Wednesday, February 27, 2008

Ege’mden Köylü Manzaraları


Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı

Türkiye tarımı’nda çağdaşlaşmanın göstergesi Ege’de de güzel manzaralar giderek kayboluyor. Tarımsal üretim gerilerken, üretimin en önemli kısmını sağlayan köylülerde yoksulluk en yüksek düzeyde ortaya çıkıyor. İşte size “Ege’mden köylü manzaraları”;

Çiftçiler icralık durumda

Çiftçilerin büyük bir çoğunluğu, ürettiklerini değer fiyata pazarlayamadıkları için bankalardan ve kooperatiflerden aldıkları, kredileri, faizleriyle birlikte ödeyemez durumdalar. Örneğin, Denizli’de yoğun bir şekilde köylülere haciz işlemleri başlamış. Ödemiş’te tarlaların üçte ikisi birinci ya da ikinci derecede ipotekli. Köylüler, şimdilerde borçlarını kredi kartlarıyla ödemeye başlamışlar. Borçları için birinden çekiyor, ikinciye yatırıyorlar. Kredi kartı iflasları da artmış.

Köylüler sırayla cezaevine girmeye başlamışlar!

Ege’de icralık duruma gelen köylüler borçlarını ödeyemediklerinden cezaevine girmek için de sıraya girmeye başlamışlar! Örneğin; Ödemiş’te cezaevi dolu olduğu için yatma sırası uzamış. İlçe’de 640 köylünün borçlarından dolayı cezaevine girmek için sıraya girdiği bildiriliyor.
Köylüler çay parası yerine yumurta veriyorlar
Kahveler, köylerde toplumsal iletişimin kurulduğu mekanlardır. Buna karşılık köylüler kahveye bile çıkamıyorlar, çıkmak istemiyorlar. Çay parası bulamayan köylüler ceplerine iki yumurta koyup kahveye çıkıyor ve takas yapıyorlar. Takas ekonomisi hortlamış durumda. Zengin sayılan Ege köylerinde bu olaylar yaşanıyorsa vay Türkiye’nin haline.

Köylüler, hal tüccarlarının ve fabrikaların kölesi olmuş

Sebze-meyve üreten üreticiler hal tüccarlarına çalışıyorlar. Süt alım fiyatlarını da büyük süt fabrikalarında kapitalistler belirliyor. Yem fiyatları artarken fabrikalar süt alım fiyatlarında indirme yapmışlar. Köylülerin satmaktan başka çaresi kalmamış. Pazarlamada üreticiden yana bir sistem yok. Oysa özellikle kapitalistlerin girilmesini amaçladıkları Avrupa Birliği (AB)’nde tarımda üretimden pazarlamaya kadar üreticilerin egemenliği unutulmuş. Üstelik Türkiye üzerinde her türlü baskıyı kıran AB’nin dayatmalarında üreticilerin örgütlenmesi konusu yok. Bu durumu AB için normal karşılayabiliriz. Çünkü onlar kendi çiftçilerini korumak ve geliştirmek için Türkiye’nin pazar durumuna gelmesini istiyorlar, ya bizim hükümetlere ne demeli?

Köylüler hastalarını hastaneye, doktora götüremez olmuş

Ege’de bile yoksullaşan köylüler, hastalarını hastaneye, doktora götüremez olmuşlar. Bu konu da, şeriatçıların kurdukları örgütlere havale edilmiş. Ege’li köylüler bazen haberleri bile yadırgıyorlar(!); “Doğuda kıştan-kardan doktora gidememek haber oluyor da, Batıda yoksulluktan hastaneye ulaşamamak haber olmuyor” diye.

Köylüler çiftçiliği bırakıyor, şehirlere kaçıyor

Çiftçilikten iflas edenler şehirlere kaçıyor. Son iki yılda 1,5-2 milyon köylünün şehirlere göç ettiği biliniyor. Artık kimse topraklarında kalmıyor, bu çözülme bile değil, tam bir çöküş. Özellikle genç köylülerde bu durum daha yüksek oranda yaşanıyor.

Şehirlerde yoksul semtleri köylüler oluşturuyor. İş güç olmayınca da kömür ve bulgur için oy satışları geçerli olmuş. Sadaka kültürü, sadaka ekonomisi ve sadaka seçimleri diye yeni terimler ortaya çıkmış.

Değerli okurlar, bu manzaraları uzatabiliriz. Ancak sızlanmak yetmiyor, çözüm yollarını üretmek zorundayız.

Bu çözüm yollarını biz üreteceğiz. Çözüm yolu için öncelikle bir tespiti sağlıklı olarak yapmalıyız;

Çözümsüzlüğü, büyük devletlerin güdümündeki politikalar, ya da daha açık deyişle, kapitalist üretim biçiminin son aşaması olan küresel emperyalizm yaratıyor. Bu sisteme karşı çıkmadan, temelinde üreticilerin örgütlenmesine dayalı halkçı-ekonomik sistemi kurmaksızın sorunları çözemeyiz. Bu böyle biline.

Friday, February 15, 2008

ON MİLYON LİTRE SÜTÜ LAĞIMA DÖKELİM(!)

Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı
mustafa.kaymakci@ege.edu.tr

Bu sözler elbette bana ait değil. Geçtiğimiz günlerde hayvancılık sektörüne nevzuhur olan bir işadamımız, daha önce de yapmış olduğu bu açıklamayı sürdürerek “Türkiye, 12 milyon litre süt üretiyor. Bunun 10 milyon litresi lağıma dökülecek süttür. Sokak sütü diye çocuklarımıza özenerek içirdiğimiz süt, onlara verdiğimiz en büyük zarardır” demiş. Yine aynı iş adamı, “Köylüler, en büyük rakibimizdir” diyerek köylülere karşı beslediği duygu ve düşüncelerini yakınlarda yapılan bir toplantıda dile getirmiş.

Söylenen şey doğru mu?

On milyon sütün lağıma dökülecek kadar kötü olduğu acaba hangi bilimsel verilere göre saptanmış? Bu konuda Türkiye’de yapılmış bir çalışma var mı? Yanıtlayalım; bir akademisyen olarak otuz yılı geçen bir süreden beri mesleğin içindeyim. Böyle bir çalışma yok. Sayın iş adamı böyle bir çalışmanın varlığını bize bildirirse sevinirim. Ancak yoksa, kulaktan dolma söylentilere dayanarak bu açıklamayı yapıyorsa, en azından buna hakkı olmadığını belirtmek isterim. Bu söylentileri çıkaranların amaçları acaba nedir? Kimileri şunu söylüyor; Türkiye’de üretilen sütler kötülenirse, dökülecek sütler yerine piyasanın ihtiyacını karşılamak üzere, Avrupa Birliği’nden süt ithal edilecektir ve ithalat lobisine gün doğacaktır. Ben iş adamının bu lobilerin adamı olduğunu sanmıyorum. Çünkü kendisi de süt sığırcılığı yapıyor. Bu nedenle süt sığırcılığını zan altında bırakmak doğru değil. İş adamının dikkatli olmasını öneririm.

Diğer yandan Türkiye’de pazarlanan sütün yüzde 80’nin sokak sütü olduğu da doğru değil. Türkiye’de üretilen sütün yüzde 20’si kaynağında tüketilir, yüzde10’nu buzağılar içer, yüzde 5’i fire kabul edilir. Geriye kalan sütün yüzde 65’inin bir kesimi; yaklaşık yüzde 20’sini fabrikalar, yüzde 30’unu ise mandıralar işler. Geriye kalan yüzde 15’ine yakın sokak sütü olarak pazarlanır. Neden bu böyledir? Çünkü tüketicilerimiz daha ucuz fiyatta sokak sütünü alabiliyorlar. Üstelik alınan sütler, kaynatılmadan içilmiyor, bir başka deyişle halkımız kendi evinde pastorizasyon işlemini yapıyor. Sanırım, iş adamımız bu sütleri içerek büyümüştür.

Bu bağlamda bir konuyu da unutmamak gerekli. UHT ibaresi bulunan sütün aslında gerçek süt olmadığı, bu sütten yoğurt yapılamadığı da belirtiliyor. Bunu, Türkiye’nin TÜSEDAD (Tüm Süt, Et ve Damızlık Sığır Yetiştiricileri Derneği) Başkanı Nizam Kağıtçıbaşı söylüyor.

Köylüler rakibiniz değildir!

