Showing posts with label makale. Show all posts
Showing posts with label makale. Show all posts

Tuesday, February 5, 2008

AMERİKAN EMPERYALİZMİ, ŞERİAT VE TOHUMLAR

Olay 1: Tezkere
1 Mart 2003’de “gereği, kapsamı, sınırı ve zamanı Hükümetçe belirlenecek şekilde, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine ve en fazla 62.000 askeri personelin ve hava unsurları olarak 255 uçak ve 65 helikopteri aşmamak kaydıyla yabancı silahlı kuvvetler unsurlarının Hükümetin tespit edeceği mücavir bölgelerde geçici olarak konuşlandırılmak üzere 6 ay süreyle Türkiye'de bulunmasına” dair hükümet tezkeresi için yapılan oylamada 250 ret, 264 kabul, 19 çekimser oyu kullanıldı. Tezkere kabul edilmemiş sayıldı. AKP oylamada 97 fire verdi.
Halen Irak’ta silahlanma için 2 gün içinde harcanan para 4,8 milyar doları geçmektedir. Bu rakam Birleşmiş Milletlerin 3. Dünya ülkelerindeki çölleşmeyi önleme programı için 20 yılda harcadığı paraya eşittir.
İngiliz kamuoyu araştırma şirketi Opinion Research Business (ORB), ABD'nin 2003 yılındaki işgalinden sonra Irak'ta ölenlerin sayısının bir milyondan fazla olduğunu bildirdi.

Olay 2: Irak Tohum Kanunu
26 Nisan 2004’de Koalisyon Geçici Yönetimi denilen gerçekte ise Amerika önderliğindeki işgal kuvvetlerinin komutanı olan Paul Bremer önüne getirilen 81 nolu emiri imzaladı. Metin şüphesiz Amerikalı uzmanlar tarafından hazırlanmıştı. Bu emir “patent, endüstriyel tasarım, gizli enformasyon, entegre devreler ve bitki çeşitleri ile ilgili kanun” adıyla anılacaktı ve Bremer’in bir imzası ile Irak kanunları arasında yerini alıyordu. Bu kanun Türkiye de dâhil olmak üzere bereketli hilal denilen bölgede diğer çiftçilerle birlikte on bin yıldır bütün bir dünya tarımına çeşitler geliştirmiş olan Irak’lı çiftçilerin kendi tohumları üzerindeki egemenliğine son vererek başta Amerikan tohum tekellerine yeni kârlı alanlar açıyordu. Koalisyon Geçici yönetiminde Irak Tarım Bakanlığına yardımcı olarak yönetmek üzere atanan Dan Amstutz zaten ABD’li tohum tekeli Cargill’in adamıydı. İşgal süresice çiftçilerin tahıl stokları zaten tükenmiş idi. Amstutz ve eş başkan yardımcısı Avustralya’lı buğday tekellerinin adamı Trever Flugge çiftçilere Cargill ve Monsanto tohumlarından dağıttılar. Yeni yasa artık bu tohumların üreticilerce tekrar kullanımını yasaklıyordu. (Çıkan yasayı orijinalinden okumak isteyenler internette arama motorlarına “CPA/ORD/26 April 04/81” yazsınlar.)

Olay 3: Türkiye Tohum Kanunu
31 Ekim 2006’da TBMM’si Paul Bremer’in 81 nolu emrine çok benzeyen 5533 sayılı tohumculuk kanununu CHP’lilerin muhalefetine karşı kabul etti. Gerek Irak gerekse Türkiye kanunları bitki çeşitlerini korumayı amaçladığını iddia etmesine rağmen bu aslında George Orwell’in “1984” romanında olduğu gibi bir şaka kabul edilebilirdi. Aslında yerel çeşitleri yok etmeye yönelikti. Yerel çeşitler biyoçeşitliliğe sahiplerdi ve bu nedenle de çiftçilerce satışı yasaklanmış idi.

Olay 4: UPOV
13 Mart 2007’de TBMM 5601 sayılı “Yeni Bitki Çeşitlerinin Korunması Uluslararası Sözleşmesine (UPOV) Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair” Kanunu kabul etti. Bu defa CHP’liler de olumlu oy verdiler. Büyük tohum şirketlerinin çıkarlarını savunan bu anlaşmanın içeriği CHP’lilerce de deşifre edilememişti ve toplum hala bunun bilgisinden büyük ölçüde uzaktır.

Sonuç
Acaba yanlış mı anladık? “Minareler süngü, kubbeler miğfer/ camiler kışlamız, müminler asker” denildiğinde bunlar Amerikan emperyalizmine destek olsun, bir milyon müslümanın öldürülmesine sessiz kalınsın, köylüler tohumlarını kullanamasın, Amerikan tohum firmaları yaratılan bu alanda at oynatsın diye mi söylenmiş idi.
Birçok müslümanın bunu içine sindirmediğini, karşı olduğunu biliyoruz. Ancak sözüm bugünlerde özgürlüklerden yana olduğunu söyleyen bazı yazar ve medya yöneticilerine:
Ya ayağa kalkın ve bu durumu protesto edin, ya da sonsuza kadar susun.

