Sunday, December 23, 2007
Tuesday, December 11, 2007
DSP İstanbul Milletvekili Hasan MACİT in GDO SORU ÖNERGESİ
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
Aşağıda yer alan sorularıma Tarım ve Köyişleri Bakanı Sayın M. Mehdi EKER tarafından yazılı olarak cevap verilmesini saygıyla arz ederim.06.12.2007
Hasan MACİT
DSP İstanbul Milletvekili
Genetiği değiştirilmiş Organizmalar(GDO) 1990’lı yılların başından beri özellikle Amerika Birleşik Devletleri, Arjantin ve Çin kaynaklı olarak ekim alanı ve ticarete konu olarak hızla büyüyen bir yapı arz etmektedir. GDO’lar konusunda birçok bilim adamı tarafından kabul gören ve Kartegena Biyogüvenlik Protokolü’nde de açıkça tanımlanmış olan; insan sağlığı, hayvan sağlığı, bitki varlığı, çevresel faktörler, genetik kaynaklar, siyasal ve sosyolojik birçok olumsuzluğa kaynak teşkil ettiği de belirlenmiş durumdadır. Bakanlığınızın tarafından Kartegena Biyogüvenlik Protokolü gereği olarak hazırlandığını bildiğimiz ve birçok meslek örgütü ve demokratik kitle örgütü tarafından koşullara bağlı olarak ta olsa, GDO’lu üretim ve ithalata izin verildiği nedeniyle ulusumuzun menfaatine görülmeyen ve tenkit edilen bir Ulusal Biyogüvenlik Yasa Taslağı bulunmaktadır. Bu bağlamda;
1- Yeni yasama yılında Ulusal Biyogüvenlik Yasa Taslağını Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemine getirecek misiniz?
2- Ülkemizin ekolojik faktörleri, coğrafi özellikleri, mikroklima niteliği ve zengin gen kaynağı yapısıyla organik ve konvansiyonel tarımsal üretim için, doğru tarımsal politikalarla oldukça uygun niteliğe sahip yapısı GDO’lu tarımsal üretim ve ithalat yoluyla kırılmayacak mıdır?
3- GDO’lu tarımsal üretim yaptığında ülkemizin halen en büyük pazarımız konumunda olan Avrupa Birliğine tarımsal ürün ihracatı sekteye uğramayacak mıdır?
4- GDO teknolojisinin olası risklerini etkisizleştirmek ve bu teknolojinin risklerinin tamamen ortadan kalktıktan sonra kullanımı için ülkemizde var olduğunu bildiğimiz bilim adamlarımızın teşvik edilmesi ve bu konuda gerekli araştırma ve geliştirme faaliyetlerini yürütecek Bakanlığınız bünyesinde bir araştırma enstitüsü kurmayı planlıyor musunuz?
5- Ülkemize ithal edilmekte olan mısır, soya, kolza ve pamuğun ağırlıkla GDO’lu olduğuna ilişkin iddialar doğrumudur? İthalat esnasında GDO testi yapılmakta mıdır? GDO testi yapabilen laboratuar ve teknik ekibiniz bulunmakta mıdır?
Aşağıda yer alan sorularıma Tarım ve Köyişleri Bakanı Sayın M. Mehdi EKER tarafından yazılı olarak cevap verilmesini saygıyla arz ederim.06.12.2007
Hasan MACİT
DSP İstanbul Milletvekili
Genetiği değiştirilmiş Organizmalar(GDO) 1990’lı yılların başından beri özellikle Amerika Birleşik Devletleri, Arjantin ve Çin kaynaklı olarak ekim alanı ve ticarete konu olarak hızla büyüyen bir yapı arz etmektedir. GDO’lar konusunda birçok bilim adamı tarafından kabul gören ve Kartegena Biyogüvenlik Protokolü’nde de açıkça tanımlanmış olan; insan sağlığı, hayvan sağlığı, bitki varlığı, çevresel faktörler, genetik kaynaklar, siyasal ve sosyolojik birçok olumsuzluğa kaynak teşkil ettiği de belirlenmiş durumdadır. Bakanlığınızın tarafından Kartegena Biyogüvenlik Protokolü gereği olarak hazırlandığını bildiğimiz ve birçok meslek örgütü ve demokratik kitle örgütü tarafından koşullara bağlı olarak ta olsa, GDO’lu üretim ve ithalata izin verildiği nedeniyle ulusumuzun menfaatine görülmeyen ve tenkit edilen bir Ulusal Biyogüvenlik Yasa Taslağı bulunmaktadır. Bu bağlamda;
1- Yeni yasama yılında Ulusal Biyogüvenlik Yasa Taslağını Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemine getirecek misiniz?
2- Ülkemizin ekolojik faktörleri, coğrafi özellikleri, mikroklima niteliği ve zengin gen kaynağı yapısıyla organik ve konvansiyonel tarımsal üretim için, doğru tarımsal politikalarla oldukça uygun niteliğe sahip yapısı GDO’lu tarımsal üretim ve ithalat yoluyla kırılmayacak mıdır?
3- GDO’lu tarımsal üretim yaptığında ülkemizin halen en büyük pazarımız konumunda olan Avrupa Birliğine tarımsal ürün ihracatı sekteye uğramayacak mıdır?
4- GDO teknolojisinin olası risklerini etkisizleştirmek ve bu teknolojinin risklerinin tamamen ortadan kalktıktan sonra kullanımı için ülkemizde var olduğunu bildiğimiz bilim adamlarımızın teşvik edilmesi ve bu konuda gerekli araştırma ve geliştirme faaliyetlerini yürütecek Bakanlığınız bünyesinde bir araştırma enstitüsü kurmayı planlıyor musunuz?
5- Ülkemize ithal edilmekte olan mısır, soya, kolza ve pamuğun ağırlıkla GDO’lu olduğuna ilişkin iddialar doğrumudur? İthalat esnasında GDO testi yapılmakta mıdır? GDO testi yapabilen laboratuar ve teknik ekibiniz bulunmakta mıdır?

Syngenta Protesto Edildi
10 Aralık 2007 tarihinde Via Campesina üyesi 90 ülkenin çiftçi örgütleriyle eş zamanlı olarak Via Campesina üyesi olan Çiftçi Sendikaları Konfederasyonlaşma Platformu’nun çağrısı ve Ziraat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi üyeleri ile Tarım Or-Kam Sen İzmir Şube Başkanı ve üyelerinin katılımıyla Sygenta Genel Müdürlüğü önünde Sygenta şirketi protesto edildi. Sygenta önünde saat 11’de Çiftçi Sendikaları Konfederasyonlaşma Platformu Dönem Sözcüsü Abdullah Aysu tarafından aşağıdaki basın açıklaması okunarak, Sygenta şirketi kınandı.