Türkiye’de üretilen sütün büyük bir çoğunluğunu, küçük ve orta ölçekli işletmelerden, yani köylülerden sağlanıyor. İyi ki bu işletmeler var. Çünkü bu işletmeler önce kendi varlıklarını sürdürmek için üretim etkinliğini sürdürüyorlar. Başka çareleri yok. Elbette bu işletmelerin büyümesi, daha çağdaş üretim teknikleriyle işlerini devam ettirmesi gerekiyor. Ancak en önemli sorunları, işletmelerdeki hayvan sayısının azlığı değil, en önemli sorunları örgütlenme. Örgütlenme yetersizliği nedeniyle girdilerini pahalıya alıyorlar, sütlerini değer fiyata satamıyorlar. Hemen bir rakam verelim. Amerika Birleşik Devletleri’nde şu anda yetiştiriciler1 kg sütle 3 kg süt yemini alabiliyorlar. Türkiye’de bu rakam uzun zamandan beri 1 ya da 1’in altında seyrediyor. Bu durumda bile, köylüler varlıklarını devam ettirmek için sığırcılık yapmayı sürdürebiliyorlar, zarar ediyoruz diye kimi iş adamları gibi hayvanlarını satarak işten kaçmıyorlar.

Özetle köylüler rakibiniz değildir, olmamalıdır. Varlıklarını sürdürmeleri Türkiye’nin güvencesidir. Onlar olduğu için Türkiye doyuyor.

Friday, February 8, 2008

Adanalı çiftçi kadının derdi türban değil GDO

PEŞİNEN söyleyeyim ki yazı kesinlikle türbanla ilgili değil. Sadece Türkiye’de kimilerinin çok başka bir gündemi de olabileceğini göstermek için atılmış bir başlık.Oana Çorat, Adana Çiftçiler Birliği Yönetim Kurulu’nun 3 kadın üyesinden biri.Adana’nın önde gelen tarım işletmelerinin başındaki 12 kadın çiftçi gibi baba mesleğini devam ettiriyor.Çorat ile geçenlerde İstanbul’da buluştuk.Birliğin, iki hafta önce Tarım Bakanı Mehdi Eker’in de katılımıyla düzenlemiş olduğu "Türk tarımında GDO’ların kullanımı" sempozyumunu konuştuk.Konu GDO, yani "Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar" olunca ilgimi çekti.GDO Türkiye’de doğru dürüst tartışılmayan bir mesele.Tarlalarda böyle tohumlarla yetiştirilmiş ürün var mı yok mu?Belli değil.Biz bunlarla besleniyor muyuz? O da belli değil.Birkaç vesileyle Tarım Bakanlığı yetkililerine bizzat sorduğumda "Türkiye’de kesinlikle GDO yok" cevabıyla karşılaştığımı da belirtmem gerek.Çorat, yazılarımdan GDO’lara karşı olduğumu bildiğinden benimle konuşmak istediğini söylüyor.Konuya hemen giriyor: "Biz çiftçiler GDO yani transgenik tohumlar kullanamıyoruz. Oysa Türkiye’ye ithal edilen mısır, soya, pamuk, kanola gibi ürünlerin büyük bir kısmı GDO’lu tohumlardan elde edilen ürünler. Üretimini yapamadığımız ürünleri ithal ediyoruz".TÜRK HALKI GDO TÜKETİYORİşte klasik bir Türkiye gerçeği daha.Üretemediğimiz şeyi ithal ediyoruz.Çorat’a göre, Tarım Bakanlığı her ne kadar "İthal ettiğimiz ürünlerde GDO yok" derse de Türk halkı bal gibi bu tür ürünleri tüketiyor.Adanalı çiftçiler de GDO’lu ürünler ekmek istiyor.Neden?"Çünkü ürünlere zarar veren böceklere karşı kullandığımız ilaçlar hem çevreye zarar veriyor, hem maliyetleri yüksek".GDO içeren tohumların bir özelliği de böceklere dayanıklı olmaları.Dolayısıyla böcek ilacı kullanmaya gerek kalmıyor.Örneğin pamuk için yılda 8 ila 10 kere yapılan ilaçlama ürünün maliyetini yüzde 30 oranında yükseltiyor."İthal edilen GDO ürünleriyle haksız bir rekabet ile karşı karşıyayız" diyor Çorat.Belli ki Adanalı çiftçiler bu GDO işine fena halde kafayı takmış.Zira Çorat’ın anlattığına göre, kendisinin de içinde bulunduğu bir ekip önce ABD’de Kaliforniya, Missouri, Mississippi, ardından İspanya’da GDO incemelerinde bulunmuş.Yıllardan beri GDO’yu tartışan Avrupa’nın 8 ülkesinde bu tür tohumların ekildiğini söylüyor Çorat."Bakanlık izin versin... Çukurova’da bir pilot bölge seçilerek GDO’ların kontrollü ekimi yapılsın" diye ekliyor.Peki bu mümkün mü?Sorunun cevabını uzun yıllardan beri GDO’larla ilgili araştırmalar yapan Sabancı Üniversitesi öğretim görevlisi Profesör Selim Çetiner veriyor. Tarım Bakanlığı’nın tam 10 yıldan beri hazırlayamadığı mevzuatPROFESÖR Çetiner Adana Çiftçiler Birliği’nin sempozyumuna da katılmış.Dolayısıyla Adanalı çiftçilerin taleplerinden haberdar."GDO’ya gözüm kapalı destek vermem. GDO’ları kapsayan ’Biyogüvenlik Mevzuatına’ uygun olarak yetiştirilebilir" diyor.İspanya GDO ekiyorsa bu mevzuat sayesinde.Geldik işin püf noktasına.Zira Türkiye tam 10 yıldan beri AB ile uyumu sağlayacak bu "biyogüvenlik mevzuatını" oluşturamıyor.Mevzuat oluşturulamadığı için GDO’lar böyle ruh gibi.Ne orada, ne burada ama her yerde.Çetiner’in verdiği bilgiye göre, genetiği değiştirilmiş ürünler başta ABD, Kanada, İspanya, Arjantin, Brezilya, Çin, Hindistan olmak üzere 22 ülkede yetiştiriliyor.ABD, Arjantin, Brezilya’nın ürettiğı soyanın yüzde 90’ı GDO.Kamuoyunun karşı olmasına rağmen AB yılda 32 milyon ton genetiği değiştirilmiş soya ve diğer ürünleri ithal ediyor.Gıda sektöründe kullanıyor.Çetiner, bu arada Türkiye’nin de ithal ettiği ürünlerde genetiği oynanmış ürünler olduğunu doğruluyor. AB, kamuoyunun endişelerini gidermek için "biyogüvenlik mevzuatı" çerçevesinde "Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi" diye bağımsız bir kurum oluşturmuş.Bu kurumun en önemli özelliği bilim insanlarından oluşması.GDO’ların, insan sağlığına zararlı olup olmadığına, risk taşıyıp taşımadığına karar veriyor.RTÜK gibi olursa işe yaramazPEKİ diyelim Türkiye 10 yıl sonra "biyogüvenlik mevzuatını" oluşturdu.Avrupa’daki gibi bilim insanlarından oluşan bağımsız bir kuruma kavuşacak mı?Profesör Çetiner karamsar bu konuda.Tarım Bakanlığı’nın hazırlamış olduğu "biyogüvenlik" taslağında benzer bir kurum var.Ama kurum bilim insanı yerine bürokratlardan oluşturulmuş.Yani bürokratlar karar verecek GDO’lar zararlı mı, değil mi diye."RTÜK benzeri bir kurum bilimsel denetlemeyi nasıl yapar" diye soruyor Çetiner halkı olarak."AB’ye uyum" diyoruz ama her konuda AB ile taban tabana zıt tutum sergiliyoruz.
Kaynak

Tuesday, February 5, 2008

AMERİKAN EMPERYALİZMİ, ŞERİAT VE TOHUMLAR

Olay 1: Tezkere
1 Mart 2003’de “gereği, kapsamı, sınırı ve zamanı Hükümetçe belirlenecek şekilde, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine ve en fazla 62.000 askeri personelin ve hava unsurları olarak 255 uçak ve 65 helikopteri aşmamak kaydıyla yabancı silahlı kuvvetler unsurlarının Hükümetin tespit edeceği mücavir bölgelerde geçici olarak konuşlandırılmak üzere 6 ay süreyle Türkiye'de bulunmasına” dair hükümet tezkeresi için yapılan oylamada 250 ret, 264 kabul, 19 çekimser oyu kullanıldı. Tezkere kabul edilmemiş sayıldı. AKP oylamada 97 fire verdi.
Halen Irak’ta silahlanma için 2 gün içinde harcanan para 4,8 milyar doları geçmektedir. Bu rakam Birleşmiş Milletlerin 3. Dünya ülkelerindeki çölleşmeyi önleme programı için 20 yılda harcadığı paraya eşittir.
İngiliz kamuoyu araştırma şirketi Opinion Research Business (ORB), ABD'nin 2003 yılındaki işgalinden sonra Irak'ta ölenlerin sayısının bir milyondan fazla olduğunu bildirdi.