Tayfun Özkaya

Monday, January 14, 2008

BEŞİKTEN MEZARA TARIMSAL YAKITLAR

Tarımsal yakıt… Fosil yakıtların 200 yıllık tüketiminin sonuçlarını bir dizi felaketler silsilesi olarak yaşayan ve en kötülerini henüz yaşamamış olan günümüz dünyasında kulağa çok hoş geldiği kesin. Hatta öyle hoş geliyor ki ABD Başkanı George BUSH, Şubat 2006’da yaptığı açıklamada sevincini gazetecilere şöyle dinlendiriyordu: "Çiftliklerimizde ot yetiştirerek enerji sektörüne atılabileceğiz! Otu biçip, enerjiye dönüştüreceğimiz günler yaklaşıyor!".(1). İşte tam bu noktada hafızasına birazcık neşter atanlar; dünya savaşları sonrası açlığı sonuna kadar yaşamışların dünyasında, yani 1960’larda da “yeşil devrim”in aynı derecede kulağa hoş geldiğini anımsayabiliyor.Dolayısıyla; yeni bir teknolojik olguyu tartışırken “hayatın gerçekleri”, “sınırsız ihtiyaçlar” ve “sınırlı kaynaklar” terimlerini kullanmaksızın; bu teknolojik olgunun 50 yıl sonra yaratabileceği sonuçları bugünden açıklıkla ortaya koymak gerekiyor. Ancak bugünün koşullarını değişmez ya da saf doğru kılarak böyle bir tartışmayı yürütmek mümkün dahi değil. O nedenle de en baştan açık yüreklilikle belirtiyoruz ki, tarımsal yakıtlar gibi dünyanın en ciddi sermaye akışının döndüğü, enerji ve tarım gibi iki alana birden hâkim bir konuda, ne kimsenin “sadece bilim yapma, ama toplumsal sorunlarla ilgilenmeme lüksü” vardır; ne de “hayatın realitelerinden dem vurup, tarafsız görünme”…Uzun sözün kısası, temel niyetimiz, tarımsal ürünlerin enerji kaynağı olarak kullanılmasının ekolojik sistem üzerinde ve toplumsal hayatın işleyişinde doğurabileceği olası sonuçları bugünden öngörmek ve tarımsal yakıtlara bakış açımızı buna göre belirlemektir.Ekosistem ve Tarımsal YakıtlarTarımsal yakıtların yeni bir ilgi odağı olmasının nedeni nedir? İnsanlık bu teknolojiye ancak şimdiler de mi ulaşmıştır? Aslında bu teknoloji, özellikle etanol üretimi söz konusu olduğunda, neredeyse 100 yıldır uygulanabilir niteliktedir. Etanolun yani bildiğimiz içilebilir alkolün, fermantasyon ile üretilmesinin temelleri şarap yapımcılığına dayanır. Buradan üretilen alkolün yanıcı olduğu da uzun yıllardır bilinmekte ve ispirto olarak kullanılmaktadır. Ancak gelinen süreçte uygarlığın enerji gereksinimini karşılayan petrol kökenli yakıtların azalmaya başlaması ve muhtelif sorunlar yaratması yeni arayışlara sebep olmuştur. Bitkisel kaynaklardan gelen şekerin fermantasyonu ile üretilen yanıcı etanolun ve yine muhtelif doğal kaynaklardan gelen yağların işlenmesiyle üretilen dizel yakıtın sahneye çıkmasının altında yatan itici güç işte budur. Bu nedenle tarımsal yakıtlar modern toplumun enerji ihtiyacına yönelik sorunlarda çözüme yönelik bir alternatif olarak ele alınmaktadırlar. Ve yine bu nedenle çoğu kez çevre dostu, küresel ısınma sorununun çözümü ve / veya enerjide dışa bağımlılık sorununa çare olarak tanıtılmaktadırlar.Ancak kolayca anlaşılabileceği gibi modern toplumun enerji üretim süreçlerinin yarattığı sorunlar ve bunların muhtemel çözümleri karmaşık konulardır ve bu konuda atılan adımların sonuçları itibariyle dikkatlice incelenmesi gerekir. Bu sorunlar ve tarımsal yakıtların bu sorunlara getirdiği veya getirebileceği olası açılımları tek tek incelemekte fayda görmekteyiz.Küresel Isınma ve Tarımsal YakıtlarTarımsal yakıtlar tamamen doğal oldukları için sıklıkla küresel ısınma sorununun dışında kabul edilmektedirler. Ancak bir şeyin doğal olması onun sorunsuz olduğu anlamına gelmez. Örneğin küresel ısınmaya olan katkısı nedeniyle sıklıkla uluslararası kamuoyu tarafından şiddetle eleştirilen Avustralya’nın sorunu fabrikalarından değil sığırlarından kaynaklanmaktadır (2). Endüstriyel boyutlardaki hayvancılık nedeniyle atmosfere salınan ve genelde doğal gaz olarak bilinen metan gazı (CH4) daha tanıdık bir küresel ısınma suçlusu olan karbondioksitten (CO2) 56 kat daha kuvvetli bir sera gazıdır (3). Doğal olan her şey iyi olmadığı gibi petrol de pek doğa dışı sayılamaz. En azından uzaydan gelmediği herkesçe görülebilecek bir gerçektir. Bu nedenlerle olayı basitçe doğal mı doğa dışı mı ikilemine indirgeyerek tartışmak pek de “doğal” bir tavır olmayacaktır. Ancak yine de tarımsal yakıtların petrole göre bir üstünlüğünden söz edilebilir mi? Yani kıyaslamada daha iyi olabilirler mi? Dünyanın en önde gelen bilimsel yayınlarında yapılan pek çok üst düzey bilimsel çalışma bunun tam tersini söylüyor. Science gibi en üst düzey bilimsel yayınlarda çıkan araştırmalar, tarımsal yakıtların üretim süreçleri de dikkate alındığında kimi zaman petrolden daha çok sera gazı yaydığını (4) ve dahası örneğin etanol üretimi için zaten kullanılmakta olandan daha fazla doğal gaz kullanma gerekliliğinin ortaya çıktığını açıkça gösteriyor (5). Enerji ve kirlilik konularında uzun dönemli tecrübeye sahip Amerikalı bir federal yetkili durumu çok güzel özetliyor “vergi indirimleri ve hedef belirleme çalışmaları ürünlerin yaşam döngüleri (ürünün üretiminden tüketimine kadar geçen tüm süreç ve işlemlerinin toplamı) dikkate alınmadan yapılmıştır”. Görünen odur ki, söz konusu olan şey yaşam döngüsünden çok politik döngüdür (6).Tarımsal Yakıtlar ve SuDünyamızın ciddi bir su krizi içinde olduğu açıktır. Ayrıca modern tarımsal yöntemlerin ülkemizin de GAP örneğinde üzücü bir şekilde yaşadığı gibi su kaynaklarını nasıl geri dönüşümsüz biçimde yok ettiği de ortadadır. Yakıt üretme amaçlı olarak yapılacak olan ve şimdikinden bile büyük ölçekli bir endüstriyel tarımın zaten son derece kısıtlı olan su kaynakları üzerinde yaratacağı baskı da ayrı bir sorun oluşturacaktır. Üstelik de tüm bunlar Cornell Üniversitesi Tarım ve Yaşam Bilimleri Koleji profesörlerinden David Pimentel’in Arizona senatörü John McCain’e Şubat 2005 tarihinde yazdığı mektupta da belirttiği gibi anlamsız bir iş için atılmış adımlardır. Prof. Pimentel’in belirttiği üzere bugünkü etanol üretim değerleri üzerinden yapılabilecek çok basit hesaplamaların gösterdiği gerçek ABD’nin tüm mısır üretiminin etanol üretimi için kullanılması durumunda bile sadece taşıtlarda kullanılan yakıtın bile ancak %7’sini karşılayacağıdır (8).“Boş” Tarım Arazilerinin DeğerlendirilmesiTarımsal yakıtlarla ilgili bildik sloganlardan birisi de “boş” tarımsal alanların bu şekilde değerlendirilecek olmasıdır. Öncelikle boş veya kullanılmayan tarım alanı diye bir şey yoktur, olamaz. Bu kelimenin tam anlamıyla kendisi ile çelişen bir açıklamadır. En azından bu gezegende tarım alanları doğal olarak bulunmaz ve insanlar tarafından açılırlar. Bu da ihtiyaç üzerine gelişir. Bu ihtiyaç, ister toprak ağasının daha çok kazanma isteği olsun, isterse topraksız köylünün mera alanında açtığı tarlası ile geçinme isteği olsun her durumda insan kaynaklıdır. Dahası Türkiye yüz ölçümünün %35’i (bazı kaynaklarda %46’sı !!!) hali hazırda tarım alanıdır (9). Ülkemizin ciddi bir kısmının da dağlık olduğu düşünülür ve bu değerlendirmede şehir yerleşimleri, akarsu ve göller de dikkate alınırsa ki toplamı %36 kadardır (9), “boş” tarım alanı tabiri ile ormanlar ve doğal yaşam alanlarının kastedildiği kolayca anlaşılacaktır.Ayrıca tarıma elverişsiz ve / veya boş alanlarda tarım yapılması fikrinin orijinal sahibinin GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) üreticisi biyoteknoloji şirketleri olduğunu hatırlamak bile tarımsal yakıt “işi” ile kimin ilgilendiği konusunda önemli bir fikir verebilecek niteliktedir. Dahası Alternatif Enerji ve Biyodizel Üreticileri Birliği (ALBİYOBİR) Genel Sekreteri Tamer Afacan’ın 23.03.2006 tarihinde yaptığı “5 milyon dolarınız yoksa bu işe girmeyin… Bu iş ciddi bir iştir, ciddi bir yatırım gerektiriyor. Hadisenin basite indirgenmesi son derece yanlıştır”, açıklamasının da gösterdiği gibi bu “iş” hiç de küçük çiftçi dostu bir kırsal kalkınma modeli örgütlemek amacında değildir(7). Adı üzerinde bu bir “iştir” ve her iş gibi piyasa kuralları çerçevesinde yürür, yürütülür.Ciddi Teknik SorunlarAslına bakılırsa meselenin teknik boyutu bile hala sorunludur. Tarımın endüstriyelleştirip mevcut iktisadi sistemin çarklarından biri haline getirilme projesinin, “yeşil devrim” adı altında başlatılmasından bugüne gelinceye dek geçen süreç dikkatlice incelendiğinde, tarımsal yakıtların varlık sebebi daha iyi anlaşılabilir. Örneğin ortaya çıkan muhtelif verimsiz atığın (sanayi atığı yağlar gibi) değerlendirilip sermayeye dönüştürülmesi ve kolayca oynanabilen ürün fiyatları üzerinden ucuza kapatılacak gıda ile Petro-kimya endüstrisinin yüksek kâr marjlı iş alanına sıçrama imkânı ve benzeri olanaklar tabii ki her ticari kurum için göz kamaştırıcı fırsatlar sunar. Ancak bu yapılırken dikkat edilmesi gereken temel hususun gelir gider dengesi olduğu açıktır. İşte bu noktada “çevreci” edebiyatla (ekolojist değil !!!) şirketlerin mantığının çakıştığı bir noktaya gelinmektedir. Şöyle ki, California Teknoloji Enstitüsü verilerine göre mısır etanolu için üretilecek her 1 Megajul enerji eşdeğeri yakıtın üretimi sırasında 0,77 Megajul fosil yakıt enerjisi kullanılmaktadır. Aynı değer selüloz etanolu söz konusu olduğunda 0,1 Megajul’e düşmektedir. Bu durumda gözler selülozdan üretilecek şekere dayalı bir etanol endüstrisine çevrilmektedir. Ancak bugün hala selülozu yapıtaşı olan şekere parçalayacak selülaz enziminin yeterli miktarda üretimi gerçekleştirilebilmiş değildir. Aslında bu enzimin bolca üretilmesi mümkün olmayan bir iş değildir. İddia edilen şey ise bu sayede atık bitkisel materyalin yakıta dönüştürüleceğidir. Ancak aklıselim sahibi her insanın kolayca görebileceği gibi bu ulaşılabilir hedefe varıldığında, günümüzde selülozun en temel kaynağı olan ormanlar etanol olup benzin depolarımıza akacaktır. Zaten atılarak heba olduğu iddia edilen selüloz içeriği yüksek bitkisel materyalin çoğu hali hazırda hayvan yemi olarak kullanılmakta veya kullanılabilir nitelik taşımaktadır. Sonuç olarak kolayca görülebileceği gibi endüstrinin çözmeye çalıştığı ve çevresel amaç güttüğü öne sürülen ciddi teknik sorunlar bile aslen kâr marjını yükseltme amacı taşıyan Ar-Ge çalışmalarıdır.Tarımsal Yakıtların Toplumsal ve İktisadi Hayata EtkileriTarımsal Ürünü Yakarsak; Ne Yiyeceğiz?Şimdi, güncel veriler ışığında, tarımsal ürünlerimizi yakıt olarak kullanmayı tercih etmenin yaratabileceği olası sonuçları değerlendirelim. Üstelik bu küresel çaptaki değerlendirmeyi yine küresel bir örgüt olan ve verilerini hemen her çevrenin kabullendiği Birleşmiş Milletlerin açıklamaları doğrultusunda yapalım.Veri 1: Bugün dünyada 824 milyon kişi açlık sınırının altında yaşıyor.Veri 2: Yoksullar, gelirlerinin %50 ila %80’ini beslenmeye ayırmak zorundalar.Veri 3: Gıda maddesi fiyatlarında %1’lik artış 16 milyon insanın açlık sınırının altına düşmesi anlamına geliyor.Veri 4: Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü, Haziran 2007’de yayınladığı “Gıda Görünümü” adlı raporla; tarımsal yakıtlara artan talebin gıda fiyatlarını artırdığını ve en fazla fiyatı yükselen gıda maddelerinin yüzde 13 ile ağırlıklı olarak tarımsal yakıt üretiminde kullanılan bitkisel yağlar ve iri taneli hububat olduğuna dikkati çekti. (10)Veri 5: Uluslararası Gıda Politikaları Araştırma Örgütü’nün tahminine göre temel gıda maddelerinin fiyatları 2010’da %23 ila %30 oranında artış gösterecek. (11)Bu beş veriyi yan yana koyduğumuzda; tüm bilinmeyenleri bilinen bir denklem ortaya çıkıyor. Ve kısaca bu denklemde eşitliğin diğer tarafındaki veri çok açık; “bu gidişat sürerse 2025 yılında 1,2 milyar kişi açlık çekiyor olacak. (12)Peki ya ne için? Gelişmiş ülkelerin refah içinde yaşayan ailelerinde kişi başına bir araba düşebilsin diye… Zira gelişmiş ülkelerin tarımsal ürünlerini yakmak gibi bir niyetleri yok. Daha ziyade kendi ürünlerini gıda olarak kullanıp, gelişmekte olan ülkelerin ürünlerini tarımsal yakıt olarak ithal etmeyi düşünüyorlar. Brezilya’daki çocukların midelerinden Amerika’daki Chevrolette’lerin depolarına bağlanan boruları Avrupa Komisyonu'nun ticaretten sorumlu üyesi Peter Mandelson şöyle izah ediyor: "Biyoyakıt politikası, bir sanayi ya da tarım politikası değil, bir çevre politikasıdır. Avrupa, biyoyakıtın büyük bölümünü ithal etmeyi kabullenmeye açık olmalı. Birliğin daha ucuz ve temiz alternatifler varken kendi üretiminde ısrar etmemesi gerekir.” (13) Daha açık bir şekilde izah etmek gerekirse; Mandelson diyor ki; “Tarımsal yakıt konusu biz gelişmiş ülkelerin tarımı için genel bir politika değildir. Sadece aynı hızda tüketimimize devam ederken çevreye de saygılı (!) olabileceğimiz; bedelini ise ithal ederken, ithalini yaptığımız ülkelere ödetebileceğimiz güzel bir enerji kaynağıdır.”Kim Üretecek, Kim Tüketecek?Bugün dünyadaki ham petrolün %18’i ABD tarafından çıkarılmakta, buna karşın %30’u ABD tarafından tüketilmektedir. Kısaca bugün ABD petrol ihtiyacının yarısını ithal ederek karşılamaktadır. Buna karşın dünya petrolünün %33’ünü üreten Orta Doğu; yine dünya petrolünün %5’inin tüketmektedir. (14) Ortadoğu’nun savaş ve yoksulluk içindeki mevcut durumuna bakılarak; bu petrol üretiminden kar ettiğini iddia etmek en azından safdillik olarak tabir edilebilir. Ancak ilginç bir şekilde ABD bu denklemden karlı çıkmaktadır. Hatta bu karlı çıkıştaki metodu oldukça beğenmiş olan ABD Başkanı Bush; aynı metodu tarımsal yakıtlarda da uygulama hedefindeydi ki Mart 2007’de yaptığı Latin Amerika ziyaretleriyle ilk adımları da atmış oldu.Bush, Latin Amerika ziyaretinde tarımsal yakıt üretimi ve ithalatı konusunda Brezilya Başkanı Lula ile bir anlaşma imzaladı. Anlaşma bir yana, öncelikle bilinmesi gerek önemli bir nokta var. ABD mısır üretiminin tamamını tarımsal yakıta ayırsa dahi ihtiyacının sadece %7’sini karşılayabiliyor. Yani aslında ABD, tarımsal yakıt üretiminde bir numara olan Brezilya’ya muhtaç. Bu muhtaçlığa rağmen, dünyanın en büyük çiftçi örgütü Via Campesina ve Brezilya’da zamanında Lula’ya destek vermiş tüm örgütler, Bush ile Lula anlaşmayı imzalar imzalamaz yaptıkları açıklama ile bizlere şöyle seslendiler: “Sakın aynı hataya düşmeyin!”Neydi bu düşülmemesi gereken hata?Birincisi; yarattığı istihdam sorunudur. (Her kim ki tarımsal yakıtların küçük aile çiftçiliği ile üretilebileceği, bu işe büyük tarım şirketlerinin girmeden de yürüyebileceğini iddia ediyorsa, lütfen yazının geri kalanını okumasın. Zira uğruna savaşların yapıldığı, Orta Doğu’daki kanın on yıllardır hiç durmadığı bu kadar ortadayken; tarımsal yakıtlara dev çok uluslu şirketlerin el atmayacağını söylemek; iyi niyetten kaynaklanan bir düşünce olarak dahi değerlendirilemez). Şöyle ki; şeker kamışının üretildiği her 100 hektarlık alanda küçük aile tarımı yapılsa 35 kişi istihdam edilebilirken; şirket tarımcılığı ile bu rakam 1’e düşüyor. Zaten 25.000’den fazla kölenin işçi olarak Amazonlarda kaçak çalıştırıldığı tahmin edilen Brezilya’da henüz köle olmayan çiftçiler de bu süreçte köleleştiriliyor.İkincisi; şirketler eliyle yürütülecek olan tarımın hangi şirketler eliyle yürütüleceği sorunudur. Örneğin Brezilya’nın en büyük şeker kamışı üreticisi olan Cevasa’nın hisselerinin %63’ünü 2006 yılında Cargill satın aldı. (15) Böylece şeker kamışı piyasası resmen genetiği değiştirilmiş tohumlarla tanışmış oldu. Zaten hiç kimsenin yemeyeceği, sadece yakıt olarak kullanılacak olan hızlı büyüyen genetiği değiştirilmiş bitki türlerine de karşı çıkan olmaz herhalde(!).Şimdi şöyle bir başa dönelim, şu Brezilya’ya muhtaç olan ABD kısmına… 25.000 köle; sayısı belirsiz topraksız işçi ve dev tarım şirketlerinin ücretsiz-sigortasız işçileri durumundaki Brezilyalılara gerçekten muhtaç mıdır ABD? Burada muhtaç olanın ABD değil; Brezilya olduğu kesin. Tıpkı Orta Doğu’da olduğu gibi Brezilya’da da, biri yiyor, biri bakıyor… Ama kıyamet bir türlü kopmuyor. Neden? Çünkü Brezilya gibi, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler, içlerinde bulundukları bilumum dar boğazlardan çıkmak yerine, teknoloji transferleriyle üstünlük sağlamaya çalışıyorlar. Asıl olanın tek bir alanda bir üstünlük değil, ülkenin genel yapısı itibariyle temel bazı problemlerin çözülmesi olduğunu görmeyi reddediyorlar. Bu nedenle de her transfer ettikleri teknolojinin ardından gelen çok uluslu şirketler, halklarını, tarımlarını, sularını, enerjilerini yeni bir sömürü alanına dönüştürürken; ülke halkı hala “bu sefer yırtacağız” bilinciyle çalışmaya devam ediyor. Sonra iş işten geçiyor; tıpkı GAP’ta olduğu gibi, kurulacak nükleer reaktörlerde olacağı gibi…
SON SÖZ YERİNE;Mevcut enerji sorunun kökeninde enerjiyi hangi kaynaktan ürettiğimiz değil, nasıl ve ne kadar tükettiğimiz yatmaktadır. Eşitsizce örgütlenmiş bunca tüketim, enerjiyi oturduğumuz yerde sadece insan olarak dahi üretsek; insanı da, doğayı da, birbirleri arasındaki ilişkiyi de kaçınılmaz olarak öldürür. Dolayısıyla Başkan Bush’un söyledikleri gerçek olsa, yani tarladan ot biçip arabalarımızın depolarına dahi doldurabilsek, gerçekten bu kadar çok arabaya ihtiyacımız var mı, sorusuna yanıt vermeden, enerji sorununu “doğaya zarar vermeksizin çözmek” mümkün değildir.Kısaca; hem dilediğimiz kadar tüketelim, hem de bu biyolojik olsun doğaya zarar vermesin, felsefesi hayal olmanın ötesine geçemez. Hem bu nedenle, hem de baştan beri anlattığımız teknik nedenlerle tarımsal yakıtlar “biyolojk-organik-ekolojik” değildirler. İşte tam bu noktada kullanılması gereken tabir biyoyakıtlar değil; tarımsal yakıtlardır.Gerek Brezilya örneği, gerek Orta Doğu’nun durumundan gördüğümüz gibi, enerji sorunu, bugün yerel tercihlerle çözülebilecek, ulusal sınırlar içinde halledilebilecek bir sorun değildir. İster evet deyin, ister hayır; her koşulda tavrınızın uluslararası arenada bir yankısı olacaktır ki evet dediğiniz zaman çağrınıza cevap verenler çokuluslu biyoteknoloji ve tarım şirketleridir. Çok uluslu şirketlere evet diyenler, petrole karşı tarımsal yakıtı, yani kendilerince ehvenişeri tercih edenler, tarihin karşısında kendi ortakları ile birlikte yargılanmaya mahkûmdurlar.
Referanslar:
3. IPCC (UN’s Intergovernmental Panel on Climate Change) Report 1996 (Birleşmiş Milletlere bağlı Devletlerarası İklim Değişikliği Paneli raporu).
4. Science, January 2006; Farrel, A. E.
5. Scientific American, January 2007, (28-35), “Is Ethanol for the Long Haul?”
6. Scientific American, January 2007, (28-35), “Is Ethanol for the Long Haul?
8. Pimentel, D. (Prof. Dr. of Ecology in Cornell University); letter to Senator John McCain of Arizona, February 2005
12.Food First
Altan Görkem GÜRCAN – Şafak MERTKasım 2007 – Ankara
KMO ile ZMO'nun 12-13 Aralik 2007 tarihlerinde Ankara'da duzenledigi Biyoyakitlar Sempozyumu'nda sunulmustur.


