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Emperyalistlerin kışkırttığı ayrılıkçılara karşı direnmelisiniz. İki alanda mücadele etmelisiniz. Azınlıkların tanınması ve mücadelenin ulusal doğasının kabulü. Ekoloji, emperyalistlerin toprak ve yerel ürünlere sızmalarına karşı ulusal bir politika ile organik tarımın destekçisi olan köylüler başta olmak üzere herkesi ilgilendiren bir sınıf ittifakı geliştirmelidir.

Thursday, June 28, 2007

ÇOCUKLAR ÜZERİNDE DENEY YAPMAYA SON VERİN



Çeviri: Levent Kartal

1 Haziran Uluslararası Çocuklar Günü’nde Greenpeace aktivistleri çocuklar üzerindeki deneylere son verilmesi talebiyle Rusya Sağlık ve Sosyal Gelişim Bakanlığı’na geldi. Bakanlığın onayıyla hala çocuklara genetiğiyle oynanmış yiyecekler verilmekte. Greenpeace bakanlığın girişinde bir laboratuar kurdu. Sözde masanın üzerinde uyarılmış laboratuar faresi, kurbağa, tavşan ve… Ve bir çocuk… “Çocuklar Laboratuar Objesi Değildir!” diye okunuyordu “laboratuarın” yanındaki bir pankartta. Bakanlıktaki yetkililere çocukların laboratuarda kullanıldıklarını hatırlatmak için, bakanlığın merdivenlerine 50 tane cam kavanozun içine konulmuş oyuncak bebek bırakıldı.

Greenpeace aktivistleri Sağlık Bakanlığı’ndan Rusya’da GDO’ların yasaklanmasını istedi. Çocukların hayatını ilgilendiren bu ve diğer talepler protestolar sırasında bakanlık yetkilileri tarafından ele alındı. Rusya Greenpeace’ten GDO yiyecek kampanyacısı Natalia Olefirenko, geçen sene bebek mamalarında genler arası geçiş yasağının zorla kabul ettirildiğini, fakat el altından diğer şehirlerde hala deneyler yapıldığını söyledi. Rus çocukların sağlığı oldukça kötü durumda. Sağlık Bakanlığı’na göre, bebek ölümü oranı Avrupa seviyesine göre 4 kat fazlayken, çocukların % 70 inden fazlasının sağlık problemleri var. Genetiği değiştirilmiş yiyecekler durumu çok daha ileriye götürebilir.

Greenpeace, Rus Bilim Akademisi Beslenme Enstitüsü’ nün ( RAS) GDO’ nun güvenliği ile ilgili bulgularını ancak mahkeme kanalıyla elde edebildi.

Konuyla ilgili bulgular hiç de şaşırtıcı değil: Diğerlerine oranla genetiğiyle oynanmış türler daha az vitamin, daha az gerekli micro ve macro elementler, daha az yağlı asit içeriyor. Ayrıca, laboratuar hayvanlarının üstünde olumsuz etkileri var: Kanda ve idrarda kimyasal dengesizliklere ve böbrek yetmezliğine neden oluyorlar. Benzer bulgular bağımsız Rus ve Avrupalı bilim insanları tarafından da ortaya kondu. Yine de Sağlık Bakanlığı 16 genleri değiştirilmiş ürünün güvenilir olduğunu ve bebek mamasının da için de bulunduğu yiyecek üretiminde kullanılmasına izin verildiğini söyledi.

“Maalesef GDO güvenlik belgelerinin mahkeme kanalıyla yasaklanmasını savunmak çok zor. Greenpeace tüketici haklarını ve insan sağlığını korumak adına Federal Denetleme Servisine dava açtı, fakat yasal süreç illegal bir şekilde uzatılıyor” diyor Natalia Olefirenko ve ekliyor: “Yine de tüm Rus çocuklarını zalim bir deneyden korumak için federal düzeyde bir karara varılmalıdır”.

UKRAYNA’DA YENI YASAL DÜZENLEME: GDO’LARI DÜZENLEME MI YOKSA KANUNILESTIRME ÇABASI MI???


Çeviri: Levent Kartal

15 Haziran’da Ukrayna Başkanı Victor Yuchenko, GDO’ların kullanımı, taşınması, denenmesi ve yaratılmasıyla ilgili biogüvenlik sistemini ortaya koyan ulusal kanunu imzaladı. Çok uzun zamandır beklenilen biogüvenlik ile ilgili kanunun yürürlüğe girmesi Ukrayna’lı Yeşiller tarafından memnuniyetle karşılansa da, belgede birçok boşluk var. Aslında kanun, Yeşillerle lobicilerin, bu yüzyılın başından beri Ukrayna Parlamentosu’nda tartışılan önerilerinin karışımından oluşuyor.

Biyogüvenlik CIS İttifakı Ukrayna Zelenyi Svit/FoE( Biyogüvenlik CIS İttifakı üyelerinden biri) liderlerinden biri olan Olexiy Angurets ve Kuzey İttifakını Destekleme (ANPED) biyogüvenlik çalışma koordinatöründen konu ile yorum yapmalarını rica etti. Angurets Ukrayna Yasasını CIS içinde en iyisi olarak bilinen Moldava Biyogüvenlik Yasası ile karşılaştırdı.