Olay 2: Irak Tohum Kanunu
26 Nisan 2004’de Koalisyon Geçici Yönetimi denilen gerçekte ise Amerika önderliğindeki işgal kuvvetlerinin komutanı olan Paul Bremer önüne getirilen 81 nolu emiri imzaladı. Metin şüphesiz Amerikalı uzmanlar tarafından hazırlanmıştı. Bu emir “patent, endüstriyel tasarım, gizli enformasyon, entegre devreler ve bitki çeşitleri ile ilgili kanun” adıyla anılacaktı ve Bremer’in bir imzası ile Irak kanunları arasında yerini alıyordu. Bu kanun Türkiye de dâhil olmak üzere bereketli hilal denilen bölgede diğer çiftçilerle birlikte on bin yıldır bütün bir dünya tarımına çeşitler geliştirmiş olan Irak’lı çiftçilerin kendi tohumları üzerindeki egemenliğine son vererek başta Amerikan tohum tekellerine yeni kârlı alanlar açıyordu. Koalisyon Geçici yönetiminde Irak Tarım Bakanlığına yardımcı olarak yönetmek üzere atanan Dan Amstutz zaten ABD’li tohum tekeli Cargill’in adamıydı. İşgal süresice çiftçilerin tahıl stokları zaten tükenmiş idi. Amstutz ve eş başkan yardımcısı Avustralya’lı buğday tekellerinin adamı Trever Flugge çiftçilere Cargill ve Monsanto tohumlarından dağıttılar. Yeni yasa artık bu tohumların üreticilerce tekrar kullanımını yasaklıyordu. (Çıkan yasayı orijinalinden okumak isteyenler internette arama motorlarına “CPA/ORD/26 April 04/81” yazsınlar.)

Olay 3: Türkiye Tohum Kanunu
31 Ekim 2006’da TBMM’si Paul Bremer’in 81 nolu emrine çok benzeyen 5533 sayılı tohumculuk kanununu CHP’lilerin muhalefetine karşı kabul etti. Gerek Irak gerekse Türkiye kanunları bitki çeşitlerini korumayı amaçladığını iddia etmesine rağmen bu aslında George Orwell’in “1984” romanında olduğu gibi bir şaka kabul edilebilirdi. Aslında yerel çeşitleri yok etmeye yönelikti. Yerel çeşitler biyoçeşitliliğe sahiplerdi ve bu nedenle de çiftçilerce satışı yasaklanmış idi.

Olay 4: UPOV
13 Mart 2007’de TBMM 5601 sayılı “Yeni Bitki Çeşitlerinin Korunması Uluslararası Sözleşmesine (UPOV) Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair” Kanunu kabul etti. Bu defa CHP’liler de olumlu oy verdiler. Büyük tohum şirketlerinin çıkarlarını savunan bu anlaşmanın içeriği CHP’lilerce de deşifre edilememişti ve toplum hala bunun bilgisinden büyük ölçüde uzaktır.

Sonuç
Acaba yanlış mı anladık? “Minareler süngü, kubbeler miğfer/ camiler kışlamız, müminler asker” denildiğinde bunlar Amerikan emperyalizmine destek olsun, bir milyon müslümanın öldürülmesine sessiz kalınsın, köylüler tohumlarını kullanamasın, Amerikan tohum firmaları yaratılan bu alanda at oynatsın diye mi söylenmiş idi.
Birçok müslümanın bunu içine sindirmediğini, karşı olduğunu biliyoruz. Ancak sözüm bugünlerde özgürlüklerden yana olduğunu söyleyen bazı yazar ve medya yöneticilerine:
Ya ayağa kalkın ve bu durumu protesto edin, ya da sonsuza kadar susun.

Tayfun Özkaya

Tarımda Dış Ticaret Açığı 1 Milyar Dolar


Tarımsal üretim azaldıkça bundan ithalat ve ihracatta etkileniyor. 2007 yılına ilişkin dış ticaret verileri tarım ürünleri ithalatının patladığını ortaya koyuyor.

Dr. Necdet Oral

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2007 yılına ilişkin dış ticaret istatistiklerini açıkladı. 2007 yılındaki dış ticaret açığı bir önceki yıla göre yüzde 16,3 artarak 62 milyar 833 milyon dolara yükseldi. 2007 yılındaki ihracat bir önceki yıla göre yüzde 25,3 artarak 107 milyar 154 milyon dolar, ithalat ise yüzde 21,8 artarak, 169 milyar 987 milyon dolar olarak gerçekleşti.

2006 yılında 85 milyar 535 milyon dolarlık ihracat, 139 milyar 576 milyon dolarlık ithalat yapılmış; dış ticaret açığı 54 milyar 41 milyon dolar olmuştu.

Tarımda ithalat yüzde 60 arttı

Dış ticarette 2007’nin en çarpıcı gelişmesi ise tarım ürünlerinde yaşandı. TÜİK’in açıklamasına göre; 2007’de Uluslararası Standart Sanayi Sınıflamasına (ISIC Rev.3) göre, tarımsal dış ticaret açığı 1 milyar dolara yaklaştı. Tarım ürünleri ihracatı, 2006 yılına göre yalnızca yüzde 7 oranında artarak 3 milyar 724 milyon dolar olmasına karşılık; ithalat bir önceki yıla göre yüzde 60 artarak 4 milyar 640 milyon dolara ulaştı.

Üretmemenin bedeli…

Türkiye tarımında 1999 yılı sonundan itibaren IMF ve Dünya Bankası odaklı politikalar uygulanmaya başlandı. Tarıma verilen desteklerin üretimle bağlantısı kesilerek üretim yerine üretmemeyi teşvik eden bir uygulama olan doğrudan gelir desteğine (DGD) geçildi. Bu politikalar tarımda ciddi bir çözülme sürecini başlattı. Sektörde çalışan nüfus azaldı, göç hızlandı.

2007 yılına gelindiğinde; buna bir de küresel ısınmanın yol açtığı kuraklık eklendi, çiftçiler birçok üründe önemli zararlara uğradılar. TÜİK ürün bazında yaptığı çalışmada; üretim kaybının buğdayda yüzde 13,3; arpada yüzde 22,4; kuru fasulyede yüzde 18,2; mercimekte yüzde 10,1; ayçiçeğinde yüzde 22,8; şekerpancarında yüzde 10,9, pamukta yüzde 10,5’i bulduğunu açıkladı. Türkiye Ziraat Odaları Birliği’ne (TZOB) göre kuraklığın çiftçilere toplam zararı 5 milyar YTL dolayında. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ise zararın 2,5–3 milyar YTL arasında olduğunu belirtti.

Sonuçta 2007’nin Temmuz-Ağustos-Eylül dönemini kapsayan üçüncü çeyreğinde tarımda yüzde 7,8’lik bir daralma yaşandı. Tarım sektörü yılın ilk çeyreğindeki yüzde 2,9’luk büyümenin ardından, ikinci çeyrekte yüzde 2,1 küçülmüştü. Böylelikle tarım katma değeri 2007’nin Ocak-Eylül döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 5,6 oranında küçüldü.

Uygulanan tarım politikalarının yanı sıra birçok üründe kuraklığın neden olduğu üretim kayıpları, çiftçi gelirleri düşürdüğü gibi tarım ürünleri ithalatının da artmasına yol açan etkenlerden biri oldu.

2007’de ithalat rekoru

Öte yandan izlenmekte olan ucuz kura bağlı ve ithalata dayalı büyüme modeli, dış açığı artırdı, ülkeyi birçok tarım ürünü için “ithalat cenneti” haline getirdi.

1980’li yılların başında tarım ürünleri ihracatı 2 milyar dolar düzeyinde iken, ithalat yalnızca 50 milyon dolardı. Örneğin 1980–89 döneminde tarımsal dış ticaret dengesi yıllık ortalama 1,5 milyar dolar fazla verdi. 1998’de IMF ile imzalanan Yakın İzleme Anlaşması ile 2006 yılları arasındaki dönemde ise dış ticaret fazlası yalnızca yıllık 140 milyon dolar dolayında gerçekleşti.