Tuesday, January 8, 2008

Pamuk Üretiminde Çevresel Etkiler ve GDO


Pamuk dünyada en çok toksik özellikli ürünlerin başında gelmektedir. Pamuk dünyada tüketilen böcek ilaçlarının %25’inden fazlasını, tüm pestisitlerin ise %12’sini kullanmakta, oysa dünya tarım alanlarının sadece % 3’ünü kapsamaktadır. Pamuk üretiminde pestisitlerin neredeyse 7 kat fazlası miktarda toksik nitelikte kimyasal gübre kullanılmakta ve bunlar nedeniyle hava, su (nehirler, taban suları, akiferler) kirletilmektedir. Diğer yandan, dünya sıralamasında ikinci sırada yer alan ABD’de üretilen pamuğun %75’ten fazlası GDO özelliklidir. Böylesi bir ürünün çekirdeklerinden elde edilen % 20 kadar yağ doğrudan insan tüketimine, geriye kalan %80’lik kısmı ise hayvan yemlerine ve oradan da et ve süt olarak insan tüketimine ulaşmaktadır.
Oysa GDO’lu pamuk hiç te öyle sanıldığı ve söylendiği gibi masum değildir. Son günlerde ülkemizde de bazı toplum lideri olduklarını iddia edenler tarafından GDO’lu pamuğun, verim ve kalite artışı sağlayacağı, giderlerinin çok daha düşük olacağı ve başka birçok avantajı olacağı yönünde yaygın bir propaganda yapıldığı gözlemlenmektedir. Oysa ki, Kuzey Karolayna Devlet Üniversitesi’nin bir araştırmasına göre, böcek zararlıları ile savaşım, oluşan zararların giderleri ve diğer çeşitli giderler karşılaştırıldığında BT Pamuk (GDO’lu) üretim maliyetinin 70 USD/ha iken, geleneksel çeşitlerin üretiminde maliyet yaklaşık 63 USD/ha olduğu saptanmıştır.
Aynı şekilde, Hindistan’ın Mehboobnagar Bölgesinde Bt Pamuk (GDO’lu) ürünündeki sorunlar Tarım Direktörü tarafından aşağıdaki maddeler halinde rapor edilmiştir;
· Koza oluşumundan önce kuruma ve düşme
· Koza sayısında azalma
· Küçük koza oluşumu
· Çok kısa lif uzunluğu,
· Koza kurduna karşı çok düşük direnç ve koza kurdu kontrolü için 2-3 ilaçlama gereksinimi
· Düşük verim,
· Düşük Pazar değeri,
· GDO’suz pamuğa göre düşük kar-zarar oranı
Ülkemizde, bugüne dek 54 pamuk çeşidi tescil edilmiş olup bunların 34’ü resmi, 20’si ise özel sektör kuruluşlarına aittir. Özellikle son 5 yıl içinde 33 çeşit tescili yapılmış olması da dikkat çekicidir. Türkiye, pamukta ortalama 1204 kg/ha verim elde edebiliyorken bu değer, dünyanın en büyük üreticilerinin (Çin, ABD, Hindistan, Pakistan, Özbekistan) 1.5 – 2.5 katı, dünya ortalamasının ise 2 katı kadar yüksek bir değerdir. Böylesi zengin bir değerimizin GDO’lu çeşitlerle kirletilmesinin engellenmesi, ve bu sayede tohumlukta bağımlılığı daha da derinleştirecek ve girdi maliyetlerinde önemli bir artış getirecek politikalardan vazgeçilmesi ülkemiz pamuk tarımı, ekolojisi, ekonomisi ve çiftçilerimizin sosyal refahı için yaşamsal öenmdedir.
Sözün özü, dünya pamuk piyasasını şekillendiren ve yönlendiren ABD, uyguladığı destekleme ve insafsız damping politikaları ile birçok ülkede pamuk alanlarının daralmasına ve milyonlarca insanın mutlak yoksulluk sınırının altına düşmesine neden olmuş ve olmaya da devam etmektedir. ABD, GDO’lu üretimi de teşvik ederek sadece ilaç ve gübrede değil aynı zamanda tohumculukta da ülkelerin ulusal egemenliklerini yok etme ve küresel pazarın tek hakimi olma çabalarına devam etmektedir. Ülkemiz de bundan yeteri kadar nasibini almaya devam etmektedir.

Yararlanılan kaynaklar
1. Bacheler, J.S., 2000. Kuzey Karolayna Üreticilerinin 2000 Yılı Bollgard Pamuk Üretiminde Performans Beklentileri. Extension Entomologist, North Carolina State University, March 2000
2. Evcim, H.Ü., A.Değirmencioğlu, 2006. World Cotton Trends and Opportunities for Production Profitability in OIC Countries. Ege University, Faculty of Agriculture, Department of Agricultural Machinery, Bornova-İzmir, 2006.
3. Gençer, O., T.Özüdoğru, M.A.Kaynak, A.Yılmaz, N.Ören, 2005. Türkiye’de Pamuk Üretimi ve Sorunları. Türkiye Ziraat Mühendisliği VI.Teknik Kongresi Bildiriler Kitabı syf.459, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Yayını, Ankara, 2005.
4. İTB, 2006. Ege Bölgesi ve Çevresinin 2006–2007 Dönemi Pamuk Ekili Alanlarının ve Ürün Rekoltesinin Uzaktan Algılama Tekniği-Uydu Verileri Kullanılarak Belirlenmesi. İzmir Ticaret Borsası, 2006.
5. Will, A., 2004. “Cotton Subsidies and Cotton Problems”. Policy Board Member of the Organic Consumers Association, USA, February, 2004.

Prof.Dr.Kamil Okyay SINDIR
TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi Başkanı
ksindir@gmail.com

Monday, November 19, 2007

DİKKAT! TÜRKİYE UPOV’A GİRİYOR: KÜRESEL TOHUM ŞİRKETLERİNİN SON DARBESİ


Tayfun Özkaya*
UPOV’da nerden çıktı demeyin. Küresel tohum şirketlerinin yeni bir darbesi ile karşı karşıyayız. Türkiye birkaç gün içinde kısaltılmış adı UPOV olan Uluslararası Yeni Bitki Çeşitlerini Koruma Birliği’ne girecek. Belki de siz bu satırları okuduğunuzda bu iş bitmiş bile olacak. Tohum yasasında olduğu gibi bu işlem de fazla toz kaldırmadan yürütülmekte. Türkiye’deki destekçileri “ne güzel ülkemiz 65. üye olacağına göre bu iyi bir şey, modernleşiyoruz” diyecekler. Aslında ise bir yandan çiftçilerimizin kendi tohumlarını yetiştirme hakları her geçen gün kısıtlanıp tamamen ortadan kaldırılırken, diğer yandan da tüketicilerin besleyici değeri yüksek, antioksidantlarca zengin ve lezzetli sebzeleri, meyveleri yok olarak plastik domatesler, patlıcanlar burunlara dayatılacak. Ulusal bitki ıslahçılarımızın çeşitlerden ıslah amacıyla yararlanmalarının önüne büyük engeller getirilerek gelişme başka ülkelerde olduğu gibi yavaşlatılacaktır. Bütün bunlara rağmen UPOV yandaşlarının bizleri gelişme karşıtı olarak suçlayacaklarına eminiz.
UPOV 1960’da sonradan devleşecek olan tohum şirketlerinin güdümündeki altı Avrupa ülkesi tarafından kuruldu. 1990’lara kadar sadece 20 üyesi vardı. Ancak küreselleşme ile birlikte hiçbir zorunluluk olmamasına rağmen IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi kuruluşlar ve büyük devletler gelişmekte olan ülkeleri bitki çeşitleri üzerindeki fikri mülkiyet haklarını koruma iddialı UPOV’a girmeye zorladılar. Bugün Türkiye 65. üye olma yolunda.
UPOV’un çeşitli sözleşmeleri var. İlki 1961’de “Yeni Bitki Çeşitlerinin Korunması Uluslararası Anlaşması” adı altında imzalandı. Daha sonra 1972, 1978 ve 1991’lerde bu anlaşma gözden geçirilerek yenilendi. Ancak UPOV’un 50. kuruluş yılı olan 2011’de tohum devlerinin hâkimiyetini iyice pekiştirecek olan yeni bir anlaşma tezgâhlanmaktadır.
1961 UPOV anlaşması 1970’lere kadar pratikte uygulanmadı. Bu sözleşmelerin uygulandığı yaklaşık 30 yılda gelişmiş ülkelerde bitki çeşitlerinin çoğu kayboldu. FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü) dünya biyoçeşitliliğindeki kaybı %75 olarak açıklamıştır. Kısacası gelişmiş ülkelerde çiftçi tohum firmalarının esiri olurken tüketiciler besin değeri düşük, ancak tarım ilaçları ve kimyasal gübrelerle yetiştirilebilen tatsız ürünleri yemek zorunda bırakıldılar. Dekara verimlilik bazen artabildi ama bunun çiftçilere, tüketicilere ve doğaya zararı çok fazla oldu. ABD’de kanser, kalp, şeker ve obezitenin çok fazla olması tesadüf değildir. Bunda genetik olarak farklılaşmış yerel çeşitlerin yerine geçen genetik olarak birörnek güya modern tohumların da payı çok büyüktür. Şimdi gelişmiş ülkelerin bütün dünyada yapmak istedikleri aslında bu filmi gelişmekte olan ülkelere de gösterme arzusudur.
Başbakanlığın web sayfasında(1) UPOV’a Türkiye’nin yaptığı başvurunun sadece gerekçesini okuyabiliyorsunuz. Bu gerekçede, bitki ıslahçılarının haklarını koruma altına alarak Türkiye’nin yeni tohum geliştirmek için yatırımları çekeceği iddia edilmektedir. Bu gerçekçi olmayan bir dilekten öteye gidemez. Şu anda da küresel tohum şirketleri ya doğrudan ya da yerli şirketler aracılığı ile tohum pazarlamasından öte bir şey yapmamaktadırlar. Tekelleşme dünyada çok yüksektir. Dünya’da 2006 yılında tek bir şirket (Monsanto) ticari tohum pazarının %20’sine sahiptir. Dört şirketin payı %44, on şirketin payı ise %57’dir. Amaç halen az çok köylünün denetimde olan alanlarda da tam bir hâkimiyet sağlayarak tohum pazarını bütünüyle ele geçirmektir. Geliştirecekleri doğaya zararlı, köylüye zararlı, tüketiciye zararlı tohumlarına ihtiyacımız yok. Bugün Türkiye’de olduğu gibi dünya’da halen köylülerin, çiftçilerin ürettikleri tohumların oranı oldukça yüksek oranlardadır. Hatta Arjantin, Avustralya, Kanada gibi ülkelerde bile bu oran %65 ile %90 arasında değişmektedir. Polonya’da bu oran yağlık kolza hariç bütün ürünlerde %90’dır. Bu sayıları veren tohum devlerinin etkisinde olan Uluslararası Tohum Federasyonudur. Federasyonun 2005’de sadece 18 gelişmiş ülkede yaptırdığı bir araştırmaya göre büyük şirketler bu ülkelerde ek bir 7 milyar dolarlık tohum pazarı ele geçirilebilecektir. (2) Eğer bütün dünyada çiftçilerin kendi yetiştirdikleri tohumlar engellenebilirse piyasa genişlemesi 73 milyar dolara çıkmaktadır. Bugün için bile tohum pazarı elmas pazarından büyüktür. Türkiye halen kabul edilmesi hayli riskli olan 1991 sözleşmesini kabul edecektir. Ancak tehlike 2011’de imzalanması düşünülen yeni sözleşme ile anormal büyümektedir. 1991 sözleşmesinde çiftçilerin kendi tohumlarını kullanmaları oldukça kısıtlanmıştır. Büyük tohum devleri halen gelişmekte olan ülkelerin yerel tohumları ile ülkelerin kamu kuruluşlarına ait gen merkezlerindeki tohumlara istedikleri gibi el koymuşlardır ve koymaya devam etmektedirler. Buna biyokorsanlık diyoruz. Bir ABD firması Hindistan’ın basmati çeşidi pirincine el koyarak kendi adına patent çıkartmıştır. (3) 1991 sözleşmesinde çeşitlerin bitki ıslah amacıyla kullanılmasına izin vardır. Ancak “temel olarak türev çeşitler” denilen yani daha çok başka bir çeşitten yararlanarak geliştirilen çeşitler için ancak telif hakkı ödenirse bu yararlanma söz konusu olabilecektir. Bu ilk bakışta gelişmekte olan ülkeleri hatta çiftçileri koruyucu gibi görünmekle birlikte her türlü imkâna sahip olan dev şirketler için bu kural kendi lehlerine işlemektedir. Zaten UPOV’a göre ve Türkiye’nin kabul ettiği tohumculuk kanununa göre (yeknesaklık) birörneklilik ve durulmuşluk göstermeyen tohumluklar yani yerli çeşitler, köylü çeşitleri tohum kataloglarına girmemektedirler. Hâlbuki bir örnek olmayan, çeşitlilik gösteren, sürekli değişim gösteren yerel tohumlar için bu özellikler üstünlüktür. Ancak endüstri için bu özellikler kötüdür ve yerel çeşitlerin yeri sadece gen bankalarıdır. Burada çoğu zaman ölmeye bırakılırlar. Onlar için burası aslında morgdur. Bu tohumları kimse koruyamayacaktır. Bunlar biyokorsanlığa açıktır. Kısacası bunların yağmalanması önlenemeyecektir. Ayrıca gen bankalarındaki çeşitler de yağmalanmaktadır. Küresel tohum firmalarının bunlardan yararlanarak bir çeşit geliştirdiğini kolayca ispatlanamayacak, ancak bunların geliştirilmek için yararlandıkları çeşitlerin ve tiplerin “temel olarak türev çeşitler” olduğu bu şirketler tarafından iddia edilebilecektir. UPOV sözleşmelerinin araştırmaları teşvik ettiği yalandır. California Üniversitesinden Charles E. Hess şöyle demektedir:
“Fikri mülkiyet hakları genetik materyal değişimini yavaşlatmakta, yeni bilginin yayılımını yavaşlatmakta, temel ve uygulamalı araştırma arasındaki dengeyi altüst etmekte ve bilimsel bütünlüğü yok eder görünmektedir.”
Bitki çeşitlerinin korunması ismi yanlıştır. UPOV sözleşmeleri çeşitleri korumaktan ziyade büyük bitki ıslahı ve biyoteknoloji firmalarının çıkarlarını korumaktadır. 1991 sözleşmesinde öncekilerden farklı olarak çeşitler için ayrıca patent alabilmektedirler. Daha öncede söylediğimiz gibi on bin yıldır köylülerin geliştirdiği çeşitler bir iki gen eklenerek patent alınmaya çalışılmaktadır. Burada sanayi patentlerinde olduğu gibi bir buluş yoktur. Hırsızlık vardır. 1960’larda bir Batı Almanya Tarım Bakanı bitkilerdeki patentler yüzünden “kırsal kesimin yakında dilenmeye itileceğini” söylemişti. (4)
1991 sözleşmesinde ürünler üzerinde bile şirketlerin hak edebilmesinin yolları açılmıştır. Eğer telif hakkı tohuma ödenmez ise çeşit sahibi hasattan elde edilen ürünü kullanandan ödeme talep edebilecektir. Benzer bir olay Kanada’da gerçekleşmiştir. GDO’lu çeşitten gen kaçması sonucu tohum şirketi aslında zarara uğramış çiftçiden tazminat talep etmiştir.
2011 yılında yeni bir UPOV sözleşmesi hazırlanacaktır. Bu anlaşmada çiftçiler, tüketiciler ve doğanın boynundaki kement biraz daha sıkılacaktır. Eğer başarılı olabilirlerse bu sözleşme köylülerin tohum üzerindeki haklarının ve ıslah amacıyla çeşitlerin kullanılmasının sonu olacaktır. Yeni sözleşmede muhtemelen çeşitler yanında ürünler üzerinde de hak iddia edilecektir. Patent sahibi veya koruma sahibi firma ürünlerimize kendi çeşidinden üretildiğini iddia ederek el koyabilecektir. Çeşitlerin koruma süresi 1991 sözleşmesinde 20–25 yıl iken 2011 sözleşmesinde 25–30 yıla çıkacaktır. Islah amacıyla çeşitlerin kullanımı şimdi kısıtlı iken 2011 sözleşmesinde 10 yıl boyunca kullanılamayacak, daha sonra ise sadece kayıt ile ve sahibine telif ödenerek yapılabilecektir. Üreticiler tohumlarını kullanamayacaklardır. Bütün dünya için tek bir uygulama yapılabilecek, şimdi olduğu gibi koruma yanında ayrıca patent de yapılabilecektir.
UPOV’un sonucu genetik kaynaklarımız yağmalanacak, köylü çeşitleri, yerel çeşitler gelişmiş ülkelerde olduğu gibi hızla yok olacaktır. Tarım ilacı ve gübre kullanımına dayalı bir tarım sistemi olan endüstriyel tarım yaygınlaşacak, bu topraklarımızın, sularımızın, ürünlerimizin kirlenmesini getirecek, küresel ısınmayı hızlandıracaktır. Köylüler tohumlara daha yüksek fiyat ödeyecek ve endüstriyel girdilere daha çok para harcayacaklardır. Taşımaya daha elverişli tatsız ve besin değeri düşük sebze, meyveler yüzünden ülkemizde de uluslararası şirketlerin eline geçmiş hipermarket zincirlerinin ürün üzerindeki hâkimiyetleri artacak, ürünler daha ucuza çiftçinin elinden alınabileceklerdir. Bütün bu gelişmeler köylünün yoksullaşması ve kırlardan göç ederek kentlere yığılmasını hızlandıracaktır. Lezzetsiz ve besin değeri düşük ürünleri tüketecek olan tüketicilerin sağlıkları ABD’deki gibi bozulmaya devam edecektir.
UPOV’u kabul etmemiz için hiçbir zorunluluk yoktur. UPOV Birleşmiş Milletler Biyoçeşitlilik Sözleşmesi ile çelişmektedir.
UPOV ülkenin topsuz tüfeksiz işgalidir.
Türkiye varlıklarını savunacaktır.
************************************
1. www.basbakanlik.gov.tr/docs/kkgm/kanıuntasarilari/101-1094%20GEREKCE.doc da okunabiliyor.
2. http: //tinyurl.com/26lbqe
3, GAIA/GRAIN, Ten Reasons not to Join UPOV-Global Trade and Biodiversity in Conflict, issue no. 2, May 1998. www.grain.org/briefings/?id=1
4. Stephan A. Bent,”History and Portents for Intellectual Property Rights in agricultural Innovations” Patent Protection of plant -Releated Innovations: Facts and Isues, ISF Seminar, Copenhagen, 1-2 June 2006.
******************************************
Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarım Ekonomisi Bölümü