10 Aralık 2007 tarihinde Via Campesina üyesi 90 ülkenin çiftçi örgütleriyle eş zamanlı olarak Via Campesina üyesi olan Çiftçi Sendikaları Konfederasyonlaşma Platformu’nun çağrısı ve Ziraat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi üyeleri ile Tarım Or-Kam Sen İzmir Şube Başkanı ve üyelerinin katılımıyla Sygenta Genel Müdürlüğü önünde Sygenta şirketi protesto edildi. Sygenta önünde saat 11’de Çiftçi Sendikaları Konfederasyonlaşma Platformu Dönem Sözcüsü Abdullah Aysu tarafından aşağıdaki basın açıklaması okunarak, Sygenta şirketi kınandı.
BASINA VE KAMUOYUNA
SYNENTA’NIN TUTTUĞU ÖZEL GÜVENLİK GÜÇLERİ KÖYLÜLERE SALDIRIYOR, ÖLDÜRÜYOR!
İsviçre menşeli, 90 ülkede faaliyet gösteren, dünya ticari tohum pazarının 3. büyük şirketi olan Syngenta, Brezilya’nın Santa Terasa do Oeste bölgesinde illegal (yasa dışı) ve meşru olmayan bir tarzda Genetiği Değiştirilmiş Organizma - GDO’lu soya ve mısır denemeleri yaptığı Brezilyalı köylüler tarafından belirtilmektedir.
Syngenta’nın yasal ve meşru olmayan deneme tarlalarına yerel yönetimlerin ve halkın dikkatini çekmek amacıyla Via Campesina (Çiftçi Yolu) ve Topraksızlar Hareketi’ne (MST) bağlı köylüler demokratik haklarını kullanarak 2006 yılında söz konusu toprakları işgal etmiş ve çadır kurarak kamp kurmuşlardır.
Yaşamlarını kurdukları kampta sürdüren çiftçi ailelerinden 70 tanesi 17 aylık konaklamadan sonra 18 Temmuz 2007’de başka bir bölgeye taşınmış. Syngenta ise illegal ve meşru olmayan denemelerini durdurmamış, sürdürmüştür. Bunun üzerine 21 Ekim tarihinde Via Campesina’ya bağlı 150 çiftçi bu alana tekrar dönmüştür.
Syngenta tarafından tutulan ağır silahlara sahip oldukları söylenen özel güvenlik güçleri GDO’lu soya ve mısır denemelerinin yapıldığı bu tarlalara dönen köylülerin üzerine ateş açmış. Özel güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu Brezilya Topraksızlar Hareketi (MST) liderlerinden 3 çocuk babası 32 yaşındaki Valmir Motta da Oliviera’yı göğsünden iki kurşunla vurulmuş, katledilmiştir. Bir köylü kadın aldığı kurşun yarası ile komaya girmiş, 5 köylü de yaralanarak hastaneye kaldırılmıştır.
Sygenta ve diğer çokuluslu şirketlerin ürettikleri üretim girdilerinin çevreyi tahrip ettiği bilimsel bir gerçekliktir. Çevre tahribatının yanında insan sağlığı için risk oluşturduğu da bilinmektedir. Çevreye, üretimin beşiği olan toprağa ve tarımsal üretim için gerekliliği tartışılmayacak önemde olan suyun kirlenmesine neden olan bu üretim girdilerinden biri olan GDO’lu tohumun aynı zamanda insan sağlığı için de risk oluşturacağı dünya ölçeğinde tartışılmaktadır. Bütün bu olumsuzluklara dikkat çekmek isteyen ve bu amaçla demokratik haklarını kullanmak isteyen köylülere Sygenta’nın tuttuğu özel güvenlik güçlerinin ateş ederek müdahale etmesi kabul edilemez bir durumdur. Türkiyeli çiftçiler ve onların örgütü olan Çiftçi Sendikaları olarak bizler de bu müdahaleyi insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğunu düşünüyor bu nedenle kabul edilemez buluyoruz.
Via Campesina üyesi Türkiye Çiftçi Sendikaları Konfederasyonlaşma Platformu olarak Syngenta’nın tuttuğu özel güvenlik güçlerinin köylülere karşı yapılmış olan bu insanlık dışı saldırıyı şiddetle kınıyoruz.
Via Campesina’nın aşağıda belirtilen taleplerine Türkiye Çiftçi Sendikaları Konfederasyonlaşma Platformu olarak katılıyoruz:• Bu olayda suçu olan tüm kişi ve kurumların cezalandırılmasını,• Syngenta deneme tarlalarının geri alınarak bu arazilerin çiftçiler ve köylüler tarafından işlenmesinin sağlanmasını, buralarda yerli tohumlarla üretim yapılmasını,• Syngenta’nın Brezilya’dan kovulmasını,• Syngenta’nın tuttuğu özel güvenlik güçleri tarafından mağdur edilen köylülerin hakları ve tazminatlarının Brezilya Başbakanı Luis İgnacio Lula da Silva aracılığıyla Brezilya hükümeti tarafından karşılanması,• Syngenta’nın tuttuğu bu özel güvenlik güçlerinin kanunsuz eylemlerini durdurması için Sygenta’nın girişimlerde bulunmasını, sorumluluk almasını, kusurunun araştırılarak olası kusurlarından dolayı sorumlu tutulmasını talep ediyoruz.
Abdullah AYSU Türkiye Çiftçi SendikalarıKonfederasyonlaşma PlatformuDönem Sözcüsü
MANİSA BAĞCILIK ARAŞTIRMA YOK MU EDİLİYOR?
Merhaba
Manisa Bağcılık araştırma Enstitüsü’nün 200 dekar alanının Manisa Belediyesi tarafından spor tesisi yapmak amacıyla alınacağına dair bir yazı yazmış idim. (Yazı aşağıdadır)
Bu konu Manisa İl Koordinasyon Kurulunda ZMO Manisa Şb. Başkanı Sayın Engin Kurt tarafından gündeme getirilmiş. Belediye Başkan yardımcısı bu konuda bir girişimlerinin olmayacağını belirtmiş. Bir gün sonra da Manisa Belediye Başkanı Enstitü Müdürünü ziyaret ederek “bir yanlış anlama olduğunu, bu yönde bir adım atmayacakları-nı “ belirtmiş. Anladığım kadarı ile daha önce bu yönde bir düşüncenin bir şekilde ortaya çıktığı, ancak bundan vazgeçildiğini söyleyebilirim. Konu ile ilgili olumlu tavırları kutluyor, durumu bilgilerinize sunuyorum.
MANİSA BAĞCILIK ARAŞTIRMA YOK MU EDİLİYOR?