1998–2006 arasındaki 9 yıldan 6’sında tarım ürünleri dış ticaretinde 50–500 milyon dolar arasında fazla sağlanırken, 3’ünde ise 200–500 milyon dolar dolayında açık verildi.

2007’de ise ithalat 4 milyar 640 milyon dolar olurken, dış ticaret açığı 916 milyon doları buldu.

Tarım Ürünleri Dış Ticareti (Milyon $)

Yıllar

İhracat

İthalat

Denge

1998

2.357

2.125

+232

1999

2.058

1.649

+409

2000

1.659

2.123

-464

2001

1.976

1.409

+567

2002

1.754

1.703

+51

2003

2.121

2.535

-414

2004

2.542

2.757

-215

2005

3.329

2.801

+528

2006

3.481

2.902

+579

2007

3.724

4.640

-916

İthalattaki en yüksek artış hububat ve yağlı tohumlarda

TÜİK’in verilerine göre, 2007’de geçen yılın aynı dönemine göre ithalattaki en yüksek artış hububatta gerçekleşti. Tarımda yaşanan üretim kaybından dolayı ortaya çıkan arz-talep açığı hububat ithalatını patlattı. 2006 yılında 167 milyon dolar olan hububat ithalatı 2007’de yüzde 481’lik artışla 973 milyon dolara ulaştı. İthalat artışı, yağlı tohumlarda ise yüzde 66’yı buldu.

Çözüm; halkın ihtiyaç ve çıkarlarını hedef alan, ülkenin ekolojik koşullarına uygun, planlı ve üretim odaklı tarım politikaları uygulamaktan geçiyor.

Monday, January 14, 2008

Fransa MON810'u yasakladı

Fransa’da ekili tek genetiği değiştirilmiş bitki (MON810) iki gün önce “Yüksek otorite” adi verilen ve bilim insanlarından ve örgüt temsilcilerinden oluşan heyet tarafından verilen kararla mutabık kalınarak resmi olarak yasaklandı. Bu yasaklama, Avrupa’da genetiği değiştirilmiş bu bitkinin hâlihazırdaki iznine rağmen herhangi bir AB ülkesinin “Güvenlik Hükmünü işletme olanağına istinaden yapıldı. Bu, stklari bilim insanlarını ve politikacıları bir araya getiren ‘Grennelle de l’Environment’ adı verilen uzun erimli toplantıda Fransız Hükümeti’nce taahhüt edilen sözün neticesiydi. Aralarında José Bové’nin de bulunduğu bir grup eylemci tarafından Paris’in ortasında başlayan açlık grevi bu sözü onlara hatirlattı.
Bu mükemmel haber dünya çapında yaygınlaştırılmalıdır. Gelecek hafta “ Yüksek Otorite”nin heyetinin raporunu çevirip sizlere yollayacağım. Özetle bu komisyon “Suni Genetik Yapılar” ( Artificial Genetic Constructions) tarafından üretilen yeni proteinlerle ( doğal proteinlere denk olmayan) ilgili değerlendirme eksikliğini ileri sürdü. Ayrıca bu pestisit bitkinin hedefleflenmeyen organizmalar, solucanlar dâhil, üzerinde beklenmeyen zararlı etkilerini gösteren son bilimsel verilere gönderme yaptılar. Uzun mesafe yayılması bir diğer güçlü savlarıydı. Son beyanatları, büyükbaş hayvanları beslemek için Amerika kıtasından hala ithal edilen genetiği değiştirilmiş maddeler sorununu dikkate almanın gerekliliği hakkındaydı.

GDOları yasaklayın yılı daha iyi başlayamazdı. Dileyelim bu yaygınlaşsın ve 2008 sonunda GDOların küresel gerilemesini tetiklesin.
Chevreuse'den Dom