Friday, November 16, 2007

Çiftçiler sendika haklarını istiyorlar



Yapilacak sendika yasasi degisikligine iliskin Çiftçi Sendikaları Konfederasyonlasma Platformu görüş ve önerilerini İçişleri Bakanlığı,Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı,CHP Çalışma Komisyonu üyesi Bayram Ali Meral, DTP Çalışma Komisyonu üyesi Sevahir Bayındır,MHP Calisma Komisyonu üyasi Osman Çaliş, DISK, Suleyman Çelebi,Türk-İs, Salih Kılıç,Hak-İş, Salim Uslu‘ya iletti. Dosya aşağıdadır.
Sayın İlgiliÇiftçi Sendikaları Konfederasyonlaşma Platformu olarak talep ettiğimiz yasal düzenlemeler; “tarımsal üreticilerin, çiftçilerin sendika kurma hakkına” ilişkindir ve bu talebimizin gerekçeleri aşağıda bilgilerinize sunulmuştur.Türkiye’de kırsal kesimde yaşayanlar halen nüfusun yüzde 28’ini, toplam işgücünün ise yüzde 35’ini oluşturuyor. Yani ülkemizin büyük kısmı halen geçimini bitkisel ya da hayvansal ürün üreterek, tarımsal ürün üreterek sağlıyor.Bu tarımsal üretim dağınık, birbiriyle genel olarak bağlantısız ve planlamasız şekilde yürütülüyor. Ayrıca KİT’lerin ve KİK’lerin özelleştirilmesinin bir sonucu olarak üretici ile büyük yatırımcı aynı sahnede “hukuki eşitlik ilkesi” çerçevesinde muamele görüyor.Bu genel tabloda ülkemiz tarımı için en önemli nokta “sözleşmeli tarım”. Sözleşmeli tarım, firmalar ile üreticiler arasında ürünün ekimi, dikimi veya üretiminden önce yapılan, çiftçinin belirli bir ekiliş alanı ve üretimi gerçekleştirme sorumluluğunu yüklenmesine karşın, firmaların da elde edilecek ürünü belirli koşullarda almayı garanti ettiği andlaşmaya dayalı üretim ve pazarlama modeli olarak tanımlanabilir.Sözleşmeli tarıma dayalı üretimde; üretimi yapan üretici ile ürünü satın almayı taahhüt eden firma arasında klasik anlamda bir “iş sözleşmesi” akdedilmiyor. Aradaki hukuki ilişki Borçlar Kanunu uyarınca “sözleşme serbestîsi ilkesine” dayanarak duruma göre düzenleniyor.Kısaca Sanayi Devriminin gerçekleştiği dönemdeki işçi-işveren ilişkileri, yani devletin müdahalesinden uzak ve işçilerin dağınık ve örgütsüz olduğu, tarafların hukuken eşit kabul edildiği ve sözleşmelerin serbestlik ilkesince yapıldığı varsayımı ile hareket edilen dönemin bugünkü yansıması üreticiler ile firmalar arasında söz konusudur. Ve bugünkü sözleşmeli üreticiler de tıpkı Sanayi Devrimi sırasında olduğu gibi örgütlenme olanaklarından mahrum bırakılmaktadır.Üretici bırakın bağımsız çalışan olmayı; kendi tarlasında firmanın sigortasız elemanı gibi çalıştırılmaktadır. Bu nedenle serbest piyasa kuralları çerçevesinde hukuken eşit olarak görünen üretici ile firmanın gerçek anlamda eşit olduğunu söylemek ise mümkün değildir. Bu anlamda gerçek eşitliği, sosyal adaleti ve toplumsal dengeyi sağlamakla; Anayasamızın özüne ve ruhuna uygun bir biçimde bu alanı düzenlemekle yükümlü olan devlettir. Bu yükümlülük yanı sıra ayrıca Anayasamızda belirtilen Türkiye Cumhuriyetinin değiştirilemez niteliklerinden olan “insan haklarına saygılı devlet” ilkesi gereğince Anayasanın gösterdiği sınırlar ve ülkemizin de taraf olduğu uluslararası sözleşmeler çerçevesinde “herkes örgütlenme hakkına sahiptir”.Kısaca, insan haklarına saygılı, sosyal bir hukuk devletinde; devletin temel yükümlülüklerinden biri bireylerin temel hak ve özgürlüklerini kullanmasında engelleyici değil, kolaylaştırıcı olmak; bir diğeri ise sosyal adaleti gerçekleştirebilecek mekanizmalar kurmak ve bu mekanizmaların vatandaşlar tarafından kurulmasına engel teşkil etmemektir.GÜNCEL HUKUKİ DURUMA) İÇ HUKUK YÖNÜNDENAnayasamızın 51. maddesindeki “Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir.” düzenlemesi ile sendika kurma hakkını “çalışanlara ve işverenlere” tanımıştır.Anayasamızdaki “çalışanlar” tabiri 3 Ekim 2001 tarihli ve 4709 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun” ile getirilmiş olup; bu tarihten önce Anayasamızca bu hak sadece “işçi ve işverenlere” tanınmış idi.“İşçiler” ile “çalışanlar”ın aynı anlama gelmediği; aksine çalışanlar kavramının işçileri de kapsadığı bir gerçektir. Burada bahsedilen hukuki değişim tersi bir yönde 1961 Anayasasında da yaşanmıştır.Şöyle ki; 1961 Anayasası’nın 46. maddesinin ilk şeklinde “Çalışanlar ve işverenler, önceden izin almaksızın, sendikalar ve sendika birlikleri kurma bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten ayrılma hakkına sahiptirler.” düzenlemesi ile sendika kurma hakkını “çalışanlara ve işverenlere” tanımıştır.20 Eylül 1971 tarihli ve 1488 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun” ile 1961 Anayasasının 46. maddesinden “çalışanlar” kavramı çıkarılmış ve bu tabirin yerine “işçiler” kavramı eklenmiştir. Bu değişikliğin sendika kurma özgürlüğünün önünde ne derece engel olabileceği yine bir başka Anayasa Mahkemesi kararı ile açıklanmıştır. Anayasa Mahkemesi 23.06.1970 tarih ve 1970/3 Esas ve 1970/35 sayılı kararında çalışanlar kavramını şöyle yorumlamıştır: “Anayasamızın 46. maddesi çalışanların sendika kurma hakkını güvence altına almıştır. Çalışanlar kavramı; çalışma durumunda bulunan bütün insanları kapsar. İşçi, sermayeci, topraklı ve topraksız çiftçi, memur ve öğretmen demeden hepsini içine alır.”B) ULUSLARARASI HUKUK YÖNÜNDENAnayasamızın 90. maddesi gereği; usulüne göre onaylanarak yürürlüğe giren uluslar arası andlaşmalar kanun hükmündedir. Ve hatta temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası andlaşmalar ile Türk kanunları arasında aynı konuda farklı düzenlemelerin bulunması halinde uluslararası andlaşma metinleri uygulanacaktır.Üretici çiftçilerin sendikal haklarının dayanaklarını oluşturan onaylayarak taraf olduğumuz uluslar arası sözleşme ve belgeler ile bu konuda yapılan somut düzenlemeler şunlardır:
1) İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi: 10 Aralık 1948 de kabul edilen ve Bakanlar Kurulunca imzalanarak 27 Mayıs 1949’da Resmi Gazetede yayımlanan Bildirgenin, sendika hakkı ile ilgili 23.maddesinin 4. fıkrası şöyledir: “Herkesin, menfaatlerinin korunması için sendikalar kurmaya ve bunlara katılmaya hakkı vardır.”2) Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme:16 Aralık 1966’da kabul edilip 3 Ocak 1976’da yürürlüğe giren ve 18 Haziran 2003 tarihli Resmi Gazete onaylanmasına ilişkin uygun bulma yasası yayımlanan bu sözleşmenin,”Sendika Hakkı ve Sınırları ve Grev Hakkı” başlıklı 8.maddesi şöyledir:“1. Bu Sözleşme’ye Taraf devletler aşağıdaki hakları güvence altına almakla yükümlüdürler:a) Herkesin, ekonomik ve toplumsal çıkarlarını geliştirmesi ve koruması için sendika kurma ve yalnızca ilgili örgütün kurallarına bağlı olarak dilediği sendikaya girme hakkı.Bu hakkın kullanılmasına, yasalarda belirtilen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik ve kamu düzeni menfaati ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması bakımından gerekli olan sınırlamalardan başka bir sınırlama getirilemez;b) Sendikaların ulusal federasyonlar ya da konfederasyonlar kurma hakkı ve konfederasyonların uluslar arası sendikal örgütler kurma ya da bunlara katılma hakkı;c) Sendikaların, yasalarda belirtilen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik ve kamu düzeni menfaati ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması bakımından gerekli olan sınırlandırmalardan başka bir sınırlama olmaksızın özgürce faaliyete bulunma hakkı;d) Her ülkenin yasalarına uygun olarak kullanılmak kaydıyla, grev hakkı;2. Bu madde sözü edilen hakların, silahlı kuvvetler, polis ya da devlet yönetiminin mensupları tarafından kullanılmasına yasal kısıtlamalar getirmesine engel olmaz.3. Bu maddenin hiçbir hükmü, Sendika Özgürlüğü ve Sendika Hakkının Korunmasına İlişkin 1948 tarihli Uluslar arası Çalışma Örgütü Sözleşmesi’ne Taraf Devletlere, Sözleşme’de öngörülen güvenceleri ihlal edici yasal tedbirler alma ya da yasaları bu güvenceleri ihlal edici şekilde uygulama yetkisi vermez.”
3) Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme: 16 Aralık 1966’da kabul edilip 23 Mart 1976’da yürürlüğe giren ve 18 Haziran 2003 tarihli Resmi Gazetede onaylanmasına ilişkin uygun bulma yasası yayımlanan bu sözleşmenin, “Sendika Hakkı ve Sınırları” başlıklı 22.maddesi şöyledir:“1) Herkesin, kendi çıkarlarını korumak için sendikalar kurmak ya da bunlara girmek hakkı da dâhil olmak üzere, başkalarıyla bir araya gelip dernek kurma hakkı vardır.2) Bu hakkın kullanılmasına, yasalara uygun olarak konulmuş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik ya da kamu güvenliği, kamu düzeni bakımından ve kamu sağlığının, genel ahlakın korunması ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması bakımından gerekli olan sınırlamalardan başka sınırlamalar getirilemez. Bu madde, silahlı kuvvetler ya da polis teşkilatı mensuplarına bu hakkın kullanılmasında yasal sınırlamalar konulması engellenemez.3) Bu maddenin hiçbir hükmü, Sendika Kurma Özgürlüğü ve Sendika Hakkının Korunmasına İlişkin 1948 tarihli Uluslararası Çalışma Örgütü Sözleşmesi’ne Taraf Devletlere, bu Sözleşme’de öngörülen güvencelere zarar verecek yasa tedbirleri alma ya da hukuki uygulamalarda bulunma yetkisi vermez.”
4) İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Koruma Sözleşmesi (İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi): 4 Kasım 1950’de kabul edilip 2 Eylül 1953’te yürürlüğe giren ve ülkemizce 18 Mayıs 1954’te onaylanan bu sözleşmenin “Toplantı, Dernek ve Sendika Hakları ve Sınırları” başlıklı 11.maddesi şöyledir:“1. Her şahıs asayişi ihlal etmeyen toplantılara katılmak ve başkalarıyla birlikte sendikalar ve kendi menfaatlerini korumak üzere sendikalara girmek hakkı dâhil olmak üzere dernek kurmak hakkını haizdir.2. Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta, zaruri tedbirler mahiyetinde olarak milli güvenliğin amme emniyetinin, nizami muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın veya ahlakın ve başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulabilir.Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silahlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir.”
5) Yeni bir Avrupa İçin Paris Şartı: 21 Kasım 1990’da ülkemizin de içinde yer aldığı Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı/Teşkilatı (AGİK/AGİT) çerçevesinde kabul edilen Paris Şartında, örgütlenme hakkı konusunda şu düzenleme vardır:“İnsan hakları ve temel özgürlükler tüm insanlar içindir(insanların doğuştan kazandıkları haklardır.), başkasına aktarılamaz ve yasayla güvenceye bağlanmıştır. Hükümetlerin birinci sorumluluğu, onları korumak ve geliştirmektir. Tam olarak onlara uyulması ve onların kullanılması, özgürlük, adalet ve barışın temelidir.(…) “Biz onaylıyoruz ki, ayrım gözetmeksizin herkesin:(…) örgütlenme ve barışçı toplantı özgürlüğüne, (…) Hakkı vardır.”
7) 87 Nolu Sendika Özgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına İlişkin İLO Sözleşmesi: 17 Haziran 1948’de kabul edilip, 25b Şubat 1993’te Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 87 nolu sözleşmenin 2. maddesi şöyledir:“Çalışanlar ve işverenler herhangi bir ayırım yapılmaksızın önceden izin almadan istedikleri kuruluşları kurmak ve yalnız bu kuruluşların tüzüklerine uymak koşulu ile bunlara üye olmak hakkına sahiptirler.”Bu belgelerin ortak özelliği, sendika hakkının öznelerini örneğin işçiler, kamu görevlileri, çalışanlar olarak değil ”herkes” olarak belirlemiş, sendika kurma ve sendikalara üye olma hakkını “herkes”e tanımış, dernek/örgütlenme hakkının sendika hakkını da içerdiğini açıkça belirtmiş olmalarıdır. Güvenceye alınan sendika hakkının amacı ise, üreticiler için de geçerli olan ekonomik ve sosyal çıkarların korunması ve geliştirilmesidir.
C) YARGITAY KARARLARIAnayasamızın sendika kurma hakkını tüm çalışanlara tanımış olmasına ve Anayasamızın 90. maddesi gereği esas alınması gereken uluslar arası andlaşmalarda sendika kurma hakkının herkese tanınmış olmasına rağmen; Yargıtay, kararlarında “üreticilerin sendika kurma haklarının iç hukukta düzenlenmemiş olduğu” gerekçesi ile tarımsal üretim yapan üreticilerin kurmuş olduğu sendikaları kapatma yönünde verilen kararları onaylamaktadır. Böylece büyük kısmı sözleşmeli üretim yapmakta olan ülkemiz üreticileri; serbest piyasa kurallarınca düzenlenen bir pazarda, örgütlü tarım şirketlerine karşı öz savunma örgütlerini kuramayacak bir hale getirilmektedir.Yargıtay, bu kararlarında gerekçe olarak; Anayasamızda sendika kurma hakkının sadece işçilere tanınmış olduğu dönemde çıkarılmış olan 05.05.1983 tarih ve 2821 sayılı Sendikalar Kanunun 2. maddesini göstermektedir:“İşçi: Hizmet akdine dayanarak çalışanlara denilir.Bu Kanun bakımından araç sahibi hariç nakliye mukavelesine göre esas itibariyle bedeni hizmet arzı suretiyle çalışmayı veya neşir mukavelesine göre eserini naşire terketmeyi meslek edinmiş bulunanlar ve adi şirket mukavelesine göre ortaklık payı olarak esas itibariyle fiziki veya fikri emek arzı suretiyle - bu mukavelenin aynı durumdaki herkese fiilen açık olması kaydıyla bir işyerinde çalışanlar da işçi sayılırlar.”Sendikalar Kanunun 2. maddesindeki “işçi” kavramının tarımsal üreticileri kapsamadığına dayanarak yapılan yorumlar; sadece bu kanunun hazırlandığı ve yürürlüğe koyulduğu tarihteki Anayasal düzenleme ile başka bir tanımlama yapılmasının zaten mümkün olmadığı gerçeği ile dahi geçersiz kılınabilir.Ancak tüm bunlar bir yana, Anayasa madde 90/son cümledeki açık hükmü ve 2001 tarihli Anayasa değişikliğini bir yana bırakarak; iç hukukta düzenleme olmadığı gerekçesi ile bir hakkın kullanılmasına engel teşkil etmek; iktidara, iç hukukta düzenleme yapmayarak temel hakların kullanılmasını engelleme yetkisi tanır. Bu durumun ise insan haklarına saygılı, sosyal bir hukuk devletince kabul edilmesi mümkün değildir. Ayrıca böyle bir yorum ile uluslararası andlaşmaların onaylanmasına, normlar hiyerarşisinde kanun ile eşdeğer düzenlenmesine ve hatta Anayasa Mahkemesi tarafından dahi iptal edilememesine dair temel düzenlemelerin özüne ve ruhuna aykırı davranılmaktadır. Tüm bu düzenlemelerin, özellikle de Anayasa madde 90/son hükmünün temel amacı insan haklarının sadece bir ulusal iç hukuk sorunu olmadığı; aksine uluslararası bir gündem maddesi olduğuna ilişkin temel ön kabuldür.
SONUÇ VE İSTEM1982 Anayasa’nın çalışanlara sendika kurma hakkını tanıyan düzenlemesine ve Anayasa Mahkemesi’nin içtihat haline gelmiş kararlarına rağmen, Sendikalar Kanunu’nun bu hakkı sadece hizmet akdi ile çalışanlara tanıması hukuka aykırıdır. Bu açıdan bugüne kadar milyonlarca topraklı ve topraksız çiftçi, köylü anayasal haklarını kullanamamıştır.İş bu nedenle, Anayasa’dan ve Uluslar arası sözleşmelerden kaynaklanan sendika kurma hakkımızın önündeki engellerin kaldırılması için gereğinin yapılması ve konu hakkında en kısa zamanda tarafımızın bilgilendirilmesini arz ve talep ederiz…
SaygılarımızlaAbdullah Aysu
Çiftçi Sendikaları KonfederasyonlaşmaPlatformu Dönem Sözcüsü