Tayfun Özkaya
1980’lerden bu yana sanki görünmez bir el tarımsal araştırma enstitülerimize büyük hasar veriyor. Ayrılan kaynakların azaltılmasından falan hiç söz etmeyeceğim. O yıllardan bu yana, beş-altı yıldır artık emekli olan araştırmacı kuşağı ile yeni mezun gençler arasında çok az araştırmacı enstitülere atandı. Deneyimli kuşak ile yeni mezunlar arasında büyük bir boşluk bırakıldı. Emekli olanlar laboratuarları-nı, seralarını, bahçelerini, ıslah materyalini bırakacak eleman bulamadılar. Bu ise büyük bir yıkım yarattı. Dahası Tarım Bakanlığı çok önemli araştırma enstitülerini çeşitli gerekçelerle kapattı. Örneğin Antalya biyolojik araştırma enstitüsü veya İstanbul Erenköy Zirai Mücadele Enstitüsü gibi. Bilgi çağı laflarının uğuldadığı bir dönemde Türkiye tarımsal araştırma enstitülerini tasfiye etmeye başladı. Biliyoruz ki IMF ve Dünya Bankası gözünü tarımsal araştırma enstitülerine dikmiştir. Bunların çoğunun kapatılmasını istiyor. Yabancı tarım tekelleri de bunun için ellerini ovuşturuyorlar.
Bu enstitülerin tarıma büyük katkıları oldu. Başarısızlıklar ve yetersizlikler de şüphesiz yok değildir. Bırakırsanız biz en şiddetli eleştirileri yapabiliriz. Ancak araştırmaların tasfiye edilmesini kabul edemeyiz. Silahlı kuvvetlerimiz yanlışlıkla gemimizi batırdığında kimse silahlı kuvvetler tasfiye edilsin dememişti. Yapılması gereken bu kuruluşların verimli olması için çalışmaktır. Yok etmek değil.
Geçen hafta sonu Manisa Bağcılık Araştırma Enstitüsünün kapatılacağı konusunda haberler alınca “işte gene başlıyorlar” demiştik. Ancak olayda Tarım Bakanlığının rolünün olmadığını öğrendik. Meğerse Manisa Belediyemiz hepsi 450 dekar olan enstitünün binaların ve tesislerin de olduğu 200 dekarını park yapmak istemiş. Bu işte bir iletişimsizlik var sanırım. Belediyenin bile bile böyle bir iş yapacağını sanmam. Koleksiyon bağı alanında çoğu sadece bu enstitüde bulunan 300 üzüm çeşidi var. Bunların yok edilmesi cinayet olur. Burası bölgesel bir gen merkezidir. Enstitü 1930’da kurulmuştur. Araştırmaya dönüşmesi 1968’dedir. Şu anda 19 araştırma çalışması sürmektedir. Enstitüde erkenci ve renkli sofralık yeni üzüm çeşitleri elde edilmeye çalışılmaktadır. Tüplü fidanlar, aşılı fidanlar, amerikan anaçları fide üreticilerine verilmektedir. Kuruluşun geçmişte yeni terbiye sistemleri, kurutma sistemleri, bandırma formülleri konusunda araştırmaları olmuş, bu yenikliklerin çevreye yayılmasında etkili olmuşlardır.
Bütün bu çalışmaları yetersiz görebilirsiniz. Sorunun çözümü böyle değildir. Sanırım belediye de yeterince bilgilenmediğ-i için böyle bir girişiminde bulunmuştur. Park yapacak başka yerler bulunabilir. Bu enstitü park yapılırsa düşmanımızın bile yapamayacağı bir şeyi kendi ellerimizle yapmış olacağız. Üreticileri, halkı ve en başta belediyeyi soruna sahip çıkmaya çağırıyoruz.
EGE ÜNİVERSİTESİ
Manisa Bağcılık araştırma Enstitüsü’nün 200 dekar alanının Manisa Belediyesi tarafından spor tesisi yapmak amacıyla alınacağına dair bir yazı yazmış idim. (Yazı aşağıdadır)
Bu konu Manisa İl Koordinasyon Kurulunda ZMO Manisa Şb. Başkanı Sayın Engin Kurt tarafından gündeme getirilmiş. Belediye Başkan yardımcısı bu konuda bir girişimlerinin olmayacağını belirtmiş. Bir gün sonra da Manisa Belediye Başkanı Enstitü Müdürünü ziyaret ederek “bir yanlış anlama olduğunu, bu yönde bir adım atmayacakları-nı “ belirtmiş. Anladığım kadarı ile daha önce bu yönde bir düşüncenin bir şekilde ortaya çıktığı, ancak bundan vazgeçildiğini söyleyebilirim. Konu ile ilgili olumlu tavırları kutluyor, durumu bilgilerinize sunuyorum.
MANİSA BAĞCILIK ARAŞTIRMA YOK MU EDİLİYOR?
Tayfun Özkaya
1980’lerden bu yana sanki görünmez bir el tarımsal araştırma enstitülerimize büyük hasar veriyor. Ayrılan kaynakların azaltılmasından falan hiç söz etmeyeceğim. O yıllardan bu yana, beş-altı yıldır artık emekli olan araştırmacı kuşağı ile yeni mezun gençler arasında çok az araştırmacı enstitülere atandı. Deneyimli kuşak ile yeni mezunlar arasında büyük bir boşluk bırakıldı. Emekli olanlar laboratuarları-nı, seralarını, bahçelerini, ıslah materyalini bırakacak eleman bulamadılar. Bu ise büyük bir yıkım yarattı. Dahası Tarım Bakanlığı çok önemli araştırma enstitülerini çeşitli gerekçelerle kapattı. Örneğin Antalya biyolojik araştırma enstitüsü veya İstanbul Erenköy Zirai Mücadele Enstitüsü gibi. Bilgi çağı laflarının uğuldadığı bir dönemde Türkiye tarımsal araştırma enstitülerini tasfiye etmeye başladı. Biliyoruz ki IMF ve Dünya Bankası gözünü tarımsal araştırma enstitülerine dikmiştir. Bunların çoğunun kapatılmasını istiyor. Yabancı tarım tekelleri de bunun için ellerini ovuşturuyorlar.
Bu enstitülerin tarıma büyük katkıları oldu. Başarısızlıklar ve yetersizlikler de şüphesiz yok değildir. Bırakırsanız biz en şiddetli eleştirileri yapabiliriz. Ancak araştırmaların tasfiye edilmesini kabul edemeyiz. Silahlı kuvvetlerimiz yanlışlıkla gemimizi batırdığında kimse silahlı kuvvetler tasfiye edilsin dememişti. Yapılması gereken bu kuruluşların verimli olması için çalışmaktır. Yok etmek değil.