BEŞİKTEN MEZARA TARIMSAL YAKITLAR

Tarımsal yakıt… Fosil yakıtların 200 yıllık tüketiminin sonuçlarını bir dizi felaketler silsilesi olarak yaşayan ve en kötülerini henüz yaşamamış olan günümüz dünyasında kulağa çok hoş geldiği kesin. Hatta öyle hoş geliyor ki ABD Başkanı George BUSH, Şubat 2006’da yaptığı açıklamada sevincini gazetecilere şöyle dinlendiriyordu: "Çiftliklerimizde ot yetiştirerek enerji sektörüne atılabileceğiz! Otu biçip, enerjiye dönüştüreceğimiz günler yaklaşıyor!".(1). İşte tam bu noktada hafızasına birazcık neşter atanlar; dünya savaşları sonrası açlığı sonuna kadar yaşamışların dünyasında, yani 1960’larda da “yeşil devrim”in aynı derecede kulağa hoş geldiğini anımsayabiliyor.Dolayısıyla; yeni bir teknolojik olguyu tartışırken “hayatın gerçekleri”, “sınırsız ihtiyaçlar” ve “sınırlı kaynaklar” terimlerini kullanmaksızın; bu teknolojik olgunun 50 yıl sonra yaratabileceği sonuçları bugünden açıklıkla ortaya koymak gerekiyor. Ancak bugünün koşullarını değişmez ya da saf doğru kılarak böyle bir tartışmayı yürütmek mümkün dahi değil. O nedenle de en baştan açık yüreklilikle belirtiyoruz ki, tarımsal yakıtlar gibi dünyanın en ciddi sermaye akışının döndüğü, enerji ve tarım gibi iki alana birden hâkim bir konuda, ne kimsenin “sadece bilim yapma, ama toplumsal sorunlarla ilgilenmeme lüksü” vardır; ne de “hayatın realitelerinden dem vurup, tarafsız görünme”…Uzun sözün kısası, temel niyetimiz, tarımsal ürünlerin enerji kaynağı olarak kullanılmasının ekolojik sistem üzerinde ve toplumsal hayatın işleyişinde doğurabileceği olası sonuçları bugünden öngörmek ve tarımsal yakıtlara bakış açımızı buna göre belirlemektir.Ekosistem ve Tarımsal YakıtlarTarımsal yakıtların yeni bir ilgi odağı olmasının nedeni nedir? İnsanlık bu teknolojiye ancak şimdiler de mi ulaşmıştır? Aslında bu teknoloji, özellikle etanol üretimi söz konusu olduğunda, neredeyse 100 yıldır uygulanabilir niteliktedir. Etanolun yani bildiğimiz içilebilir alkolün, fermantasyon ile üretilmesinin temelleri şarap yapımcılığına dayanır. Buradan üretilen alkolün yanıcı olduğu da uzun yıllardır bilinmekte ve ispirto olarak kullanılmaktadır. Ancak gelinen süreçte uygarlığın enerji gereksinimini karşılayan petrol kökenli yakıtların azalmaya başlaması ve muhtelif sorunlar yaratması yeni arayışlara sebep olmuştur. Bitkisel kaynaklardan gelen şekerin fermantasyonu ile üretilen yanıcı etanolun ve yine muhtelif doğal kaynaklardan gelen yağların işlenmesiyle üretilen dizel yakıtın sahneye çıkmasının altında yatan itici güç işte budur. Bu nedenle tarımsal yakıtlar modern toplumun enerji ihtiyacına yönelik sorunlarda çözüme yönelik bir alternatif olarak ele alınmaktadırlar. Ve yine bu nedenle çoğu kez çevre dostu, küresel ısınma sorununun çözümü ve / veya enerjide dışa bağımlılık sorununa çare olarak tanıtılmaktadırlar.Ancak kolayca anlaşılabileceği gibi modern toplumun enerji üretim süreçlerinin yarattığı sorunlar ve bunların muhtemel çözümleri karmaşık konulardır ve bu konuda atılan adımların sonuçları itibariyle dikkatlice incelenmesi gerekir. Bu sorunlar ve tarımsal yakıtların bu sorunlara getirdiği veya getirebileceği olası açılımları tek tek incelemekte fayda görmekteyiz.Küresel Isınma ve Tarımsal YakıtlarTarımsal yakıtlar tamamen doğal oldukları için sıklıkla küresel ısınma sorununun dışında kabul edilmektedirler. Ancak bir şeyin doğal olması onun sorunsuz olduğu anlamına gelmez. Örneğin küresel ısınmaya olan katkısı nedeniyle sıklıkla uluslararası kamuoyu tarafından şiddetle eleştirilen Avustralya’nın sorunu fabrikalarından değil sığırlarından kaynaklanmaktadır (2). Endüstriyel boyutlardaki hayvancılık nedeniyle atmosfere salınan ve genelde doğal gaz olarak bilinen metan gazı (CH4) daha tanıdık bir küresel ısınma suçlusu olan karbondioksitten (CO2) 56 kat daha kuvvetli bir sera gazıdır (3). Doğal olan her şey iyi olmadığı gibi petrol de pek doğa dışı sayılamaz. En azından uzaydan gelmediği herkesçe görülebilecek bir gerçektir. Bu nedenlerle olayı basitçe doğal mı doğa dışı mı ikilemine indirgeyerek tartışmak pek de “doğal” bir tavır olmayacaktır. Ancak yine de tarımsal yakıtların petrole göre bir üstünlüğünden söz edilebilir mi? Yani kıyaslamada daha iyi olabilirler mi? Dünyanın en önde gelen bilimsel yayınlarında yapılan pek çok üst düzey bilimsel çalışma bunun tam tersini söylüyor. Science gibi en üst düzey bilimsel yayınlarda çıkan araştırmalar, tarımsal yakıtların üretim süreçleri de dikkate alındığında kimi zaman petrolden daha çok sera gazı yaydığını (4) ve dahası örneğin etanol üretimi için zaten kullanılmakta olandan daha fazla doğal gaz kullanma gerekliliğinin ortaya çıktığını açıkça gösteriyor (5). Enerji ve kirlilik konularında uzun dönemli tecrübeye sahip Amerikalı bir federal yetkili durumu çok güzel özetliyor “vergi indirimleri ve hedef belirleme çalışmaları ürünlerin yaşam döngüleri (ürünün üretiminden tüketimine kadar geçen tüm süreç ve işlemlerinin toplamı) dikkate alınmadan yapılmıştır”. Görünen odur ki, söz konusu olan şey yaşam döngüsünden çok politik döngüdür (6).Tarımsal Yakıtlar ve SuDünyamızın ciddi bir su krizi içinde olduğu açıktır. Ayrıca modern tarımsal yöntemlerin ülkemizin de GAP örneğinde üzücü bir şekilde yaşadığı gibi su kaynaklarını nasıl geri dönüşümsüz biçimde yok ettiği de ortadadır. Yakıt üretme amaçlı olarak yapılacak olan ve şimdikinden bile büyük ölçekli bir endüstriyel tarımın zaten son derece kısıtlı olan su kaynakları üzerinde yaratacağı baskı da ayrı bir sorun oluşturacaktır. Üstelik de tüm bunlar Cornell Üniversitesi Tarım ve Yaşam Bilimleri Koleji profesörlerinden David Pimentel’in Arizona senatörü John McCain’e Şubat 2005 tarihinde yazdığı mektupta da belirttiği gibi anlamsız bir iş için atılmış adımlardır. Prof. Pimentel’in belirttiği üzere bugünkü etanol üretim değerleri üzerinden yapılabilecek çok basit hesaplamaların gösterdiği gerçek ABD’nin tüm mısır üretiminin etanol üretimi için kullanılması durumunda bile sadece taşıtlarda kullanılan yakıtın bile ancak %7’sini karşılayacağıdır (8).“Boş” Tarım Arazilerinin DeğerlendirilmesiTarımsal yakıtlarla ilgili bildik sloganlardan birisi de “boş” tarımsal alanların bu şekilde değerlendirilecek olmasıdır. Öncelikle boş veya kullanılmayan tarım alanı diye bir şey yoktur, olamaz. Bu kelimenin tam anlamıyla kendisi ile çelişen bir açıklamadır. En azından bu gezegende tarım alanları doğal olarak bulunmaz ve insanlar tarafından açılırlar. Bu da ihtiyaç üzerine gelişir. Bu ihtiyaç, ister toprak ağasının daha çok kazanma isteği olsun, isterse topraksız köylünün mera alanında açtığı tarlası ile geçinme isteği olsun her durumda insan kaynaklıdır. Dahası Türkiye yüz ölçümünün %35’i (bazı kaynaklarda %46’sı !!!) hali hazırda tarım alanıdır (9). Ülkemizin ciddi bir kısmının da dağlık olduğu düşünülür ve bu değerlendirmede şehir yerleşimleri, akarsu ve göller de dikkate alınırsa ki toplamı %36 kadardır (9), “boş” tarım alanı tabiri ile ormanlar ve doğal yaşam alanlarının kastedildiği kolayca anlaşılacaktır.Ayrıca tarıma elverişsiz ve / veya boş alanlarda tarım yapılması fikrinin orijinal sahibinin GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) üreticisi biyoteknoloji şirketleri olduğunu hatırlamak bile tarımsal yakıt “işi” ile kimin ilgilendiği konusunda önemli bir fikir verebilecek niteliktedir. Dahası Alternatif Enerji ve Biyodizel Üreticileri Birliği (ALBİYOBİR) Genel Sekreteri Tamer Afacan’ın 23.03.2006 tarihinde yaptığı “5 milyon dolarınız yoksa bu işe girmeyin… Bu iş ciddi bir iştir, ciddi bir yatırım gerektiriyor. Hadisenin basite indirgenmesi son derece yanlıştır”, açıklamasının da gösterdiği gibi bu “iş” hiç de küçük çiftçi dostu bir kırsal kalkınma modeli örgütlemek amacında değildir(7). Adı üzerinde bu bir “iştir” ve her iş gibi piyasa kuralları çerçevesinde yürür, yürütülür.Ciddi Teknik SorunlarAslına bakılırsa meselenin teknik boyutu bile hala sorunludur. Tarımın endüstriyelleştirip mevcut iktisadi sistemin çarklarından biri haline getirilme projesinin, “yeşil devrim” adı altında başlatılmasından bugüne gelinceye dek geçen süreç dikkatlice incelendiğinde, tarımsal yakıtların varlık sebebi daha iyi anlaşılabilir. Örneğin ortaya çıkan muhtelif verimsiz atığın (sanayi atığı yağlar gibi) değerlendirilip sermayeye dönüştürülmesi ve kolayca oynanabilen ürün fiyatları üzerinden ucuza kapatılacak gıda ile Petro-kimya endüstrisinin yüksek kâr marjlı iş alanına sıçrama imkânı ve benzeri olanaklar tabii ki her ticari kurum için göz kamaştırıcı fırsatlar sunar. Ancak bu yapılırken dikkat edilmesi gereken temel hususun gelir gider dengesi olduğu açıktır. İşte bu noktada “çevreci” edebiyatla (ekolojist değil !!!) şirketlerin mantığının çakıştığı bir noktaya gelinmektedir. Şöyle ki, California Teknoloji Enstitüsü verilerine göre mısır etanolu için üretilecek her 1 Megajul enerji eşdeğeri yakıtın üretimi sırasında 0,77 Megajul fosil yakıt enerjisi kullanılmaktadır. Aynı değer selüloz etanolu söz konusu olduğunda 0,1 Megajul’e düşmektedir. Bu durumda gözler selülozdan üretilecek şekere dayalı bir etanol endüstrisine çevrilmektedir. Ancak bugün hala selülozu yapıtaşı olan şekere parçalayacak selülaz enziminin yeterli miktarda üretimi gerçekleştirilebilmiş değildir. Aslında bu enzimin bolca üretilmesi mümkün olmayan bir iş değildir. İddia edilen şey ise bu sayede atık bitkisel materyalin yakıta dönüştürüleceğidir. Ancak aklıselim sahibi her insanın kolayca görebileceği gibi bu ulaşılabilir hedefe varıldığında, günümüzde selülozun en temel kaynağı olan ormanlar etanol olup benzin depolarımıza akacaktır. Zaten atılarak heba olduğu iddia edilen selüloz içeriği yüksek bitkisel materyalin çoğu hali hazırda hayvan yemi olarak kullanılmakta veya kullanılabilir nitelik taşımaktadır. Sonuç olarak kolayca görülebileceği gibi endüstrinin çözmeye çalıştığı ve çevresel amaç güttüğü öne sürülen ciddi teknik sorunlar bile aslen kâr marjını yükseltme amacı taşıyan Ar-Ge çalışmalarıdır.Tarımsal Yakıtların Toplumsal ve İktisadi Hayata EtkileriTarımsal Ürünü Yakarsak; Ne Yiyeceğiz?