-->

Thursday, November 8, 2007

MISIRÖZÜ YAĞI, SAĞLIK ÖNERİLERİ VE AMERİKAN TARIM TEKELLERİ

MISIRÖZÜ YAĞI, SAĞLIK ÖNERİLERİ VE AMERİKAN TARIM TEKELLERİ
Tayfun Özkaya
Hatırlar mısınız, eskiden kalp hastalarına doktorlar mısır özü yağını önerirlerdi. Babam da kırk yıl kadar önce böyle bir tavsiye almış idi. Evimize bu yağ o zaman girdi. Annem hala az da olsa bu yağı kullanıyor. Sonraları aslında zeytinyağının kalp ve damar hastalıkları dâhil birçok hastalıkta en iyi yağ olduğu anlaşıldı. Geçen haftaki yazımda mısır şurubunun beslenme açısından zararlı olduğu, buna karşılık ülkemizde nişasta bazlı şeker denilen mısır şekerine %15 kota ayrıldığını yazmış idim. Halbuki bu oran örneğin Almanya’da binde 8,9’dur. Olayın arkasında Amerikan tarım devleri bulunuyordu. On beş günde on beş yasa kapsamında şeker yasası krizden kurtuluş için Mr. Dervish tarafından ülkeye kabul ettirilmiş idi. Bugün olayı mısırın diğer ürünü olan mısır özü yağı açısından inceliyoruz.
Geçen hafta İstanbul Tıp Fakültesinde düzenlenen metabolizma ve beslenme Kongresinde Mübeccel ve Kenan Demirkol hocaların bildirilerinden öğreniyoruz ki mısırözü yağı, ayçiçeği yağı, soya yağı gibi omega-6 ağırlıklı sıvı yağların ısıtılması sonucunda trans yağ asitleri oluşmaktadır. Bu yağlar ise hipertansiyonu, kalp ve damar hastalıklarını hatta trans yağların sinir kılıfından omega-3’ü kopartıp yerine geçerek alzheimer, parkinson ve multipl skeleroz hastalıklarını artırmaktadır. Demek ki yıllarca iyi diye önerilenler asıl sağlığa zararlı imiş. Şimdi bunlar neden oldu diye kendimize sormamız gerekiyor. ABD 1930’lardan başlayarak mısır üretimini arttırdı. Bu mısırlara bir pazar bulunması gerekiyordu. Şu anda elimde kesin bir kanıt yok ama o zamanlar mısır lobilerinin tıp çevrelerini kandırdığını düşünüyorum. Hâlbuki bizim özellikle zeytinyağına ağırlık vermemiz gerekmekte idi. Dünya’da kalp ve damar hastalıklarının en düşük olduğu Girit’te toplam enerjinin %40’ının zeytinyağından karşılandığını Demirkol hocaların bildirisinden öğreniyoruz. Değişik ülkelerde trans yağ asitlerinin tüketimini azaltmak için önlemler alınmış. Örneğin New York’ta 20 binden fazla lokantada endüstriyel trans yağ içermeyen (margarin) yağların kullanımı zorunlu kılınmıştır. Bunun için Dünya sağlık Örgütünün (WHO) web sayfasına (www.who.int/nutrition/topics/5_population_nutrient7en/index6.html) bakılabiliyor.
Öyle anlaşılmaktadır ki başta ABD, gelişmiş ülkelerin tarım, beşeri ilaçlar tekelleri istedikleri politikaları bütün dünya’ya dayatıyorlar. Bunların emrindeki IMF, Dünya Bankası tarım politikaları ve yapısal uyarlama programları geliştirip bizlere kabul ettiriyor. Kabul ettirmek için Özal’ın 1984’lerde geliştirdiği “vergi alma, borç al” politikası gerekiyordu. Bunların yüzünden ekonomi bozuluyor, krize giriyor. Şimdi daha da iyi anlıyoruz ki sağlığımız da bozuluyor. Bu sorunların sadece gelişmekte olan ülkelerin vatandaşlarının başına geldiğini düşünmeyin. Örneğin sade Amerikan halkı da bu politikalardan çok zarar görüyor. Amerikan çiftçisinin elinden ürünler maliyetin altında tekellerce alınır. Devletin destekleri sayesinde çiftçi bir parça kâr eder. Bu desteğin bedelini de vergi verenler öder. Kazanan tekellerdir. Bunlar ürünleri işledikten sonra tüketicilere yüksek fiyatlarla satarlar. Diğer yandan ABD halkı nerede ise dünyada en kötü beslenen bir halktır. Bunu sonucu obezite, kalp, kanser ve diğerleri bu ülkeyi kasıp kavurur. Sorunları çözmek için bu defa ilaç sanayi güya yardıma koşar. Tüketicilerin cebini bir de onlar boşaltır. Bu model bütün dünyada uygulanır.
Küreselleşmenin bu oyunlarından kurtulma imkânı vardır. Eğer erkekler maçlardan, kadınlar dizilerden başını kaldırabilirse oyunları deşifre etmeleri o kadar zor değil.


MISIR ŞURUBU, SAĞLIK VE KÜRESEL OYUNLAR

MISIR ŞURUBU, SAĞLIK VE KÜRESEL OYUNLAR
Tayfun Özkaya
Mısır şurubu deyip geçmeyin. Bu şekerin sağlığımız üzerine ne gibi etkiler yarattığını hiç düşündünüz mü? Sakın “ben mısır şurubu tüketmiyorum” demeyin. İçtiğiniz kolada, meyve suyunda, gazozda, yediğiniz çukulatada, tatlıda, kekte, pastada dondurmada kısacası yüzlerce üründe bu mısırdan elde edilen şeker kullanılıyor. Çünkü daha ucuz. Bir süredir çoğu bir takım yabancı firmalar gene çoğunlukla ithal edilen mısırlardan şeker üretmek üzere ülkemizde fabrikalar kurdular. Ucuza mal oluyor fena mı demeyin. Fabrikaların kurulması için tarım topraklarının kullanılması, gölleri kirletmesi olaylarını bu yazıda bir kenara koyalım. Mısır şurubu nedeniyle şeker fabrikalarımız kapatılıyor ve şeker pancarı üretimimiz geriletiliyor. 2001 yılında çıkarılan “şeker yasası” ile mısır şurubu üretim kotası %10 olarak belirlenmiş, daha sonra Bakanlar Kurulu kararı ile kota %15’e yükseltilmiştir. Bu kota ABD’de %2, Almanya’da binde 8.9, Fransa’da binde 4.9’dur. Kısacası Derviş’in kakaladığı “on beş günde on beş kanun” furyası içinde geçmiş olan bu yasa küresel güçlerin boynumuza taktığı bir kement olmaktadır. Bu kement her gün biraz daha çok boynumuzu sıkıyor. Ne olduğunu anlamaz isek köylüyü yok ettiği gibi tüketiciyi de resmen öldürecek.

Geçen hafta İstanbul’da “Beslenme ve metabolizma” kongresine katıldık. Bu kongrenin geniş bildiri özetlerini www.beslenmemetabolizmakongresi2007.org adresinden okuyabiliyorsunuz. Bir süre sonra sunuları da web sayfasına koyacaklar. Kongreyi İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Beslenme ve Metabolizma Bilim Dalı, Çocuk Beslenme ve Metabolizma Derneği ve Fenilketenürlü Çocukları Tarama ve Koruma Derneği birlikte düzenlediler. Bu kongrede birçok güzel bildiri sunuldu. Profesör Mübeccel Demirkol ve Kenan Demirkol da konumuzla ilgili çok iyi bilgiler verdiler. Buna göre çay şekeri sakaroz, bir molekül glikoz ve bir molekül früktozdan oluşur. Glikoz/früktoz oranı %50/%50’dir. Mısır şurubunda ise bu oran %80/%20 ile früktoz lehine kayar. Früktoz ise tüm şekerler arasında en hızlı yağa dönüşenidir, böylece kan trigliserit düzeyini çok yükseltir. Bu da kalp hastalıklarını arttırır. İnsülin ve leptin salgılanmadığından früktozdan zengin beslenme tokluk yaratmayarak hızlı kilo alımına ve buna bağlı beslenmeden kaynaklanan hastalıklara yol açar. Mısır şurubu içeren besinler bir türlü tokluk hissi vermez. Yedikçe yersiniz. Şimdi Amerika’da neden obezite yani aşırı şişmanlığın hızla arttığını, kalp hastalıkların neden çok yüksek olduğunu daha iyi anlıyoruz. Ne yazık ki küresel güçlerin zorlaması ile Türkiye’yi de aynı yola sokuyorlar.

Diğer yandan ithal mısırın GDO’lu (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar) olduğu kesine yakındır. Bunların ülkemize ithali yasak olmasına rağmen uygulamada rahatça girmektedirler. GDO’lu ürünlerin sağlık sakıncaları çoktandır bilinmektedir.

Ne yapalım? Önce bu mısır şurubu kotasını mümkün olan en düşük düzeye indirmeliyiz. Hiç olmazsa daha iyi. Küreselleşmenin boynumuza taktığı bu kemendi çıkartalım. Şeker yasasını kökten değiştirelim. Bunun için mücadele edelim. Üretici isek örgütlerimize soralım bakalım. Bu konuda ne düşünüyorlar? Ne yapmayı düşünüyorlar? Tüketicilerin de yapacağı çok şey var. Bu yasanın değişmesi tüketicileri de yararına. Daha sonra yediğimize içtiğimize dikkat edelim. Mısırdan elde edilen şeker içermemesine çalışalım.
Sağlıklı beslenme konusu daha derin bir olay. Bu konuya devam edeceğiz.