Geçen hafta sonu Manisa Bağcılık Araştırma Enstitüsünün kapatılacağı konusunda haberler alınca “işte gene başlıyorlar” demiştik. Ancak olayda Tarım Bakanlığının rolünün olmadığını öğrendik. Meğerse Manisa Belediyemiz hepsi 450 dekar olan enstitünün binaların ve tesislerin de olduğu 200 dekarını park yapmak istemiş. Bu işte bir iletişimsizlik var sanırım. Belediyenin bile bile böyle bir iş yapacağını sanmam. Koleksiyon bağı alanında çoğu sadece bu enstitüde bulunan 300 üzüm çeşidi var. Bunların yok edilmesi cinayet olur. Burası bölgesel bir gen merkezidir. Enstitü 1930’da kurulmuştur. Araştırmaya dönüşmesi 1968’dedir. Şu anda 19 araştırma çalışması sürmektedir. Enstitüde erkenci ve renkli sofralık yeni üzüm çeşitleri elde edilmeye çalışılmaktadır. Tüplü fidanlar, aşılı fidanlar, amerikan anaçları fide üreticilerine verilmektedir. Kuruluşun geçmişte yeni terbiye sistemleri, kurutma sistemleri, bandırma formülleri konusunda araştırmaları olmuş, bu yenikliklerin çevreye yayılmasında etkili olmuşlardır.
Bütün bu çalışmaları yetersiz görebilirsiniz. Sorunun çözümü böyle değildir. Sanırım belediye de yeterince bilgilenmediğ-i için böyle bir girişiminde bulunmuştur. Park yapacak başka yerler bulunabilir. Bu enstitü park yapılırsa düşmanımızın bile yapamayacağı bir şeyi kendi ellerimizle yapmış olacağız. Üreticileri, halkı ve en başta belediyeyi soruna sahip çıkmaya çağırıyoruz.
EGE ÜNİVERSİTESİ
Thursday, November 29, 2007
SU SORUNU VE TARIMDA SULAMA SUYU KULLANIMI

Ahmet Atalık
TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası
İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı
(Ziraat Mühendisleri Odası Tarım ve Mühendislik Dergisi Sayı:81 2007)
Su savaşları
1995 yılında, Dünya Bankası Başkan Yardımcısı İsmail Serageldin, “Bu yüzyılın savaşları petrol için veriliyorsa, gelecek yüzyılın savaşları su için verilecektir.” diyordu. Bunu derken biraz da 1990’lı yıllardan itibaren Dünya Bankası öncülüğünde bir kamu malı olan su kaynaklarının özelleştirilmesinin gündeme gelişini göz önünde bulunduruyor olsa gerek. Zira bugün ülkemiz de dahil olmak üzere tüm dünyada tatlı su kaynakları birer birer şirketlerin eline geçiyor.
Bu yüzyıldaki su savaşları askerle değil, tatlı su kaynaklarının özelleştirilmesi, şirketlerin özellikle de çokuluslu şirketlerin eline geçmesi yoluyla başlamış durumdadır.
Küresel su politikası ve aktörleri
Su, milyonlarca yıldır yerkürenin yaşam kaynağıdır. Ancak günümüzde suya erişim insan yaşamını tehdit eden bir krize dönüştü. Bu konunun önemini en iyi ortaya koyan tabir de “mavi altın” benzetmesidir.
Tatlı su kaynaklarındaki azalma suyun farklı alanlardaki kullanımları arasındaki dengeyi de alt üst edebilir. Suyun dünya üzerinde en yaygın kullanımı %70 oranla tarım sektöründedir. Yerkürenin tatlı su kaynaklarının azalmasına karşın giderek artan tüketim baskısı sonucunda dünya gelecekte “açlık ve susuzluk” karşısında suyun tarım ya da endüstriyel kullanımı arasında bir tercih yapmak zorunda kalacaktır.
Birleşmiş Milletler’in düzenlediği ilk Su Konferansı’nda (1977 Mar Del Plata) içme suyuna erişimin bir insan hakkı olduğu görüşüne varıldı. 2002 yılında Johannesburg’da düzenlenen II. Dünya Çevre Zirvesi’nde ise suyun önemi “Su Yok Gelecek Yok” sloganı ile vurgulandı.
Su sektöründe asıl kriz yaratan etkenlerden biri de 1990’lı yılların ikinci yarısında suyu “ekonomik bir mal” olarak benimseyen yeni politikanın hayata geçirilmesidir. Diğer bir ifadeyle dünya üzerinde “ortak mal” niteliğindeki doğal varlıkların özel mallara dönüştürülmesi ve giderek ticarileştirilmesidir.
Birleşmiş Milletler’in 1992 yılında düzenlediği Dublin Konferansı’nda suyun ekonomik bir mal olduğu ve istem yönlü politikalarla yönetilmesi konusunda bir ilke kararı benimsenerek kabul edildi.
Su ve kanalizasyon sektöründe izlenen özelleştirme politikalarının tutundurulmasında, Dünya Bankası’nın gelişmekte olan ülkelere kentsel altyapılarını iyileştirmek amacıyla sağladığı krediler aracı oldu. 1990 öncesinde Dünya Bankası, su hizmetlerinin ticarileşmesi için gerekli yapısal düzenlemeleri kredi anlaşmalarının ön koşulu olarak getirdi. Sonuçta su ve kanalizasyon hizmeti bir kamu hizmeti olmaktan uzaklaştırıldı, bir ticari hizmete dönüştürüldü.
Nüfus artıyor, doğal varlıklar hor kullanılıyor
1900’lerin başında dünya nüfusu sadece 1 milyar idi. Dünyadaki açlığı bitirmek üzere 1940-1960’lı yıllar arası uygulamaya konan Yeşil Devrim, tarımsal üretimi iki kattan fazla artırırken 2,5 milyar olan dünya nüfusu da 6,5 milyara ulaştı. Günümüzde yılda ortalama 70 milyon kişi artan dünya nüfusunun 2030 yılında 8,1 milyara, 2050 yılında da 8,9 milyara ulaşması beklenmektedir.
Şehir sayıları açısından konuyu irdelersek, 1800 yılında dünyada yalnızca 2 büyük şehir varken bu sayı 1900 yılında 17’ye, 1950 yılında 86’ya, 2000 yılında 387’ye yükselmiştir. 1970’lerin sonlarında dünya nüfusunun 2/3’ü kırsal alanda yaşarken, bu oran 2001 yılında %50’ye düştü ve 2020 yılına kadarda %44’e düşeceği tahmin edilmektedir.
Nüfus artışıyla birlikte kişi başına düşen su miktarı da azaldı. 1970’ten bu yana kişi başına küresel su arzı %33 oranında azaldı. Azalma yalnızca nüfus artışından kaynaklanmadı, aşırı su tüketimiyle de güçlendi. Suyun küresel tüketimi dünya nüfus artışından dört misli daha fazladır.
Yeşil Devrim sonucunda ortaya çıkan hibrit tohumlar yüksek verimlerini sulama, gübreleme ve ilaçlamaya borçluydu. Hibrit tohumlarla su kullanımı küresel su kullanımını oldukça artırdı. Hibrit tohumlar su kullanımını artırmanın yanında kurağa dayanıklı yerel çeşitlerin kullanımının azalmasına ve hatta kimi bölgelerde tamamen ortadan kalkmasına neden oldu.