Olexiy’ e göre yasanın zayıf yönlerinden biri; biyogüvenlik tanımının açık olmaması ve kanunun amaçlarına cevap vermemesidir. Yasanın ana boşluğu, yasanın GDO’ların yaratılması, denenmesi, taşınması, kaydı, kullanımı ve faydalanmasından sorumlu olacak bir enstitünün kurulmasını içermemesidir. Sonuç olarak bu durum, biyogüvenlik sisteminde deliklere ve çatlamış sorumluluklara yol açabilir.

Yiyecek üretimi için hiçbir GDO hedefi konulmamıştır, hiçbir etiketleme zorunluluğu planlanmamıştır (Tüketici Yasasına göre genetiği değiştirilmiş yiyeceğin etiketlenmesinin zorunlu olmasına rağmen). Biyogüvenlik bölgesi ve korunma altına alınmış doğal alanlardan da yasada bahsedilmemiştir. Olexiy’e göre, birçok şey yakın gelecekte içtüzüğün detaylandırılmasına bağlı. Bu kanun işleyebilir bir yönetmelikten daha çok bir çerçeve.

Diğer gözlemcilere göre iyimser olmak için bir neden yok. Çünkü büyük ihtimalle parlamentoda ilk kez okunmasının üzerinden 6 yıl geçtikten sonra yasanın hızla uygulanmasına geçilmesi, GDO’ları yasallaştırma çabasından başka bir şey değil. Bu ülke DTÖ’ye giriş sürecinde 2006 yılında ABD ile çift taraflı bir anlaşma imzaladı. Ne yazık ki bu anlaşmanın tam metni henüz hazır değil. Fakat, “ticaret özeti” diye adlandırılan Amerika Birleşik Devletleri’nin ticari temsilciler ofisinin sitesinde aşağıdakiler yayımlanmıştır:

“Ukrayna’nın biyogüvenlik onayının süreci bir süreden beri etkisizdir. Bu durum da, soya fasülyesi, mısır ve et fiyatlarını belirsiz kılmıştır. Amerika Birleşik Devletleri, Ukrayna ile bilimsel temelli risk değerlendirmesi ilke ve prensiplerine dayanan DTÖ, SPS ve TBT (Ticaret için Teknik Engeller) Anlaşmaları’nı, Kodex Alimentarius ve Uluslararası Bitki Koruma Konvensiyonu’nu içeren bir biyogüvenlik süreci inşa etmeye çalışmaktadır.

Ukrayna’daki durum, Rusya ile benzerlikler göstermektedir. Tek fark, Rusya’nın Amerika Birleşik Devletleri ile imzaladığı diğerlerinden ayrı “Biyoteknoloji üzerine Taraf Mektubu”dur. Bu yüzden, Rusya, Birleşik Devletlerine, kendi biyogüvenlik yönetmeliklerini yaratmaya katılması için kucak açmaktadır.”

Ç.N : Daha fazla bilgi için aşağıdaki siteyi gözden geçirebilirsiniz.
http://www.biosafety.ru/index.php?idp=143&idn=1194

RUS GDO LOBİCİLERİ DAVAYI KAYBETTİ !


Çeviri: Levent Kartal

30 Mayıs’ta Moskova Bölge Mahkemesi Rus Tahıl Birliği Lideri Arkadiy Zlochevskiy aleyhine karar verdi, onu ve “Ekoloji ve Hayat” dergisini Profesör Vladimir Kuznetsov’a manevi tazminat ödemeye ve tekzip yayınlamaya mahkum etti.

Rus Tahıl Birliği’nin stratejik hedeflerinden biri de, son toplantısında yönetim kurulu üyelerinden birinin de tanımladığı gibi, Rusya’da GD’li mısırı desteklemekti. Bu, oturumlar sırasında okunan bir belgeyle halka duyurularak kanıtlanmıştı.

Profesör Kuznetsov ise, GDO’ların tarımsal amaçlarla kullanılmasına karşı çıkan önde gelen Rus bilim insanlarından biridir. Çabaları sayesinde, bioçipli GDO test metodu ülkeye tanıtılmıştır.

Rus Tahıl Birliği Lideri Arkadiy’e dava açmasının nedeni 2004 yılında “Ekoloji ve Hayat” adlı dergide yayımlanan röportajıdır. Bu makalede Kuznetsov’un GD üreticileri üzerinde kontrol kurma amacının onları ipe dizmekten başka bir şey olmadığını söyledi.

Kuznetsov’un sürekli üreticileri etiketleme kanunlarını uygulamaya çağırarak ve diğer negatif kelimeleri ve tanımları kullanarak, GDO muhalifleri arasında gerçek bilim insanlarının olmadığını göstermeye çalıştı. Zlochevskiy söylemlerinden birinde, Kuznetsov’un üreticileri etiketlemeyle ilgili yasaları uymaya çağırmasına gönderme yaparak, onun şiddetle biyoteknolojiye karşı çıktığını ileri sürmüştü.

Mahkeme 2005’te bu röportajın Kuznetsov’un itibarına zarar verdiğini kararlaştırdı. Zlochevskiy temyize gitti ve hemen o yıl içinde mahkeme en sonunda Tahıl Birliği Lideri’nin yalan söylediğini onayladı.