Friday, November 2, 2007

Tarım Kimyasalları ve GDO Gerçeği


Tarım Kimyasalları ve GDO Gerçeği - Arca Atay

Tarım İlaçları Kongresi
25 Ekim 2005 Ankara


Sentetik KİMYASALLAR , gerek üretim, gerek kullanım aşamasında, gerekse kullanım sonrasında , dünyadaki çevre kirliliği ,ekoloji ve canlı sağlığı üzerindeki tehditin önde gelen sorumlularındandırlar.
• Bugün dünyada, 1940’larda olmayan yada bilinmeyen, yaklaşık 80.000 sentetik kimyasal madde bulunmakta ve kullanılmaktadır.
• 15.000 kimyasal, dünya genelinde ,ortak kullanımdadır.
• Her yıl 1.500 kadar kimyasal madde piyasaya sürülmektedir.
• Bugün vücudumuzda 60 yıl önce bilinmeyen yada bulunmamış yüzlerce kimyasal madde taşıdığımızı tahmin ediyor bilim insanları .
• Bunların sadece %7’sinin insan sağlığına etkileri tam olarak test edilmektedir.
• Kimyasal maddeler dünyanın aynı zamanda her yerinde bulunabilmekte ve bu insan yapımı kimyasalların kalıntılarına insanlar ve diğer canlılarda rastlanabilmektedir.
• Son onlarca yılda, kimyasalların olumsuz sağlık etkileri vahşi yaşamda hissedilir derecede artmış, birçok bitki ve hayvan türü yok olmuş ve yok olmaya da devam etmektedir.
• Bazı kimyasallara maruz kalındığında ölüm de dahil omak üzere , kalıcı ve geri dönüşümsüz hasarlar da doğabilmektedir.Kimyasalların birbiri ile etkileşiminin insan sağlığı üzerindeki etkileri de bilinememektedir.

TARIM KİMYASALLARI da bu kirleticilerin önemli aktörlerindendir…
Bildirimizdeki söylemlere ışık tutması açısından akıllardan silinmeyen bir örnek ile başlamak istiyorum sunumuma…
Dikloro Difenil Trikloroetan (D.D.T)
“Powerful Insecticide Harmless to Humans”
Güçlü Böcek ilacı , İ n s a n l a r a Z a r a r s ı z d ı r...
1939 da bulundu.Göstermiş olduğu performans ile, ilacı bulan bilim adamına Nobel Ödülü bile kazandırdı.Buna karşın, özellikle 1960’lı yıllardan itibaren çok zehirli bir böcek öldürücü olan DDT, tehlikeli bir kirletici olarak lanetlenmeye başlandı.
1970 den sonra kademeli olarak yasaklandı.
Hareketlilik,Dirençlilik,Biyolojik birikim gibi karakteristik özelliklere sahip olan DDT;
• Uzun yollar aşabilmekte, hava sayesinde su veya toprağa ulaşabilmekte,
• Çevrede 30-40 yıl kalabilmekte,.
• Bir organizmanın metabolizmasına çok kolay girebilen ve vücut dokusundaki yağlarda çözülebilen bir yapıda olup, besin zincirinde son tüketiciye doğru gittikçe biriken oranda artmaktaydı.
D.D.T. örneğini vermemdeki amaç, “insanlara zararsızdır” etiketiyle ortaya çıkıp , dünya ve insanlık üzerindeki tahribatı anlaşılmaya başlandıktan sonra yasaklanmasının üzerinden 35 yıl geçmiş olmasına rağmen hala kalıntılarına rastlanıyor olmasıdır.
Yani, her “zararsızdır” diye ortaya çıkan, bilahare ticarileşen madde yada yapılar , aradan yıllar geçtiğinde ekolojiye ve insanlığa çok pahalıya mal olabilmektedir.
Nitekim GDO’lar,transgenik bitkiler , başka bir ifadeyle biyoteknolojik tarım ürünleri de aynı “zararsızlık” söylemiyle ortaya çıkmış ve ticarileşmişlerdir. Bunlara neden ihtiyaç duyulduğu sorgulandığında ise yanıt olarak;
· çevre ve ekoloji felaketleri,
· insan sağlığının kullanılan tarım kimyasalları nedeniyle bozulması ve
· dünya daki açlık sorunları
verilmektedir.
Çevre ve ekoloji felaketleri ile insan sağlığı problemi için Yeşil Devrim denen modern tarıma, monokültür tarıma , gıda sanayini besleyecek endüstriyel tarıma geçiş sürecini irdelemek gerekir. Bilindiği üzere ,Yeşil Devrim sürecinde ; yüksek verimli çeşitler, kaliteli tohumluk, verimi yükseltecek sentetik gübreler, hastalık ve zararlılarla daha etkili savaşımı sağlayacak ilaçlar, üretimi arttırmaya yönelik sulama yöntem ve dozları üzerinde durularak ,insan işgücü yerine yakıt enerjisinden yararlanma yoluna gidilmiş ve tüm bunların uygulanabilmesi için makineler geliştirilmiştir.
Tarım alanlarının gerek kullanım biçimi (monokültür, marjinal toprakların tarıma açılması, drenajsız sulama, aşırı otlatma vb.) ve gerekse yoğun girdi kullanımı, verim potansiyelini arttırmış gibi görünse de sürdürülebilir toprak verimliliğini ve doğal dengeleri tehlikeye sokmuş, toprak yapısının bozulması, erozyon , zararlı kimyasalların birikimi, yer altı sularına karışımı ve atmosferin kirlenmesi gibi olumsuzluklar ortaya çıkmıştır
Konvansiyonel tarım sistemleri çevreye zarar verirken; modern tarımda uygulanan kimyasal ilaç ve gübreler ile büyüme-gelişmeyi düzenleyiciler nedeniyle, gıda maddelerinde sağlığa zararlı kalıntılarla karşılaşılmaktadır. İnsan sağlığı ve buna etki eden mekanizmalarda zararlanmalar görülmeye başlanmıştır.
İşte, Yeşil Devrimin mimarları ,sanki tüm bunların sorumlusu kendileri değilmiş ,bunları sanki bir başkaları yapmış gibi, şimdi de Biyoteknolojik Tarım sistemini, transgenik bitkileri bu sorunlara tek alternatif olarak göstermekte , GDO’lu ürünleri piyasaya sürmektedirler.
Genetik ve GDO
Bir türe başka türden gen aktarılarak doğal yapının değiştirilmesiyle, canlıya yeni genetik özellikler kazandırılmasını sağlayan modern biyoteknoloji tekniklerine “gen teknolojisi”, gen teknolojisi kullanılarak doğal olarak elde edilmesi mümkün olmayan yeni özellikler kazandırılmış organizmalara da "Genetik Yapıları Değiştirilmiş Organizma” (GDO) adı verilmektedir. Bilindiği gibi GDO’lu ürünlerin çok büyük bir kısmı, pestisitlere dayanıklılık geni aktarılmış biyoteknoloji ürünleridir.
Milyonlarca yıl boyunca mikroorganizmalar, böcekler, bitkiler, hayvanlar ve insanlar, yani tüm canlılar, toprak, hava, su ve güneş gibi ekosistemin farklı unsurlarıyla, doğal yollarla etkileşerek ve gelişerek çeşitlendiler, sonucunda da bu günlere geldiler. Yani genetik değişim, milyonlarca yıldır var olan bir olgudur. Bu nedenle genetik değişimleri, genetik bilimini red etmek, ya da karşı çıkmak gibi bir eylemin geçerliliği olamaz. Karşı çıkılan şey, genetik bilimini tarımsal biyoteknolojik devrimin bir silahı olarak her türlü legal ve illegal yolu kullanarak, insanlığın ve ekolojinin riske atılması pahasına tarlalara ve sofralara sokmaya çalışan ulusötesi şirketler ve onların çeşitli ülkelerdeki sivil ya da resmi taşeronlarıdır.

Tarımda genetik çalışmaların başlangıcı ve gelişimi
Genetik çalışmalar 1900’lerda, Mendel ile başladı. 1922’de bilim insanlarının Mendel kurallarından yararlanarak melez bitki üretimini geliştirmeleri, 1953’de DNA’nın yapısının belirlenmesi ve 1970’lerde ise melez tohumların üretimde kullanılmasını sağladı.
1970’den sonra, bakteriyel genlerin genetik mühendisliği teknikleriyle kullanılmaya başlanmasıyla 1983’de antibiyotiğe dayanıklı ilk transgenik tütün bitkisi elde edildi. 1985’de virüs, bakteri ve böceklere dayanıklı transgenik bitkilerin tarla denemeleri başladı ve 1990’da ABD’de herbisite dayanıklı transgenik tütün bitkisinin üretimine izin verildi.
1983 yılında, ABD’de “Monsanto ve Agrigenetics” şirketleri tarafından, bitki üzerinde ilk deneysel gen nakli gerçekleştirilmiştir. Deneysel sürecin bitip, ticari ürünlerin piyasaya sürülmesi bir on yıl daha almış ve 1994’de, yine ABD’de “Calgene” tarafından ilk ticari gen nakli uygulanmış ‘transgenik’ domates, ‘Flavr savr’ adıyla, piyasaya sürülmüştür. Daha sonra ise, gen nakli yöntemiyle kuraklığa, bitki zararlılarına karşı dayanıklı ve kalite özellikleri değiştirilmiş pamuk, soya, mısır, kanola elde edilmiştir. Öte yandan hemen her transgenik tohuma yerleştirilebilen, yok edici (terminatör) genlerin, bu tohumdan üreyen yeni tohumların kısır olmasına ve böylece dünyada tarımla uğraşanların %80’inin, halen kullanmakta olduğu üründen, tohumunu ayırarak tekrar ekim imkanının ortadan kalkmasına ve dolayısıyla üreticilerin transgenik tohum üreticisi firmalara bağımlı kalmasına neden olacağı belirtilmektedir (Aydın, 2000).
Genellikle verim artışı sağlamak, herbisitlere ve böceklere , stres faktörlerine (tuzluluğa, kuraklığa, soğuğa) dayanıklı, olgunlaşma süresi ve raf ömrü değiştirilmiş, aroması arttırılmış veya bazı besin elementlerince zenginleştirilmiş, vb. bitki türleri yaratmak amaçlı olabilen biyoteknolojik uygulamalar, günümüzde birçok tarım bitkisi için kullanılmaktadır.

Herbisit toleranslı transgenik bitki üretimi

Ticarileştirilen Biyoteknolojik ürünlerin küresel durumu
1996 yılında ticarileşen GDO’lu ürünlerin üretim alanı 1,7 milyon hektardan, 2006 yılında 11’i gelişmekte, 11’i de endüstrileşmiş ülke olmak üzere, 22 ülkede toplam 102 milyon hektara ulaşmıştır (ISAAA ,2007). Biyoteknoloji şirketleri tarafından; bu rakamın 2010 yılına kadar 30 ülkede, 15 milyon çiftçiyle, 150 milyon hektara ulaşması hedeflenmektedir. 2006 yılında GDO’lu soya, 58,6 milyon hektar ile dünya biyoteknolojik tarım alanlarının % 57’sini kaplamıştır. GDO’lu Mısır 25,2 milyon hektar (%25), GDO’lu Pamuk 13,4 milyon hektar (%13), GDO’lu Kanola 4,8 milyon hektar (% 5)’lik bir alana ulaşmıştır. Bu tip ürünlerin, dünya genelindeki alansal ve oransal dağılımları, 2005 yılı değerleriyle Tablo 1’de verilmiştir. (James, 2005)
Tablo 1. Biyoteknolojik tarım ürünlerinin dünya üzerindeki ekiliş miktar ve oranları (2005)
GDO’lu Ürün Cinsi
Milyon Hektar
Biyoteknolojik tarım ürünlerindeki ekiliş oranı %
Herbisit toleranslı Soya
54,4
60
Bt Mısır
11,3
13
Bt/Herbisit toleranslı Mısır
6,5
7
Bt Pamuk
4,9
5
Herbisit tolearanslı Kanola
4,6
5
Bt/Herbisit tolearanslı Pamuk
3,6
4
Herbisit tolearanslı Mısır
3,4
4
Herbisit tolearanslı Pamuk
1,3
2
2006 rakamlarına göre , Herbisit toleranslı soya, mısır, kanola, pamuk ve alfa alfa toplam GDO’lu ekimlerin % 68’ini (69,9 milyon hektar), Bt toksin geninin aşılandığı mısır ve pamuk, toplam GDO’lu ekimlerin % 19’unu (19 milyon hektar), Bt ve HT karması GDO’lu ürünler ise, 13,1 milyon hektar ile GDO’lu üretim alanlarının % 13’ünü kaplamaktadırlar (ISAAA Brief 2006).
Dünyada yaklaşık 300 milyon hektar arazi üzerinde üretilen soya, pamuk, kanola ve mısırın biyoteknolojik türevleri,% 30’luk toplam paya sahiptir.Toplam ekim alanları bazında GDO’lu ve GDO’suz ürünlerin oranları Tablo.2 ve Şekil.1 de gösterilmiştir.( James, 2005).
Tablo 2. Toplam ekim alanlarında GDO’lu ve GDO’suz bazı ürünlerin payları

Toplam Ekiliş (m.ha)
GDO’lu
GDO’suz
Mısır
147
% 14
% 86
Soya
91
% 60
% 40
Pamuk
35
% 28
% 72
Kanola
26
% 18
% 82