1940 yılında dünyadaki toplam su tüketimi yılda yaklaşık 1.000 km3 iken bu miktar 1960 yılında ikiye katlandı ve 1990 yılında 4.130 km3’e çıktı.
Bir bölgedeki su varlığı o bölgenin iklim, yeryüzü şekilleri, bitki örtüsü ve jeolojik özelliklerine bağlıdır. Günümüz insanı tüm bu özelliklere doğrudan etki ederek, dünyayı hor kullandı ve onun suyu alma, içine sızdırma ve depolama kapasitesini tahrip etti.
Ormansızlaşma, ve madencilik faaliyetleri havzaların su tutma özelliğini yok etti. Fosil yakıtların kullanımı ve sanayi faaliyetleri küresel ısınmaya neden olarak tüm doğayı ve insanlığı tehdit eder oldu.
Türkiye’nin doğal varlıklarına bakışı
Ormanlar, küresel ısınmaya neden olan karbon dioksitin yutak alanı olmalarının yanında suyu havzalarda koruyan, dere ve pınarlar halinde yavaş yavaş bırakan doğal barajlardır. Yaşadığımız yüzyılda böylesine büyük bir öneme sahip işlevi olan ormanlarımız konusunda 1956 yılında çıkarılmış 6831 sayılı Orman Yasamızın 1986 yılında değiştirilmiş 2/B maddesi ile 1981 yılından önce orman niteliğini tam kaybetmiş (hatırlatalım, orman kendi vasfını kaybetmez, bu vasfı ancak yasa dışı kaybettirilir) yerlerden şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerleşim alanları orman sınırları dışına çıkarılmaktadır.
Hayvancılık sektörü için bedava yem kaynağı ve küresel ısınmayı artıran karbon dioksitin yutak alanı olmasının yanında yağmur sularının yüzey akışa geçmesini önleyerek toprak içine sızmasını sağlamak gibi çok önemli işlevleri bulunan meralarımızla ilgili de 1998 yılında çıkarılmış 4342 sayılı Mera Yasamız var. Böylesine önemli bir görevi olan meralarımız için de Mera Yasası’na 2004 yılında eklenen bir geçici madde ile meraları yasadışı işgal edip kendi adlarına tescil ettirmiş olanlara da para cezası karşılığı af sağlanmıştır.
Küresel ısınmanın kuraklık sorununu en şiddetli yaşayacak ülkemizde tarım arazilerinin amacı doğrultusunda yani tarım ürünleri yetiştirmede kullanılması büyük önem taşıyor. Bu konuda da 2005 yılında çıkarılmış bir Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Yasamız var. Bu yasamıza eklenen geçici bir madde ile de 2004 yılından önce tarım arazileri üzerinde yasadışı bir şekilde tarım dışı amaçlı yapılar kuranlara her bir metrekare için 5 YTL ceza ödemesi şartıyla izin veriyor.
Türkiye bir hukuk devleti olmasının gereği yasalarını çıkarıyor, ama talancı düzenin devamını sağlayacak bir eklemeyi de bu yasaların bir yerine eklemeyi ihmal etmiyor. Türkiye’de çevre ve doğal varlıklar bu zihniyetle de doğal olarak korunamıyor!?
Dünyada su varlığı
Dünyadaki toplam su miktarı 1,4 milyar km3’tür. Bunun %97,5’u okyanus ve denizlerde tuzlu su olarak bulunmaktadır. Ancak %2,5’u (35,2 milyon km3) tatlı su formunda bulunmaktadır. Tatlı suyun %68,7’si buzullarda, %30,1’i yer altı sularında, %0,8’i donmuş topraklar içinde yer almaktadır.
Tatlı suyun sadece %0,4’ü yeryüzünde ve atmosfer içindedir. Bu suyun da %67,4’ü göllerde, %12,2’si toprak nemi olarak, %9,5’i atmosferde, %8,5’i sulak alanlarda, %1,6’sı nehirlerde, %0,8’i bitki ve hayvan bünyesinde bulunmaktadır.
Atmosferde bulunan su miktarı yaklaşık olarak 13 bin km3’tür. Yüzey tatlı sularının en çok bulunduğu yerler 90 bin km3 ile göllerdir. Bu miktar nehirlerin 40 katı, sulak alanların ise 7 katıdır. Dünya içme sularının %25-40’lık bölümünü yer altı suları sağlamaktadır.
Bu veriler ışığında insanoğlunun ihtiyaçları doğrultusunda kullanabileceği tatlı su kaynaklarının son derece sınırlı olduğu görülmektedir.
Dünyada 1,4 milyar insan yeterli içme suyundan yoksundur, 2,3 milyar insan sağlıklı suya hasrettir ve kişi başına su tüketimi yılda ortalama 800 m3’tür. 2025 yılından itibaren 3 milyardan fazla insanın su kıtlığı ile karşı karşıya kalacağı tahmin edilmektedir.
Türkiye’nin su varlığı
Ülkemizde yıllık ortalama yağış metrekareye 643 mm dir. Bu da 501 milyar m3 suya karşılık gelmektedir.
501 milyar m3 suyun;
274 milyar m3’ü toprak, bitki ve su yüzeylerinden buharlaşarak geri atmosfere dönmekte,
69 milyar m3’lük kısmı yeraltı sularını beslemekte,
158 milyar m3’lük kısmı ise yüzey akışa geçerek nehirleri ve gölleri beslemekte, denizlere gitmektedir.
Yeraltı suyunu besleyen 69 milyar m3’lük suyun 28 milyar m3’ü pınarlar vasıtasıyla yerüstü suyuna tekrar katılmaktadır. Ayrıca, komşu ülkelerden yurdumuza gelen yılda ortalama 7 milyar m3 su bulunmaktadır. Böylece ülkemizin brüt yerüstü su potansiyeli (158+28+7) 193 milyar m3 olmaktadır.
Yeraltı suyunu besleyen (69-28) 41 milyar m3 de dikkate alındığında ülkemizin toplam yenilenebilir su potansiyeli brüt (41+193) 234 milyar m3’tür. Ancak, günümüz teknik ve ekonomik şartları çerçevesinde, çeşitli amaçlara yönelik olarak tüketilebilecek yerüstü su potansiyeli yurtiçindeki akarsulardan 95 milyar m3, komşu ülkelerden yurdumuza gelen akarsulardan 3 milyar m3 olmak üzere yılda ortalama (95+3) 98 milyar m3, 14 milyar m3 olarak belirlenen yeraltı suyu potansiyeli ile birlikte ülkemizin tüketilebilir yerüstü ve yer altı su potansiyeli yılda ortalama toplam (98+14) 112 milyar m3 olmaktadır.