Şimdi, güncel veriler ışığında, tarımsal ürünlerimizi yakıt olarak kullanmayı tercih etmenin yaratabileceği olası sonuçları değerlendirelim. Üstelik bu küresel çaptaki değerlendirmeyi yine küresel bir örgüt olan ve verilerini hemen her çevrenin kabullendiği Birleşmiş Milletlerin açıklamaları doğrultusunda yapalım.Veri 1: Bugün dünyada 824 milyon kişi açlık sınırının altında yaşıyor.Veri 2: Yoksullar, gelirlerinin %50 ila %80’ini beslenmeye ayırmak zorundalar.Veri 3: Gıda maddesi fiyatlarında %1’lik artış 16 milyon insanın açlık sınırının altına düşmesi anlamına geliyor.Veri 4: Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü, Haziran 2007’de yayınladığı “Gıda Görünümü” adlı raporla; tarımsal yakıtlara artan talebin gıda fiyatlarını artırdığını ve en fazla fiyatı yükselen gıda maddelerinin yüzde 13 ile ağırlıklı olarak tarımsal yakıt üretiminde kullanılan bitkisel yağlar ve iri taneli hububat olduğuna dikkati çekti. (10)Veri 5: Uluslararası Gıda Politikaları Araştırma Örgütü’nün tahminine göre temel gıda maddelerinin fiyatları 2010’da %23 ila %30 oranında artış gösterecek. (11)Bu beş veriyi yan yana koyduğumuzda; tüm bilinmeyenleri bilinen bir denklem ortaya çıkıyor. Ve kısaca bu denklemde eşitliğin diğer tarafındaki veri çok açık; “bu gidişat sürerse 2025 yılında 1,2 milyar kişi açlık çekiyor olacak. (12)Peki ya ne için? Gelişmiş ülkelerin refah içinde yaşayan ailelerinde kişi başına bir araba düşebilsin diye… Zira gelişmiş ülkelerin tarımsal ürünlerini yakmak gibi bir niyetleri yok. Daha ziyade kendi ürünlerini gıda olarak kullanıp, gelişmekte olan ülkelerin ürünlerini tarımsal yakıt olarak ithal etmeyi düşünüyorlar. Brezilya’daki çocukların midelerinden Amerika’daki Chevrolette’lerin depolarına bağlanan boruları Avrupa Komisyonu'nun ticaretten sorumlu üyesi Peter Mandelson şöyle izah ediyor: "Biyoyakıt politikası, bir sanayi ya da tarım politikası değil, bir çevre politikasıdır. Avrupa, biyoyakıtın büyük bölümünü ithal etmeyi kabullenmeye açık olmalı. Birliğin daha ucuz ve temiz alternatifler varken kendi üretiminde ısrar etmemesi gerekir.” (13) Daha açık bir şekilde izah etmek gerekirse; Mandelson diyor ki; “Tarımsal yakıt konusu biz gelişmiş ülkelerin tarımı için genel bir politika değildir. Sadece aynı hızda tüketimimize devam ederken çevreye de saygılı (!) olabileceğimiz; bedelini ise ithal ederken, ithalini yaptığımız ülkelere ödetebileceğimiz güzel bir enerji kaynağıdır.”Kim Üretecek, Kim Tüketecek?Bugün dünyadaki ham petrolün %18’i ABD tarafından çıkarılmakta, buna karşın %30’u ABD tarafından tüketilmektedir. Kısaca bugün ABD petrol ihtiyacının yarısını ithal ederek karşılamaktadır. Buna karşın dünya petrolünün %33’ünü üreten Orta Doğu; yine dünya petrolünün %5’inin tüketmektedir. (14) Ortadoğu’nun savaş ve yoksulluk içindeki mevcut durumuna bakılarak; bu petrol üretiminden kar ettiğini iddia etmek en azından safdillik olarak tabir edilebilir. Ancak ilginç bir şekilde ABD bu denklemden karlı çıkmaktadır. Hatta bu karlı çıkıştaki metodu oldukça beğenmiş olan ABD Başkanı Bush; aynı metodu tarımsal yakıtlarda da uygulama hedefindeydi ki Mart 2007’de yaptığı Latin Amerika ziyaretleriyle ilk adımları da atmış oldu.Bush, Latin Amerika ziyaretinde tarımsal yakıt üretimi ve ithalatı konusunda Brezilya Başkanı Lula ile bir anlaşma imzaladı. Anlaşma bir yana, öncelikle bilinmesi gerek önemli bir nokta var. ABD mısır üretiminin tamamını tarımsal yakıta ayırsa dahi ihtiyacının sadece %7’sini karşılayabiliyor. Yani aslında ABD, tarımsal yakıt üretiminde bir numara olan Brezilya’ya muhtaç. Bu muhtaçlığa rağmen, dünyanın en büyük çiftçi örgütü Via Campesina ve Brezilya’da zamanında Lula’ya destek vermiş tüm örgütler, Bush ile Lula anlaşmayı imzalar imzalamaz yaptıkları açıklama ile bizlere şöyle seslendiler: “Sakın aynı hataya düşmeyin!”Neydi bu düşülmemesi gereken hata?Birincisi; yarattığı istihdam sorunudur. (Her kim ki tarımsal yakıtların küçük aile çiftçiliği ile üretilebileceği, bu işe büyük tarım şirketlerinin girmeden de yürüyebileceğini iddia ediyorsa, lütfen yazının geri kalanını okumasın. Zira uğruna savaşların yapıldığı, Orta Doğu’daki kanın on yıllardır hiç durmadığı bu kadar ortadayken; tarımsal yakıtlara dev çok uluslu şirketlerin el atmayacağını söylemek; iyi niyetten kaynaklanan bir düşünce olarak dahi değerlendirilemez). Şöyle ki; şeker kamışının üretildiği her 100 hektarlık alanda küçük aile tarımı yapılsa 35 kişi istihdam edilebilirken; şirket tarımcılığı ile bu rakam 1’e düşüyor. Zaten 25.000’den fazla kölenin işçi olarak Amazonlarda kaçak çalıştırıldığı tahmin edilen Brezilya’da henüz köle olmayan çiftçiler de bu süreçte köleleştiriliyor.İkincisi; şirketler eliyle yürütülecek olan tarımın hangi şirketler eliyle yürütüleceği sorunudur. Örneğin Brezilya’nın en büyük şeker kamışı üreticisi olan Cevasa’nın hisselerinin %63’ünü 2006 yılında Cargill satın aldı. (15) Böylece şeker kamışı piyasası resmen genetiği değiştirilmiş tohumlarla tanışmış oldu. Zaten hiç kimsenin yemeyeceği, sadece yakıt olarak kullanılacak olan hızlı büyüyen genetiği değiştirilmiş bitki türlerine de karşı çıkan olmaz herhalde(!).Şimdi şöyle bir başa dönelim, şu Brezilya’ya muhtaç olan ABD kısmına… 25.000 köle; sayısı belirsiz topraksız işçi ve dev tarım şirketlerinin ücretsiz-sigortasız işçileri durumundaki Brezilyalılara gerçekten muhtaç mıdır ABD? Burada muhtaç olanın ABD değil; Brezilya olduğu kesin. Tıpkı Orta Doğu’da olduğu gibi Brezilya’da da, biri yiyor, biri bakıyor… Ama kıyamet bir türlü kopmuyor. Neden? Çünkü Brezilya gibi, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler, içlerinde bulundukları bilumum dar boğazlardan çıkmak yerine, teknoloji transferleriyle üstünlük sağlamaya çalışıyorlar. Asıl olanın tek bir alanda bir üstünlük değil, ülkenin genel yapısı itibariyle temel bazı problemlerin çözülmesi olduğunu görmeyi reddediyorlar. Bu nedenle de her transfer ettikleri teknolojinin ardından gelen çok uluslu şirketler, halklarını, tarımlarını, sularını, enerjilerini yeni bir sömürü alanına dönüştürürken; ülke halkı hala “bu sefer yırtacağız” bilinciyle çalışmaya devam ediyor. Sonra iş işten geçiyor; tıpkı GAP’ta olduğu gibi, kurulacak nükleer reaktörlerde olacağı gibi…
SON SÖZ YERİNE;Mevcut enerji sorunun kökeninde enerjiyi hangi kaynaktan ürettiğimiz değil, nasıl ve ne kadar tükettiğimiz yatmaktadır. Eşitsizce örgütlenmiş bunca tüketim, enerjiyi oturduğumuz yerde sadece insan olarak dahi üretsek; insanı da, doğayı da, birbirleri arasındaki ilişkiyi de kaçınılmaz olarak öldürür. Dolayısıyla Başkan Bush’un söyledikleri gerçek olsa, yani tarladan ot biçip arabalarımızın depolarına dahi doldurabilsek, gerçekten bu kadar çok arabaya ihtiyacımız var mı, sorusuna yanıt vermeden, enerji sorununu “doğaya zarar vermeksizin çözmek” mümkün değildir.Kısaca; hem dilediğimiz kadar tüketelim, hem de bu biyolojik olsun doğaya zarar vermesin, felsefesi hayal olmanın ötesine geçemez. Hem bu nedenle, hem de baştan beri anlattığımız teknik nedenlerle tarımsal yakıtlar “biyolojk-organik-ekolojik” değildirler. İşte tam bu noktada kullanılması gereken tabir biyoyakıtlar değil; tarımsal yakıtlardır.Gerek Brezilya örneği, gerek Orta Doğu’nun durumundan gördüğümüz gibi, enerji sorunu, bugün yerel tercihlerle çözülebilecek, ulusal sınırlar içinde halledilebilecek bir sorun değildir. İster evet deyin, ister hayır; her koşulda tavrınızın uluslararası arenada bir yankısı olacaktır ki evet dediğiniz zaman çağrınıza cevap verenler çokuluslu biyoteknoloji ve tarım şirketleridir. Çok uluslu şirketlere evet diyenler, petrole karşı tarımsal yakıtı, yani kendilerince ehvenişeri tercih edenler, tarihin karşısında kendi ortakları ile birlikte yargılanmaya mahkûmdurlar.
Referanslar:
3. IPCC (UN’s Intergovernmental Panel on Climate Change) Report 1996 (Birleşmiş Milletlere bağlı Devletlerarası İklim Değişikliği Paneli raporu).
4. Science, January 2006; Farrel, A. E.
5. Scientific American, January 2007, (28-35), “Is Ethanol for the Long Haul?”
6. Scientific American, January 2007, (28-35), “Is Ethanol for the Long Haul?
8. Pimentel, D. (Prof. Dr. of Ecology in Cornell University); letter to Senator John McCain of Arizona, February 2005
12.Food First
Altan Görkem GÜRCAN – Şafak MERTKasım 2007 – Ankara
KMO ile ZMO'nun 12-13 Aralik 2007 tarihlerinde Ankara'da duzenledigi Biyoyakitlar Sempozyumu'nda sunulmustur.