Herbisit toleranslı transgenik bitkilerde ilaç kullanımı
Gen aktarımlı tohumların ticari olarak satışının başladığı 1996’dan itibaren ilk 3 yıl, bu ürünlerin pestisit kullanımını 13.000 tona yakın bir miktarda azalttığı saptanmıştır. Ancak son 3 yıl içinde, gen aktarımlı bitkilerin üretim alanlarındaki pestisit kullanım artışı 36.000 tondan fazladır. Bu artışın büyük bölümü, soya ,pamuk gibi herbisit toleranslı (HT) ürünlerin tarımsal üretim girdilerine aittir. Hazırlanan raporda, bir çok çiftçinin gen aktarımlı bitki tarlalarına daha fazla herbisit kullanma zorunda kaldıkları bildirilmektedir. Bunun nedeni yabani otların herbisitlere karşı genetik olarak dayanıklılıklarını arttırmalarıdır. Yıllardır bilim insanlarinin “herbisit toleranslı bitkilerin tarım alanlarında ekolojik değişimlere yol açacağı” konusundaki uyarılarında haklı oldukları, 2001 yılından itibaren ABD’de gözlenebilmektedir. (Ag BioTech, 2004)
2003 kasım ayındaki bir çalışma raporunda, ABD’deki transgenik mısır, soya ve pamukta geçmiş yıllara göre daha fazla pestisit kullanıldığı bildirilmektedir.Geçtiğimiz 8 yılda, Bacillus thuringiensis (Bt)’nin kullanıldığı transgenik çeşitlerdeki, pestisit kullanımının yaklaşık 10.000 ton azaldığı, herbisitlere dayanıklı transgenik bitkilerde kullanılan ilaç miktarının da yaklaşık 35.000 ton (Türkiyenin yıllık toplam tarım ilacı kullanımındana fazla) arttığı, yani sonuç olarak ABD tarımında transgenik bitkilerin kullanımı sayesinde, toplam tarım ilacı harcamasının 25.000 ton arttığını söylemek mümkündür.(Ag BioTech, 2004)
2004 yılında hazırlanan başka bir raporda yine ABD’inde çiftçilerin herbisit toleranslı transgenik soya, mısır ve pamukta bunların konvansiyonel çeşitlerine göre daha fazla pestisit kullandığı da teyid edilmektedir.Transgenik ürünler ve pestisit kullanımı konusundaki 1996'dan 2004'e kadarki veriler , konvansiyonellere kıyasla, GDO’lu ürünler için 55 bin ton daha fazla pestisit kullanıldığını göstermektedir. Rapora göre pestisit kullanımındaki bu farklılık, glifosfata (glyphosate) toleranslı ekinlere uygulanan herbisitteki kullanım artışından kaynaklanmaktadır. Bu , yabani otların kullanılan herbisite bağışıklık, ya da toleranslı yabani otların ortaya çıkması nedeniyle olduğu gibi, herbisit üreticilerinin pazarlama yetenekleri, glifosfat ve diğer herbisitlerin fiyatlarındaki indirimler nedeniyle olmaktadır.(Benbrook, 2005)
Transgenik bitkiler ve süper yabani otların yaratılması
Polenler doğal yayılımlarında, sınır ve mesafe tanımazlar. Dolayısıyla tozlaşma döneminde rüzgar ve böcek gibi etkenlerle taşınan polen, GDO kaynaklı ise, yapısına girdiği normal özellikteki bitkinin de genetiğini değiştirmektedir. Gen bulaşması GDO’lu ürünün konvansiyonel, ya da organik ürüne bulaşmasının ötesinde, bitkinin yabani akrabalarına da olabilmektedir. Nitekim 2005 yılı temmuz ayında Friends of the Earth, İngiliz hükümetinin genetiği değişmiş bir süper yabani ot “superweed” türünün varlığını keşfettiğini duyurdu . İngiliz hükümetinin denetlediği, GDO’lu Yağlık Kanola denemelerinde keşfedilen “yabani ot”un, Yabani Hardal (Sinapis arvensis) ile tozlaşmadan, gen kaçışından oluştuğu tesbit edilmiştir. Yağlık Kanola (Kolza) ile yabani hardalın tozlaşmasının ve gen bulaşmasının olmayacağı yönündeki bilimsel varsayımların geçersiz olduğunu ispatlayan bu olaya, İngiltere’de ilk defa rastlanmaktaydı. BAYER’in herbisit toleranslı transgenik yağlık kanoladan, yabani akrabalarına gen kaçışı, İngiliz hükümetinin Transgenik Ürünler Çiftlik Ölçekli Değerlendirme (FSEs) tarlalarındaki çalışmalarında izlendi (FOE, 2005).
Araştırmacılar, yapılan GD kanola denemelerinin ertesi yılında, deneme tarlası alanında Sinapis arvensis’in genetiği değişmiş versiyonunu tespit ettiler. Bulunan bu bitki, herbisit toleranslı GD yağlık kanolasının dirençli olduğu Glufosinat amonyum (BAYER tarafından “Liberty” ticari ismiyle pazarlanmaktadır) ot ilacına dirençlilik genini taşıyordu. Bu güne kadar bilim dünyasında, yabani hardalın yağlık kolza ile tozlaşma ve döllenmesinin mümkün olamayacağı, bu durum gerçekleşse bile yeni bitkinin yaşam şansının olmayacağı yönünde tartışmalar vardı. Hatta Avrupa Çevre Ajansı (European Environment Agency), 2000 yılı raporunda Yağlık Kolza (Brassica napus) ve Yabani Hardal (Sinapis arvensis) arasında doğal gen akışı olmadığına dair genel bir görüş birliği olduğunu belirtilmişti. Ancak bahsi geçen denemelerde keşfedilen GD Yabani hardal bitkisi, gen kaçışının varlığını ispatladığı gibi, oluşan bu yeni bitkinin (superweed) yaşam şansının olamayacağına dair savları da çürüttü. Yabani hardal tohumunun toprakta fertilitesini kaybetmeden 60 yıl kalabileceği gerçeği göz önüne alındığında, tehlikenin ne kadar büyük olduğunu göz ardı etmek mümkün değildir. (FOE, 2005)
Yabani hardal İngiltere ve kıta Avrupa’sında yağlık kanola üretimi yapılan yerlerde bolca yetişmektedir (aynı zamanda yabani hardal, kültür bitkileri için istenmeyen bir “yabani ot” niteliğindedir.) Bu araştırma sonuçları aynı zamanda GDO’lu ve GDO’suz bitkilerin birlikte bulunma - ekilme (co existence) ve ekim mesafelerinin yeterliliği ya da yetersizliği tartışmalarında, karmaşa yaratacak bir rol oynayacaktır. Zira ekimi yapılan yağlık kanolanın, tarımın en önemli yabani otlarından olan, yabani hardal ile birlikteliğini önlemenin imkanı yoktur. Dolayısıyla yağlık kanolanın, Avrupa’da ticari anlamda üretimine izin verilmesi halinde, çok kısa süre içinde Glufosinat amonyum içerikli ot ilacına dayanıklı, yani yabani otla mücadele ilacı atıldığı halde ölmeyen, süper yabani otlar türeyecektir. Böylece çiftçiler yabani otları öldürmek için daha fazla, ya da daha kuvvetli herbisitler kullanacaklar ve ekolojik yıkımı daha da hızlandıracaklardır. Bunun canlı örneği 10 yıldır ticari yağlık kanolanın üretildiği Kanada’da yaşanmış, 3 çeşit herbisite dayanıklılık kazanmış bir tür yabani kanola gelişmiştir . Yukarıdaki araştırma sonuçları, genetiği değiştirilmiş kanola üretiminin tarla biyoçeşitliliğini, konvansiyonel kanola yetiştirmekten çok daha fazla etkilediğini ortaya koymaktadır. (FOE, 2005)


Transgenik bitkiler ve yabani otlar
Arjantinde Glifosfat toleranslı yabani otlar hızla yayılıyor.
Arjantinde, başta soya olmak üzere herbisit toleranslı GDO’lu ürünlerin ekildiği bölgelerde, Glifosfat (Glyphosate) etkin maddesine sahip herbisitlere bağışıklık kazanan otların yayılma gösterdiği tesbit edilmiştir. Sorgum halepense (Kanyaş otu-Johnson grass) isimli otun geçtimiz yıl Arjantinde 120.000 hektarlık tarım alanına zarar verdiği, hükümetin bu otun yayılmasının engellenmesi için projeler başlattığı ifade ediliyor. Bu projeler, otun ve ot parçalarının tarım makinaları ile, başka tarlalara bulaştırılmasının engellenmesi için eğitim çalışmaları yapılması ve herbisit olarak Glifosfat dışındaki yabani ot öldürücülerin kullanılmasını hedefliyor. Cordoba bölgesi meclis üyesi Alberto Cantero yaptığı açıklamada hızla yayılan otun Arjantin tarımına getireceği ek maliyetin 160 - 950 milyon dolar arasında olacağını, glifosfat harici ot öldürücülerden 25 milyon litre kullanmak gerekeceğini bildirdi. Bu ise, söz konusu kullanımla, etkilenen alanlardaki herbisit maliyetinin ikiye katlanacağı anlamına gelmektedir (Romig, 2007).
Bilindiği gibi Arjantin’de üretilen GDO’lu soyanın % 98’si, Amerikan biyoteknoloji şirketi Monsanto’ya aittir. Bu soyalar glifosfat etkin maddesine sahip olan Roundup isimli ot öldürücüye dayanıklılık geni aşılanmış olan çeşitlerdir. Roundup herbisitine direnç geni aktarılmış Monsanto tohumlarını (GDO’lu soya, mısır, pamuk) eken çiftçiler, Roundup herbisitini de satın almak ve kullanmak zorundadırlar.
Ticarete sunulduğu 1996 yılından beri Monsanto’nun glifosfat toleranslı soya tohumları, kendilerine geniş bir yayılma alanı bulmuşlardı. Ancak Monsanto’nun bazı şikayetleri vardı.Mağdur olduğunu söyleyen şirketin şikayeti, bu tohumlar üzerindeki patent haklarını koruyamadıkları ve soyaya ekledikleri glifosfat tolerans geni için, çiftçilerin çoğunluğundan patent ücreti toplayamamalarıydı. Monsanto küresel ticari işler başkan yardımcısı Brett Begemann, yetkili kurumlarca onanan yeni GDO’lu tohumlarının eskilerinden daha gelişkin olduğunu ve bunlarla iddialı bir yayılmayı hedeflediklerini açıkladı. Örneğin şirket, bir önceki RR (Roundup Ready) soyanın ikinci generasyonu için düştüğü hataya düşmeyecekti. Bu hata, çiftçinin RR soyadan kendine tohum ayırabilmesi, bir sonraki yıl şirketten tohum alma ihtiyacında olmayışı, dolayısıyla patent ücreti ödememesiydi.Arjantin hükümetinin 2007-2008 sezonu için ekimine izin verdiği MG ve RR2 mısır çeşitleri, Monsanto’nun bu kayıplarını telafi edecek şekilde yani, sonraki generasyonlarda tohum alınıp ekildiğinde özelliğini kaybedecek olan, dolayısıyla çiftçinin her sene para verip alması gereken çeşitlerdir (Romig, 2007).


Monokültür tarımda Soya Gerçeği
Arjantin’de yoğun soya ekimi ,topraklardan çok fazla miktarda besin maddesinin sömürülmesine neden olmaktadır.Kesintisiz bir biçimde yapılan soya tarımı nedeniyle topraktan tahmini olarak 1 milyon ton azot ve 227 bin ton fosfor sömürülmektedir ve bunun ticari gübrelerle ikamesinin bedeli de 910 milyon dolara tekabül etmektedir. Latin Amerikadaki bazı nehir havzalarında tesbit edilen azot ve fosfor düzeyinin artışı yoğun soya tarımında kullanılan ticari gübrelerle bağlantılandırmaktadır (Walter Pengue (2005), “Transgenic crops in Argentina: the ecological and social debt,” Bulletin of Science, Technology and Society 25: 314-322.)
Brezilyada soya üretiminin kısa süre içinde geniş alanlara yayılmasının ana nedenlerinden biri, soyanın azot fikse eden rizobium bakterileriyle kök nodüllerinin simbiyotik ilişkisi sayesinde ürünün gübresiz olarak üretilebileceği söylemiydi.Fakat tohum şirketleri ,büyük olasılıkla, herbisit toleranslı GDO’lu soya tohumlarının rizobium bakterilerilerine toksik etki yapacağını, dolayısıyla bitkinin gereksinim duyduğu azotu kimyasal gübrelerle vermek gerektiğini söylemeyi unutmuşlardı.Toksik etkiyle azot fikse eden bakterilerinin azalışı, doğal olarak bitkiyi ,dolayısıyla üreticiyi, azot için sentetik gübrelere mahkum etti. (Miguel Altieri and Walter Pengue, Jan 2006 ,GM soybean: Latin America’s new colonizer , http://www.grain.org/seedling/?id=421 )
Güney Amerikadan örnekler ; Brezilya’ da kullanılan pestisitlerin 1/4 ü (50.000 ton) soya tarımında kullanılmaktadır.Pestisit kullanımı her yıl % 22 artmaktadır.Her nekadar biyoteknoloji şirketleri yıl içindeki ot mücadelesinde Roundup herbisitini sadece bir kez uygulamak yeterlidir diyorlarsa da araştırma sonuçları toplam uygulama adet ve miktarının arttığını göstermektedir.ABD den örnek verilecek olunursa glifosfat kullanımı 1995 de 2,850 tondan 2000 yılında 18,960 tona çıkmıştır.Arjantinde 2004 üretim sezonunda kullanılan Roundup miktarı tahmini 160 milyon litredir.
Ürün verimine bakılacak olursa bölgede transgenik soyanın yıllar itibariyle ortalama veriminin 230 kg. dan 260 kg/dekara yükseldiği ama konvansiyonel çeşitlerden % 6 daha az verime sahip olduğu tesbit edilmiştir.Pleiotropik etki denilen yani yüksek sıcaklık nedeniyle sapların çatladığı ve su stresinin görüldüğü dönemlerde transgenik soyada konvansiyonele göre % 25 e yakın ürün kayıpları görülmüştür.Aşırı kuralık yaşanan 2004/2005 sezonunda Rio Grande do Sul bölgesinde transgenik soyada % 72 ürün kaybı olmuş ve bu da ihracatta tahmini rakamla % 95 lik bir azalmaya yol açmıştır. (Miguel Altieri and Walter Pengue, Jan 2006 ,GM soybean: Latin America’s new colonizer ,http://www.grain.org/seedling/?id=421 )

Glifosfat ve riskleri
Herbisitlerin aktif maddesi olan Glifosfat'ın direkt kullanımı, ya da yüksek doz verilmesi haricinde, insan ve hayvanlara zararı olmadığı söylenmekle beraber, bir çok literatürde sinir sistemi tahribatı, el yüz ayak şişmeleri ve hamilelerde düşüğe neden olabilmesi ve sperm sayısının azalmasına etkisi olabileceği bildirilmektedir. 1987 ve 1990 yıllarında iki bilim insanı İsveç'te tedavi gören Non-Hodgkin Lymphoma'li (NHL = lenf bezi kanseri) 422 hastayı inceleyerek, tarım ilaçlarıyla karşılaşıp karşılaşmadıklarını araştırmışlardır. Sonuçta Glifosfat’lı herbisit kullanan çiftçilerde, NHL olma riskini istatistiksel olarak yüksek bulmuşlardır. Dr. Lennart Hardell ve Dr. Mikael Eriksson yayınladıkları makalelerinde, başka araştırıcıların yaptığı laboratuvar ve hayvan deneylerinde de kaygı verici sonuçlar elde edildiğinden söz etmektedirler. Daha önceki çalişmalarda glifosfat’ın farede gen mutasyonlu ve kromozom anomalili lenfoma (lenf bezi kanseri) oluşturduğu rapor edilmiş, ayrıca farelerde karaciğer kanseri, losemi ve lenfoma riskini arttırdığı da bir başka araştırmada gösterilmektedir. Yine bu iki doktorun daha önceki bir araştirmalarinda glyphosat'in NHL'nin nadir görülen bir çeşidi olan Hairy Cell Leukemia'nin (Tüylü Hücreli Lösemi) riskini artırdığını saptayıp, bunu makale halinde yayınlamışlardır (Hardell ve Erikson 1999).