Yılda kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 10.000 m3’ten fazla olan ülkeler su zengini, 1.000 m3’ten az olan ülkeler su fakiri kabul edilmektedir. Ülkemizde kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 1.500 m3 civarında olup, ülkemiz su kısıtı bulunan ülkeler arasında yer almaktadır.
Su kaynaklarımız kuruyor
Konya, Büyük Menderes ve Kızılırmak havzaları kuraklık sinyali veriyor. Bu havzalardaki yüzey sularının 2030 yılında %20’si, 2050 yılında %35’i ve 2100 yılında %50’si kaybolacak, buna karşılık sıcaklığın artmasıyla bitkilerden meydana gelen buharlaşma yoluyla su kaybı 2030 yılında %10 ve 2050 yılında %54 oranında artacaktır. Sulama suyu ihtiyacı da buna paralel olarak artış gösterecektir.
Günümüzde Türkiye’nin en büyük tatlı su gölü olan Beyşehir gölü hızla küçülüyor ve derinliği 1 m nin altına inmiş durumda. Göller bölgesi yok oluyor. Konya’nın Akşehir gölü tamamıyla kurudu. Tuz gölü hızla küçülüyor. Bafa ve Van göllerinin su seviyeleri düşüyor. Aşırı su kullanımı nedeniyle Konya ovası çöküyor, Tuz gölünün suları yer altı sularını kirletiyor. Trakya’nın yer altı su seviyeleri 150 m den 300 m lere inmiş durumda ve aşırı kirlenen Ergene nehri yer altı sularını kirletiyor.
Dağ buzullarımız eriyor, kar yağışı ve karla kaplı gün sayısı azalıyor, bu durum yeraltı ve yerüstü su kaynaklarımızı olumsuz etkiliyor. Devlet Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün kuraklık analizlerine göre de Güneydoğu Anadolu ile Doğu Anadolu Bölgelerimiz dışında kurak bir dönem yaşıyoruz.
Sektörel su kullanımı
Dünyadaki toplam su tüketiminin %70’i sulama, %22’si sanayi ve %8’i içme ve kullanma suyu amaçlıdır. Gelişmiş ülkelerde bu oranlar sırasıyla %30, %59, %11 iken az gelişmiş ülkelerde %82, %10 ve %8’dir.
Ülkemizdeki su tüketiminin %72’si tarımda, %18’i evsel kullanım ve %10’u sanayi sektöründe gerçekleşmektedir.
Türkiye’de 2003 yılı verilerine göre 29,6 milyar m3 su sulamada, 6,2 milyar m3 içme suyu olarak ve 4,3 milyar m3 su da sanayide kullanılmıştır. 2030 yılında ise sulamada kullanılan su miktarının 72 milyar m3, içme suyunun 18 milyar m3 ve sanayide kullanılan suyun 22 milyar m3’e yükseleceği tahmin edilmektedir.
Tarımsal üretim ve su tüketimi
Dünyadaki 13 milyar hektar arazinin sadece %12’si tarım arazisi, %27’si otlak arazi olarak kullanılmaktadır. Dünya nüfusu bağlamında kişi başına 0,25 hektar tarım arazisi düşmektedir. 1,5 milyon hektarlık ekilen arazilerin sadece %18’i (277 milyon hektar) sulu tarım arazilerinden oluşmaktadır.
Tarımda su kullanımı sadece bitkisel üretim açısından değil, hayvansal üretim ve hayvansal ürünler açısından da irdelenmelidir. Zira, hayvansal ürünlerin üretimi için daha fazla su tüketimine ihtiyaç vardır. Örneğin, 1 kg patates yetiştirmek için 0,2 m3, mısır için 0,5 m3, buğday için 1,2 m3, soya için 2,3 m3, çeltik için 2,7 m3 su yeterli olurken, 1 kg süt için 0,9 m3, kanatlı eti için 2,8 m3, yumurta için 4,7 m3, peynir için 5,3 m3, kırmızı et için 16 m3 su gerekmektedir.
Tarım alanlarımız ve sulama sahalarımız
Toplam tarım alanımız 28 milyon hektar olup sulanabilir alanımız 25,8 milyon hektar civarındadır. Mevcut su potansiyelimiz ile teknik ve ekonomik olarak sulanabilecek tarım arazisi büyüklüğü ise 8,5 milyon hektardır.
Türkiye 83 yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca bu alanın ancak 5 milyon hektarını sulamaya açabilmiştir. Bunun yaklaşık 3 milyon hektarlık kısmını DSİ, 1 milyon hektarlık kısmını mülga Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü ve 1 milyon hektarlık kısmını da halk sulamaları oluşturmaktadır. Geri kalan 3,5 milyon hektarlık kısmın sulamaya açılabilmesi için mevcut yatırım programlarına göre yaklaşık 80 yıllık bir süreye ihtiyaç vardır.
Sulama ve sulama yöntemleri
Günümüzde dünya nüfusunun %13’ü sağlıklı ve verimli bir hayat için gerekli olan gıdaya ulaşamamaktadır. 20. yüzyılın ikinci yarısında gıda üretimi 2 kattan fazla artarken dünya nüfusu da 2 kat arttı. Aynı dönemde gelişmekte olan ülkelerde kişi başına gıda tüketimi de %30 arttı. 2000-2030 yılları arasında gelişmiş ülkelerde artan gıda ihtiyacını karşılamak üzere tarımsal üretimin %67 artırılması, bu artışın sağlanabilmesi için de tarımda su kullanımının %14 artırılması gerekmektedir. Tarımsal üretimde en önemli girdilerin başında su gelmektedir.
Sulama, bitkilerin normal gelişmesi için gerekli olan, ancak doğal yağışlarla karşılanamayan suyun, bitkilerin istediği zaman ve miktarda verilmesi olayıdır. Sulama yöntemi ise suyun toprağa, bitki kök bölgesine veriliş biçimi olarak ifade edilir.
Sulama yöntemlerini yüzey sulama, basınçlı sulama ve sızdırma olarak üç gruba ayırabiliriz. Salma, tava, uzun tava ve karık sulamaları yüzey sulama yöntemlerini, yağmurlama ve damla sulamaları da basınçlı sulama yöntemlerini oluşturmaktadır.
Yüzey sulama yöntemlerinden tava sulama yöntemi genellikle sık ekilen hububat, yem bitkileri ve çayır mera bitkileri ile meyve bahçelerinin sulanmasında kullanılmaktadır. Uzun tava sulama yöntemi, çeltik dışında kök boğazının ıslanmasından kaynaklanan hastalıklara duyarlı olmayan ve sık ekilen bitkiler ile meyve ağaçlarının sulanmasında kullanılır. Karık sulama yöntemi bitki kök boğazının ıslatılmasından zarar gören bitkilerin sulanmasına çok uygundur, sıraya ekilen ya da dikilen bitkilerle meyve bahçeleri ve bağların sulanmasında kullanılır.