Thursday, January 10, 2008

ULUSAL BİYOGÜVENLİK YASAMIZ DERHAL ÇIKARILMALIDIR!

GDO’lu tohum satışı Fransa’da sivil toplum örgütlerinin kararlı mücadelesi sonucunda 9 Şubat 2008’e kadar durduruldu. Bu süre içinde Fransa Hükümeti GDO’ların çevre ve sağlık etkilerini yeniden değerlendirecek ve yeni yasa çıkarılacak. Bu bağlamda Fransız köylü lideri Jose Bove ve 15 arkadaşı, Fransa Hükümeti’nin GDO’ları tamamıyla yasaklaması için açlık grevine başladılar. Bu mücadeleye destek vermek amacıyla Çiftçi Sendikaları Konfederasyonlaşma Platformu Sözcüsü Abdullah AYSU ve Bilge Seçkin GDO’ya Hayır Platformu’nu temsilen Jose Bove ve 15 arkadaşını ziyaret etmek ve görüş alışverişinde bulunmak üzere Fransa’ya gidiyorlar.

GDO’lar (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar-ekinler-gıdalar) Türkiye’ye yıllardır hiçbir kontrole tabi olmadan girmeye devam ediyor. Tarım Bakanları’na konuyla ilgili olarak yöneltilen yazılı soru önergelerine verilen cevaplar ise çok ilginç: “Mevzuat olmadığından dışarıdan gelen ürünleri analiz etmeye gerek görmüyoruz”.

Cevaplar ilginç olmasının yanında bir o kadar da düşündürücüdür! Zira, Tarım Bakanlığı’nın GDO analizi yapabilecek 2 laboratuvarı var. Bu sayı, GDO’lar konusunda son derece titiz davranan AB ile ilişkiler açısından son derece önemli, analiz yapmasa da laboratuarımız var. Ancak, diğer tarafta da GDO ekim alanı ve üretimi açısından dünya lideri ABD var. Türkiye, dünyada en yaygın yetiştirilen GDO’lu ürünlerin büyük çoğunluğunu ne yazık ki bu ülkeden almaktadır.

Türkiye hemen her yıl olduğu gibi, 2007 yılında da yurtdışından mısır ithal etmek zorunda kalmıştır. 235 bin tonluk alımın 110 bin tonu, GDO tarımında dünyada ABD’den sonra ikinci sırada gelen Arjantin’den yapılmıştır. Platformumuz bünyesindeki bir sivil toplum örgütü, Arjantin’den gelen mısırlardan aldığı numuneleri analiz ettirmiş, sonuçta bu mısırların GDO’lu oldukları ortaya çıkmıştır. Aslında Türkiye’nin her bölgesi mısır tarımına uygundur. Ancak, politikasızlık sonucu mısır dışarıdan alınmakta, kendi çiftçimizden esirgenen destekler uluslararası tekellere ve onların GDO’lu ürünlerine verilmekte.

Sağlık, çevre ve sosyoekonomik açıdan olumsuzlukları artık net bir şekilde ortaya çıkmış GDO’ların ülkemize sokulmasında, hiç de öyle siyasilerimizin dediği gibi bir serbestlik yoktur. Türkiye Cartagena Biyogüvenlik Protokolüne taraf bir ülkedir ve uluslararası sözleşmeler Anayasamıza göre kanun hükmündedir. Protokole göre Türkiye GDO’lara yönelik olarak mevzuatını oluşturmalı ve Ulusal Biyogüvenlik Yasasını, GDO’ları yasaklayan bir kapsamla derhal çıkarmalıdır.

Siyasetçilerimizin tüm dünya çapında verilen GDO karşıtı mücadeleyi ve bağımsız bilim insanları tarafından yapılan bilimsel çalışmaları dikkatle takip etmesini talep ediyor, mücadelemizi GDO’lar ülkemizde ve dünyada tamamıyla ortadan kalkana kadar sürdüreceğimizi bir kez daha ilan ediyoruz.

Yaşam Patentlenemez!
GDO’ya Hayır Platformu
Ingilizce metin
NATIONAL BIOSECURITY LAW SHOULD BE PASSED


The sale of GMO seeds was abandoned from the French market until the 9th of February 2008 as a result of the resolut struggle of the civil society organizations in France. In the meantime French government will reconsider the environmental and health effects of GMOs and will pass a new law. In this context, French peasant leader Jose Bové and his 15 friends started an hunger strike for a total ban on GMOs. Abdullah AYSU, spokesman of the Platform of Peasant Union Confederation Initiative and Bilge SECKIN will go to France to visit and exchange ideas with Jose Bové and his 15 friends on behalf of the No to GMOs platform.

GMOs (Genetically modified organisms-crops-food) continue entering to Turkey without any control for years.The response of the Ministry of Agriculture to the written proposals is interesting: “We don’t consider analysing the imported products as there is no legislation.”

These responses are also worrying! Because the Ministry of Agriculture has two laboratories to analyse GMOs. Although disfunctional, this number is very important for the relation with the European Union which is very considerate regarding the GMOs. On the other hand, we see the United States of America as the world leader of the GMO production in volume and area. Unfortunately, Turkey buys the majortiy of the GMO products from this country.

Turkey had to import corn from abroad in 2007 as in the past. The 110 thousand tons of the 235 thousand tons were bought from Argentina, second largest producer after the US. A civil society organization that is member of our Platform has analysed the samples of the corns from Argentina and the turned out to be genetically modified. Indeed, every region of Turkey is convenient for corn farming. However, due to lack of policies corn has been bought from abroad and the subsidies go to the international cartels and their gmo products instead of our farmers.

In contrast to what our politicans say, there is no exemption for the introduction of GMOs whose negatives consequences in terms of health, environment and socioeconomy have been apparent. Turkey is a part of the Cartagena Biosecurity Protocol and international agreements are considered as laws according to the Constitution. Protocol indicates that Turkey should pass its legislation on GMOs and National Biosecurity Law with a scope banning the GMOs.

We demand from our politicians to watch carefully the global anti-gmo movement and scientific work by independent scientist and declare that we will carry our struggle until GMOs will be completely abandoned nationally and globally.

Life can not be patented
No to GMOs Platform
Fransizca metin
LEGISLATION DE BIOSECURITE NATIONALE EN URGENCE!