Transgenik bitkiler ve açlık
GDO’lu ürünlerin, ticari olarak ekilip dikilmesinin üzerinden 10 yıl geçmiş olmasına ve GDO’lu ekim alanları 102 milyon hektara çıkmış olmasına rağmen, bu ürünlerin açlığa çare olmadıkları ortaya çıkmıştır. Dünyada gıda azlığı değil, adil dağıtım olmamasından kaynaklanan fazlalığı söz konusudur. Uluslararası tekellerin faaliyetinin merkezi haline gelen gelişmiş ülkelerde, özellikle buğday, mısır, soya, pirinç gibi dünya gıda tüketiminin önemli bir kısmını oluşturan gıda maddelerinde büyük bir üretim fazlası vardır. Dünyada yıllık olarak üretilen tahıl miktarı; Buğday: 627 milyon ton, Mısır: 721 milyon ton, Pirinç: 606 milyon ton olmak üzere Toplam: 1.954 milyon ton olarak bildirilmektedir (FAO, 2004). Dünya nüfusuna göre (6,5-7 milyar insan) adil bir dağılım yapılacak olsaydı, yılda kişi başına düşen tahıl miktarı 250-300 kg. arasında değişecekti. Balık, et, süt, yumurta gibi hayvansal ürünler ve bunlara ilaveten üretilen sebze, meyve ve baklagiller de eklendiği zaman, 850 milyon insan tarafından çekilen açlığın, üretim azlığından değil, gıdanın paylaşımındaki dengesizlik ve bölüşüm ilişkilerindeki bozukluktan kaynaklandığı açıkça görülecektir.
Biyoteknolojinin günümüzdeki tarımsal uygulamaları ne yazık ki, bilim ve gereksinimden çok , kar güdümlüdür ve tarımsal biyoteknoloji araştırmaları insanlığın ve özellikle de fakirlerin gereksinimlerinden çok zenginlerin ve tarım endüstrisi şirketlerinin isteklerini karşılamaktadır. Dünya, gıdanın eşit olmayan dağılımdan açlık çeker ve tarımsal ilaç kirliliğinden kıvranırken, çok uluslu biyoteknoloji şirketlerinin odaklandığı şey sadece sürüm yaygınlığı ve kardır.

Transgenik ürünler ve küçük çiftçiler
California Üniversitesi,Çevre Bilimi Politika ve Yönetim bölümünden Miguel Altieri, 1998 yılında, yani transgenik bitkilerin küresel yayılımının daha yeni başladığı dönemde; “Sermaye yoğun bir sistem olan Biyoteknoloji, endüstriyel tarımsal üretimin geniş şirket tarlalarında toplanmasını , yoğunlaşmasını tetiklemektedir. Malın fiyatını üretkenliği arttırarak düşürmeye yönelen Biyoteknolojik tarım bununla beraber kurduğu teknolojiyle özellikle küçük ölçekli bir çok çiftçiyi sektörün dışına itecektir. Biyoteknoloji, ileriki dönemde gücün sadece birkaç çok uluslu şirketin elinde toplanmasını arttıracak, ki bu da zaman içinde çiftçilerin bağımlılığını arttırarak onları kimyasal tohum paketlerine şişirilmiş fiyatlar ödemeye zorlayacaktır.” öngörüsünde bulunmuştu.
Altieri’nin “Tarımsal Biyoteknolojik Efsaneler” makalesinde dile getirdiği bazı somut değerlendirmeler ise şöyleydi; “Üçüncü dünya ülkeleri çiftçileri nezdinde biyoteknolojik ürünler küçük ölçekli üreticilerin ihracatını düşürecektir.Örneğin –Madagaskar’daki vanilya üreten 70.000 çiftçi Texas’da biyoteknoloji laboratuarında geliştirilen vanilya nedeniyle iflas edebilmektedir. Keza dünya şeker pazarının %10 unu elinde tutan biyoteknoloji şirketlerinin ürettiği düşük fiyatlı nişasta bazlı şekerler sayesinde, üçüncü dünya ülkelerindeki yüzbinlerce şeker pancarı üreticisi üretimin dışına çıkabilmektedir.1998 den itibaren üçüncü dünya ülkelerindeki yaklaşık on milyon şeker üreticisi laboratuarda üretilen tatlandırıcıların dünya pazarını istila etmesiyle geçim kaynaklarını kaybetmeye başlamışlardır.Unilever’in klonlanmış hurma yağı, hurma yağı üretiminde baskın hale geldiğinde, Senegal da yerfıstığı , Filipinlerde hindistan cevizinden yapılan yağ üretimlerine talep azalacak, dolayısıyla bunlarla geçimlerini sağlayan çiftçilerin durumu gittikçe kötüleşecektir.GDO’lu ürünlerin yaygınlaşması ile üçüncü dünya ülkelerini bekleyen tehlikeler çevresel riskler oluşturması ve kırsal kalkınma önünde bir engel oluşturması ile beraber, geleneksel tarımı ve onun yerel genetik çeşitliliğini de ölüme mahkum edecek olmasıdır.” (Altieri, M.A. l998 ) .Geldiğimiz gün itibariyle ,tüm bu öngörülerin daha da çeşitlenerek geniş boyutlarda gerçekleştiğini görmekteyiz.Bu tehlikeli gerçeklerin sadece üçüncü dünya ülkelerini değil, ülkemizin de içinde bulunduğu bir çok ülkeyi kapsadığını hatırlatmakta fayda vardır.

Transgenik ürünler ve gıda zinciri
Tarımsal biyoteknoloji şirketleri GDO’lu ürünlerin insan gıdası için üretilmeyen bölümünün, gıda zincirine karışmasını önleyici tedbirleri olduğunu ve bunların gıda zincirine karışmayacağını öne sürmüşlerdi. Ancak gerçekte yaşanan bazı olaylar bu tezin doğru olmadığını kanıtladı. Örneğin; “yemlik” olarak patent alan Starlink mısırı insan gıdasına bulaştı, raflardan toplatıldı. Tüketen insanlara ne olduğu bilinmemekle beraber, mısır unu ürününü piyasaya süren Kraft, büyük maddi zarar gördü. Bayer’in yasallaşmamış GDO’lu uzun princi LLrice601, ABD’nin GDO’suz olarak dünya ülkelerine ihraç ettiği pirinçlerde de saptandı.Bu durum ise, daha ticari olarak ekimi yapılmayan bir pirinç çeşidinin, nasıl konvansiyonel pirince bulaşabildiğine ve bunun da insan gıda zincirine girebildiğine en somut ve güncel bir örnek oldu (GDOHP, 2006)
Eylül 2007’de Almanya’daki marketlerden alınan 33 çeşit soya ürününün, 2/3’ünde GDO izleri bulundu. GDO’lu olduğu bilinmeyen, dolayısıyla da herhangi bir etiket, ya da herhangi bir uyarı bilgisi taşımayan bu ürünlerin bir kısmı, bebek mamalarıydı ve en çok GDO çıkan ürün, bebekler için üretilen toz süt oldu (Focus, 2007). Bu durum GDO’lu ürünlerin, doğal ortamda organik ürünlere de bulaşabileceğinin kanıtıdır. Nitekim 2007 yılı da dahil olmak üzere, yılardır dünyanın çeşitli ülkelerindeki organik tarım ürünleri üreten çiftçilerin, GDO bulaşması nedeniyle ürünlerinin ve tarlalarının organik kapsamdan çıktığını bildiren, yüzlerce haber çıkmıştır. Oysa bu konunun destekçileri de, hala kanıt olamadığını savunmaktadırlar.
SONUÇ
Mikroorganizmaların, böceklerin, bitkilerin ve hayvanların yaratılışlarından itibaren milyonlarca yıldır, kendi evrimsel sürecinde gelişen ve değişen genetik özelliklerine yapılan müdahaleler, çok da geniş olmayan bir yelpazede, ancak insanlığın gereksinim duyduğu en önemli ürünler üzerine yapılmaktadır. Örneğin küresel biyoteknolojik ürün alanlarının çoğunu, pestisit tolerans ve bakteri genleri aşılanmış soya, pamuk, kanola ve mısır, yani toplam 4 ana ürün işgal etmektedir.
Kullanılan tarım ilaçları, özellikle herbisitler, bu ürünlerin üretim sürecinde artmış ve artma eğilimi de devam etmektedir. Gen kaçışları ile ilaca dayanıklılık geni aşılanmış bitkiden, diğer akrabalarına bulaşma olmaktadır. Konvansiyonel ve organik tarım ürünleri bu sayede daima tehdit altındadırlar. İnsanoğlunun gıda, tekstil hammaddesi olan lif ve enerji (bioyakıt) gereksiniminin çoğunluğunu karşılayan çok az sayıdaki monokültür ürün, biyoteknolojik endüstriyel tarım adına, konvansiyonel veya organik tarım üzerindeki totaliter baskı etmenidirler. Gen kaçışları ile pestisitlere dayanıklılık genine sahip, süper yabani otlar ortaya çıkmaktadır. GDO’lu bitkiler hedeflenmeyen organizmaya zararlı etkide bulunabilirler, bu nedenle faydalı böcekler ve mikroorganizmaların yok edilmesi, türlerin azalması da sözkonusu olacaktır.
Pamuk kurdu ve koçan kurdu gibi böceklerin, sürekli GDO’lu pamuk, ya da mısır ürünlerinin ekildiği alanların baskısı altında, canavar böceklere dönüşmeyeceğinin, dolayısıyla mevcut tarım ilaçlarıyla mücadelenin başarısız kalmayacağının garantisini kim verebilir? Milyonlarca hektarlık tarım alanını; genetiği değiştirilmiş soya, mısır, pamuk ve kanola ile işgal eden ulusötesi biyoteknoloji şirketleri, monokültür tarımı alabildiğince yaygınlaştırarak, kendinden başka tarım sistemlerini ve ülkelerin gıda egemenliklerini hiçe saymak, ülke çiftçilerini intiharlara varan olaylarla, yıkıma sürükleyip topraklarından koparmak, ülkelerin en önemli kaynaklarından olan biyoçeşitliliklerini tehdit etmek, ekolojilerini tahrip etmek, ulusların yerel çeşitlerini ekledikleri ya da değiştirdikleri genlerle patentleyip, mülkiyetlerine geçirmek gibi olumsuz özellik ve eylemlere sahiptirler.
Bunların, ülkemiz için oluşturdukları tehditi; dışa bağımlılığın arttırılması , tarım ve gıdanın endüstrileşmeyle şirketlere bağımlı kılınması , ve bu olayların da ithal yasalarla pekiştirilmesi ile ilişkilendirmek mümkündür. Bu yönden bakıldığında ülkemizde; tarımın, toprağın, çiftçinin ve gıdanın geleceği pek de aydınlık gözükmemektedir.

Arca Atay

Wednesday, October 10, 2007

GIDA EGEMENLİĞİMİZDEN YANA MISINIZ?

GIDA EGEMENLİĞİMİZDEN YANA MISINIZ?
Tayfun Özkaya


Kore’de çoğunluğu pirinç üreticisi çiftçiler traktörlerini de alarak kentlerde protesto gösterileri yaptılar. Polis çok sert davrandı. Köylüler adeta ölümüne karşı koydular. Kanaltürk Televizyonunda Metin Yeğin’in Dünya Sokakları adlı programında bu görüntüler bir süre önce yayınlandı. Her Çarşamba saat 22.30’da benzeri konular bu programda işleniyor. Görmedi iseniz çok şey kaçırıyorsunuz. Eski programları izlemek için www.dunyaninsokaklari.org adresini tıklayın.




Koreli çiftçiler neden bu kadar kendilerini ölüm kalım noktasında görüyorlardı? Çünkü Kore hükümeti aldığı kararlarla Amerikan pirinçlerine gümrüklerini açıyordu. Aslında Amerikan devleti tarafından desteklenmiş pirinçler küreselleşme adına Kore pazarına giriyordu. Bu desteklenmiş pirinç ile rekabet etmek mümkün değildi. Çiftçilerin tek yapabilecekleri kentlere göç etmek idi. Kentlerde onları işsizlik bekliyordu. Bu nedenledir ki her yıl birçok Kore çiftçisi intihar ediyor. Bu anlattıklarımız Türkiye için masal gibi ve çok uzak konular gibi gelebilir. Ancak adım adım o noktaya gelmekteyiz. Avrupa Birliği ve Amerika her yıl bu konudaki isteklerini arttırıyorlar. Gümrükleri tam olarak indirdiğimizde ne buğday üretmek ne de hayvancılık yapmak nerede ise imkânsız olacak. Bakmayın siz biz de kazanacağız diyenlere. Bu hafta gıda günü kutlanılıyor. Acaba kaç politikacı Türkiye’yi bekleyen bu gelişmeler hakkında dürüstçe topluma bilgi verebilecek göreceğiz. Güçlüler bizlere gıda güvencesinden söz edecekler. Bu ise gıda ithal edebilme gücünü de kapsıyor. Şu anda Türkiye onlara göre gıda güvencesine sahiptir. Hâlbuki istediğimiz ülkelerin gıda egemenliğine sahip olmalarıdır. Her ülke kendi istediği ürünleri üretme, tarım sistemini koruma hakkına sahip olmalıdır.
Öncelikle gerçekte olmayan “serbest rekabet” değil “besin egemenliği” temel ilke kabul edilmelidir. Dünya Bankası veya Avrupa Birliğinin dayatmaları kabul edilmemeli, her ülkenin bu arada Türkiye’nin de tarımsal sistemlerini korumak ve kendi gıda ihtiyacını karşılamak hakkına sahip olduğu kabul edilmelidir. Bu kabul edilmediği, gümrüklerimiz açıldığı takdirde örneğin Doğu Anadolu’da ve Güneydoğu Anadolu’da toprak sahibi olan çiftçiler AB rekabeti nedeniyle hayvan besleyemez, buğday üretemez hale geleceklerdir. Besin egemenliği, içine kapanma, otarşi değildir. Uluslararası ticaret herkese yarar getirecek şekilde yapılmalıdır. Ancak her ülke kendi tarım sistemini yıkımdan koruma hakkına sahip olmalıdır. Besin egemenliği (food sovereignty) bireylerin, toplulukların ve ülkelerin kendi besinlerini üretebilmeleri ve tarım politikalarını belirleyebilme hakkı olduğunu kabul eden bir düşüncedir. Bu göreli olarak yeni bir kavramdır ve yerel topluluk ve devletlerin işletme ve besin politikaları üzerinde daha çok kontrollerini öngörür. Besin egemenliği kavramı 1996–2002 yılları arasında Dünya Besin Zirvesinde aktif olan bazı sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarına dayanmaktadır. Bunların başında köylü kuruluşlarının uluslararası hareketi olan Via Campesina gelmektedir. Web adresi www.viacampesina.org. olan kuruluşa Türkiye’den çiftçi sendikaları üyedir.
Via Campesina İspanyolca çiftçi yolu anlamına gelmektedir. Kuruluş dampinglere karşıdır ve Tarımsal Ticaret Enstitüsü gibi ABD merkezli sivil toplum kuruluşları ile birlikte besin egemenliği kavramını tarımsal ticaretin liberalleşmesine karşı bir duruş olarak koymuştur. (Institute for Agriculture and Trade Policy, Minnesota, http:// tradeobservatory.org) Besin egemenliği küçük ölçekli sürdürülebilir tarımı korumaya olan ihtiyacı vurgular. Bunu ulusal besin pazarlarını; dampingler gibi yolları kullanan adil olmayan ticaretten koruyarak, çiftçilerin toprak ve kredi gibi kaynaklara sahip olmasını geliştirerek, genetik, toprak ve su kaynakları üzerindeki haklarını, şirketlerin haklarına karşı koruyarak yapar.
Gıda egemenliğinden mi gıda emperyalizminden mi yanasınız?