Basınçlı sulama yöntemlerinden yağmurlama sulama özellikle şeker pancarı, patates, yonca ve hububat gibi bitkilerin sulanmasında ideal bir yöntemdir. Bütün tarla bitkileri ile birçok sebzenin sulanmasında rahatlıkla kullanılabilir. Damla sulama yöntemi, başta seralar olmak üzere meyve bahçeleri, sıraya ekim yapılan sebzeler, kesme ve saksı çiçekçiliğinde tercih edilmektedir. Ayrıca pamuk, mısır, soya fasulyesi gibi endüstri bitkilerinin sulanmasında da bu yöntem yaygın olarak kullanılmaktadır.
Ürün bazında kullanılabilecek sulama yöntemleri
Sulama yönteminin seçiminde dikkat edilmesi gereken en önemli etkenlerden biri yetiştirilecek bitki çeşididir. Bu bağlamda ürün bazında uygulanması gereken kimi sulama yöntemleri aşağıda belirtilmiştir.
Damla Sulama Yöntemi: Biber, hıyar, kabak.
Yağmurlama Sulama Yöntemi: Patates.
Damla ve Karık Sulama Yöntemleri: Domates, patlıcan, kavun, fasulye, bezelye.
Yağmurlama ve Karık Sulama Yöntemleri: Marul, brokoli, karnıbahar, havuç.
Damla, Yağmurlama ve Karık Sulama Yöntemleri: Karpuz, çilek, lahana, enginar.
Tava, Karık ve Yağmurlama Sulama Yöntemleri: Ispanak.
Tava, Yağmurlama ve Mini Yağmurlama Sulama Yöntemleri: Kayısı.
Karık, Tava, Damla ve Mini Yağmurlama Sulama Yöntemleri: Elma, erik, şeftali, kiraz, vişne, turunçgiller.
Sulama yönteminin seçimine etki eden diğer faktörler
Sulama suyu bir akarsudan saptırılarak alınacaksa, sulanacak alana genellikle açık kanal sistemiyle getirilir ve yüzey sulama yöntemlerinden biri seçilir.
Su, gölet ya da baraj gibi yapılarda depolandıktan sonra alınacaksa ve su depolama yapıları gerekli işletme basıncını sağlayacak kadar yüksekte ise enerji masrafı gerektirmeyeceğinden basınçlı sulama yöntemlerinden biri seçilir.
Sulama suyu, derin kuyulardan ya da akarsulardan dinamik yüksekliği fazla pompa birimi ile sağlanacaksa, suyu yüzeye çıkarmak için önemli ölçüde enerji masrafı yapılacağından, bu durumda sulama randımanı yüksek olan basınçlı sulama yöntemlerinden biri seçilmelidir.
Su kaynağının debisi kısıtlı, ancak sulanacak arazinin fazla olduğu koşullarda, suyun yüksek randımanla kullanılması gerektiğinden, basınçlı sulama yöntemlerinden biri, özellikle damla sulama yöntemi seçilmelidir.
Sulama suyunun fazla miktarda sediment taşıması, ayrıca alg ve diğer yüzücü cisimlerin fazla olması durumunda, basınçlı sulama yöntemlerinin uygulanması sakıncalıdır. Bu koşullarda, yüzey sulama yöntemlerinin uygulanması daha doğru olacaktır.
Tuzlu sulama suyunun kullanılmasının zorunlu olduğu durumlarda yüzey sulama ve yağmurlama sulama yöntemleri seçilmez. Bu durumda, özellikle yıllık yağışın 300 mm den fazla olduğu yörelerde damla sulama yöntemi uygulanabilir.
Kullanılabilir su tutma kapasitesi yüksek olan (killi) topraklarda, sulama aralığı geniş ve uygulanacak sulama suyu miktarı fazla olacağından bu durumda yüzey sulama yöntemlerinden biri seçilmelidir.
Kullanılabilir su tutma kapasitesi düşük olan (kumlu) topraklarda, her defasında az miktarda sulama suyu sık aralıklarla uygulandığından basınçlı sulama yöntemlerinden biri kullanılır.
Geçirimsiz tabaka bulunan ya da taban suyunun yüzeye yakın olduğu topraklarda daha kontrollü sulamanın yapılabildiği basınçlı sulama yöntemlerinden biri seçilir.
Tuzlu topraklarda sulama suyuna ek olarak yıkama suyu da uygulanır. Yıkama suyu en iyi tava ve yağmurlama sulama yöntemleri ile uygulanır. Tuzlu topraklarda bu sulama yöntemleri tercih edilmelidir. Karık ve sızdırma yöntemleri ise kesinlikle uygulanmamalıdır.
Taşlı topraklarda arazi tesviyesi güç olduğundan böyle arazilerde basınçlı sulama yöntemleri kullanılmalıdır.
Düz fakat dalgalı yapı gösteren araziler için yine basınçlı sulama yöntemleri uygundur.
Erozyona duyarlı topraklarda basınçlı sulama yöntemleri seçilmelidir. Ancak, yağmurlama sulama yöntemi seçilirse, yağmurlama başlıklarından çıkan su damlacıklarının çapı küçük olacak biçimde işletme basıncı yüksek tutulmalıdır. Aksi halde iri su damlaları da erozyona neden olacaktır.
Hakim rüzgarın hızlı ve sıcaklığın yüksek olduğu yerlerde yağmurlama sulama yöntemi fazla su kaybına neden olacağından, bu yerlerde yüzey sulama yöntemleri uygulanmalıdır.
Sulama suyu kalitesi
Modern sulamada sulama suyu miktarı, sulama zamanı ve sulama yöntemi kadar sulama suyunun kalitesi de önemlidir. Toprak ne kadar verimli olursa olsun, modern sulama yöntemleri ne kadar iyi kullanılırsa kullanılsın sulamada uygun kaliteli su kullanılmadığı zaman ürün miktarı ve kalitesi düşer, toprakta kısa süre içinde tuzlulaşma-çoraklaşma sorunu başlar.
Sulama suyunun kalitesi sudaki çözünmüş tuzların miktarı ile belirlenir. Sulama suyu içerisinde en çok sodyum, magnezyum ve kalsiyum tuzları bulunur. Özellikle sodyum toprak yapısını çok hızlı bozar ve tarımda kullanılamayacak hale getirir.
Sulama suyunda fazla miktarda bulunduğunda bitkiye zehir etkisi yapan elementler de bulunabilir. Bunların başında bor elementi gelir. Bakır, kurşun, çinko gibi elementler de aşırı dozlarda bitkilerde zehir etkisi yapan elementlerdir. bu elementler ayrıca çevre kirliliğine de yol açarlar. Bu nedenle sulama suyu kullanılmadan önce mutlaka tuzluluk ve zehir etkisi yapan elementler açısından önceden tahlil ettirilmelidir.