Grâce au combat mené par les ONGs, la vente des semences OGM (Organismes Génétiquement Modifiés) a été bannie en France jusqu’au 9 Février 2008. Le gouvernement français va examiner les effets des OGMs sur la santé et l’environnement et va appliquer une nouvelle législation. Dans ce cadre, le leader des paysans français, José Bové et ses 15 amis ont commencé une grève de faim pour que le gouvernement bannisse complètement les OGMs. Pour soutenir cette lutte, les représentants de la Plateforme Anti-OGM en Turquie, la porte-parole de la Plateforme de Confédérations des Syndicats Agricoles de Turquie, Abdullah AYSU et Bilge SECKIN vont en France pour rencontrer et échanger des idées avec José Bové et ses amis.

Depuis des années, il n’y a aucun contrôle sur l’entrée des OGMs en Turquie. Les réponses du Ministère de l’Agriculture sont intéressantes: “Etant donné qu’il n’existe pas de législation sur la question, il n’est pas nécessaire d’analyser les produits qui viennent de l’étranger.”

Ces réponses sont à la fois intriguantes mais aussi préoccupantes! Car, le Ministère de l’Agriculture possède deux laboratoires pour les analyses génétiques. Ce chiffre est important quand on pense aux relations entre la Turquie et l’Union Européenne (UE), cette dernière étant très sensible aux OGMs, malgré le fait que celles-ci n’effectuent pas d’analyses. D’autre part, la Turquie achète la plupart des produits OGM les plus épandus au monde des Etats Unis, le leader mondial de production et de semances OGM. .

Comme chaque année, la Turquie a été obligée d’importer du maïs. Sur les 235 milles tonnes importées, 110 milles tonnes ont été importées d’Argentine, le deuxième pays de production d’OGMs après les Etats Unis. Une ONG dans le cadre de notre Plateforme a facilité l’analyse des échantillons de maïs venant d’Argentine, et a démontré la présenced’OGMs dans les lots de maïs. Et pourtant, la Turquie peut produire de grande quantité de maïs. Mais, par manque de politique nationale, le soutien qui devrait être apporté à nos paysans est canalisé aux monopoles multinationaux et leurs produits contenant des OGMs.

Contrairement aux paroles de nos bureaucrates, il n’y a plus de laissez-faire à propos de l’accès des OGMs dans notre pays, dont les effets négatifs sur la santé, l’environnement et l’économie ont été clairement articulés. La Turquie a ratifié le Protocole de Cartagena sur la prévention des risques biotechnologiques en 2003 et selon notre Constitution, les conventions internationales doivent être traduites en mesures législatives. Selon la Protocole, la Turquie devrait formuler sa propre législation sur les OGMs .

La plateforme exige que nos politiciens prennent en compte les travaux de scientifiques indépendants et les actions civiles contre les OGMs. La plateforme continuera à agir tant que les OGMs constitueront un danger pour les consommateurs, la nature et les générations futures .

La Vie Ne Peut Etre Brevetée!

Plateforme Anti-OGM, Turquie

Tuesday, January 8, 2008

Pamuk Üretiminde Çevresel Etkiler ve GDO


Pamuk dünyada en çok toksik özellikli ürünlerin başında gelmektedir. Pamuk dünyada tüketilen böcek ilaçlarının %25’inden fazlasını, tüm pestisitlerin ise %12’sini kullanmakta, oysa dünya tarım alanlarının sadece % 3’ünü kapsamaktadır. Pamuk üretiminde pestisitlerin neredeyse 7 kat fazlası miktarda toksik nitelikte kimyasal gübre kullanılmakta ve bunlar nedeniyle hava, su (nehirler, taban suları, akiferler) kirletilmektedir. Diğer yandan, dünya sıralamasında ikinci sırada yer alan ABD’de üretilen pamuğun %75’ten fazlası GDO özelliklidir. Böylesi bir ürünün çekirdeklerinden elde edilen % 20 kadar yağ doğrudan insan tüketimine, geriye kalan %80’lik kısmı ise hayvan yemlerine ve oradan da et ve süt olarak insan tüketimine ulaşmaktadır.
Oysa GDO’lu pamuk hiç te öyle sanıldığı ve söylendiği gibi masum değildir. Son günlerde ülkemizde de bazı toplum lideri olduklarını iddia edenler tarafından GDO’lu pamuğun, verim ve kalite artışı sağlayacağı, giderlerinin çok daha düşük olacağı ve başka birçok avantajı olacağı yönünde yaygın bir propaganda yapıldığı gözlemlenmektedir. Oysa ki, Kuzey Karolayna Devlet Üniversitesi’nin bir araştırmasına göre, böcek zararlıları ile savaşım, oluşan zararların giderleri ve diğer çeşitli giderler karşılaştırıldığında BT Pamuk (GDO’lu) üretim maliyetinin 70 USD/ha iken, geleneksel çeşitlerin üretiminde maliyet yaklaşık 63 USD/ha olduğu saptanmıştır.
Aynı şekilde, Hindistan’ın Mehboobnagar Bölgesinde Bt Pamuk (GDO’lu) ürünündeki sorunlar Tarım Direktörü tarafından aşağıdaki maddeler halinde rapor edilmiştir;
· Koza oluşumundan önce kuruma ve düşme
· Koza sayısında azalma
· Küçük koza oluşumu
· Çok kısa lif uzunluğu,
· Koza kurduna karşı çok düşük direnç ve koza kurdu kontrolü için 2-3 ilaçlama gereksinimi
· Düşük verim,
· Düşük Pazar değeri,
· GDO’suz pamuğa göre düşük kar-zarar oranı
Ülkemizde, bugüne dek 54 pamuk çeşidi tescil edilmiş olup bunların 34’ü resmi, 20’si ise özel sektör kuruluşlarına aittir. Özellikle son 5 yıl içinde 33 çeşit tescili yapılmış olması da dikkat çekicidir. Türkiye, pamukta ortalama 1204 kg/ha verim elde edebiliyorken bu değer, dünyanın en büyük üreticilerinin (Çin, ABD, Hindistan, Pakistan, Özbekistan) 1.5 – 2.5 katı, dünya ortalamasının ise 2 katı kadar yüksek bir değerdir. Böylesi zengin bir değerimizin GDO’lu çeşitlerle kirletilmesinin engellenmesi, ve bu sayede tohumlukta bağımlılığı daha da derinleştirecek ve girdi maliyetlerinde önemli bir artış getirecek politikalardan vazgeçilmesi ülkemiz pamuk tarımı, ekolojisi, ekonomisi ve çiftçilerimizin sosyal refahı için yaşamsal öenmdedir.
Sözün özü, dünya pamuk piyasasını şekillendiren ve yönlendiren ABD, uyguladığı destekleme ve insafsız damping politikaları ile birçok ülkede pamuk alanlarının daralmasına ve milyonlarca insanın mutlak yoksulluk sınırının altına düşmesine neden olmuş ve olmaya da devam etmektedir. ABD, GDO’lu üretimi de teşvik ederek sadece ilaç ve gübrede değil aynı zamanda tohumculukta da ülkelerin ulusal egemenliklerini yok etme ve küresel pazarın tek hakimi olma çabalarına devam etmektedir. Ülkemiz de bundan yeteri kadar nasibini almaya devam etmektedir.

Yararlanılan kaynaklar
1. Bacheler, J.S., 2000. Kuzey Karolayna Üreticilerinin 2000 Yılı Bollgard Pamuk Üretiminde Performans Beklentileri. Extension Entomologist, North Carolina State University, March 2000
2. Evcim, H.Ü., A.Değirmencioğlu, 2006. World Cotton Trends and Opportunities for Production Profitability in OIC Countries. Ege University, Faculty of Agriculture, Department of Agricultural Machinery, Bornova-İzmir, 2006.
3. Gençer, O., T.Özüdoğru, M.A.Kaynak, A.Yılmaz, N.Ören, 2005. Türkiye’de Pamuk Üretimi ve Sorunları. Türkiye Ziraat Mühendisliği VI.Teknik Kongresi Bildiriler Kitabı syf.459, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Yayını, Ankara, 2005.
4. İTB, 2006. Ege Bölgesi ve Çevresinin 2006–2007 Dönemi Pamuk Ekili Alanlarının ve Ürün Rekoltesinin Uzaktan Algılama Tekniği-Uydu Verileri Kullanılarak Belirlenmesi. İzmir Ticaret Borsası, 2006.
5. Will, A., 2004. “Cotton Subsidies and Cotton Problems”. Policy Board Member of the Organic Consumers Association, USA, February, 2004.

Prof.Dr.Kamil Okyay SINDIR
TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi Başkanı
ksindir@gmail.com