Tarımda suyun yanlış kullanımı, tuz birikimi ve çölleşme
Tuz toprakta ana materyalden kaynaklı bulunabilir ya da sulama suyu içinde toprağa dahil olabilir. Her iki durumda da sulama suyu, tuzu taban suyuna ulaştırmakta ve orada biriktirmektedir. Drenaj sistemi kurulmamış ve fazla su ortamdan uzaklaştırılamamışsa, aşırı sulamayla taban suyu yukarı doğru harekete geçer, kılcal kanallar vasıtasıyla toprak yüzeyine dek ulaşır, yüzeye ulaştığında ise sıcağın etkisiyle su buharlaşır ve içindeki tuzu toprak yüzeyinde bırakır. Zamanla toprak çoraklaşır. Toprağa ekilen tohumlar çimlenememeye başlarlar. Tuz toprak yapısını bozarak geçirimliliğini azaltır. Toprakta yeterli nem bulunsa bile bitki bundan yararlanamaz, beslenemez ve gelişemez. Buna fizyolojik kuraklık denir. Olumsuzluğun devamında ise çölleşme yaşanır.
Bugün dünyada tuzlanmanın yılda 2 milyon hektar alanla yayıldığı ve bu nedenle sulama sayesinde elde edilen üretim artışının sağladığı gelirlerin büyük oranlarda azalmasına neden olduğu görülmektedir.
Bugün GAP bölgesinde sulanabilir arazi miktarımız 1,8 milyon hektardır. Bugüne dek DSİ tarafından yaklaşık olarak 230 bin hektarlık arazi sulamaya açılabilmiştir. Drenaj tesis edilmemiş bu alanların yaklaşık olarak yarısında tuzlanma görülmeye başlanmıştır. Fırat Nehri’nin iyi kalitedeki suyu bile her yıl 10 dekarlık bir araziye 1,1 ton tuz bırakmaktadır.
Ülkemizde tuzlu, sodyumlu ve borlu arazilerin miktarı 1,6 milyon hektara ulaşmıştır.
Tuzlu arazide tarım yapılırken göz önünde bulundurulması gerekenler
Mevcut tuz şartlarına dayanıklı bitkiler seçilmelidir. Bu bağlamda tarla bitkilerinden arpa, pamuk, şeker pancarı, buğday, sebzelerden kabak, karnabahar, domates, hıyar, meyvelerden hurma, greyfurt, portakal ve şeftali yetiştirilebilir. Bor sorunu görülmesi halinde pamuk, domates, bakla, şekerpancarı, hurma, mısır, enginar ekimi ve dikimi tercih edilebilir.
Tohum çevresinde tuz birikimini engelleyecek şekilde ekim yapılmalıdır. Bu amaçla sırta ekim yapılması en önemli yöntemdir.
Taban suyu ile arazi yüzeyine kadar taşınan tuzların burada birikerek zarara yol açmaması açısından sık sık sulama yapılmalı, tuzlar bitki kök bölgesinden uzaklaştırılmalıdır. Bu amaçla kullanılabilecek en önemli sulama yöntemleri tuzun kaynağına bağlı olarak değişmekle birlikte yağmurlama ve damla sulama yöntemleridir.
Sonuç
Tüm dünyada ve ülkemizde en fazla kullanılan yöntem suyun çok fazla kullanılmasını gerektiren yüzey sulama (vahşi sulama) yöntemleridir. Bugün dünyada sulanan arazilerin %95’inde bu yöntem kullanılmaktadır. Ülkemizde sulamaya açılmış alanların %94’ünde yüzey sulama, sadece %6’sında basınçlı sulama yöntemleri kullanılmaktadır.
Ülkemizde 1 ton şeker pancarı yetiştirmek için 100 ton sulama suyu kullanılmaktayken İsrail’de sadece 7 ton sulama suyu kullanılmaktadır. Yüzey sulama yöntemlerinde bitkiye 1 m3 su verebilmek için 2 m3 su kullanılmak zorundadır. Yüzey sulama yöntemlerinde suyun fazla kullanılmasından dolayı verilen su bitki kök derinliğinin çok daha altına gitmekte, bitki besin maddelerini bitki kök seviyesinden uzaklaştırmak suretiyle de toprağın verimsizleşmesine neden olmaktadır.
Küresel ısınmanın kuraklık etkisi ve su kaynaklarımızın küçülmesi sorunları göz önünde bulundurulduğunda su tasarrufu sağlayan basınçlı sulama yöntemlerinin ülkemizde yaygınlaştırılması gerektiği açıktır. Ülkemiz tarımda su kullanım düzeyini gelişmiş ülkeler seviyesine çekmek zorundadır.
Tarımda sulama suyunun daha etkin kullanılabilmesi için göz önünde bulundurulması gereken faktörler aşağıda belirtilmiştir;
İklim, toprak ve topoğrafya şartları elverişli olan tüm alanlarda yağmurlama ve damla sulama yöntemlerinden biri seçilmelidir. Ancak bu seçim esnasında toprak ana materyalinden kaynaklı bir tuzluluk varsa yağmurlama, sulama suyunda tuzluluk varsa damla sulama yöntemi tercih edilmelidir.
Suyun kısıtlı kullanımının yaygınlaştırılması ve sulama sahalarının genişletilmesinin sağlanması bir zorunluluk haline gelmiştir. Bitkinin en fazla suya ihtiyaç duyduğu dönemlerde sulama yapılması, bunun dışında kısıtlı sulama yapılması ya da tamamen sulamanın kesilerek buradan tasarruf edilen suyla daha geniş alanların sulanmasının sağlanması gerekir. Sulamanın kısıtlandığı alanda verim düşüklüğü yaşanması kaçınılmazdır, ancak tasarruf edilen suyun kurak alanlarda kullanılması ile toplamda üretim ve gelir artışı daha fazla olacaktır.
Tarımda toprağın nemini muhafaza edecek yöntemler kullanılmalıdır. Sürekli ticari gübrelerin tarımsal üretimde kullanılması toprak yapısını bozmakta, toprağın su tutma kapasitesini düşürmektedir. Yeşil gübreleme ve hayvan gübresi kullanılması ise toprağın su tutma kapasitesini artırmaktadır. Toprak işleme nem kaybına neden olduğundan doğrudan ekim mibzeri kullanılarak toprak işlemesiz tarım tercih edilmelidir.
Kuraklığa ve tuzluluğa dayanıklı çeşitlerin geliştirilmesi gerekir. Ülkemizdeki tohumculuk sektörü genellikle ithal hibrit tohumları yurtiçinde pazarlamak üzere faaliyet göstermektedir. Bu tohumlar su varsa verimli olabilmektedir. Kurağa dayanıklı çeşitlerimizin kamu öncülüğünde geliştirilmesi bir zorunluluktur.
Tarım Sigortaları Kanunu kuraklık, sel ve don afetlerini de kapsayacak şekilde genişletilmeli, fakir çiftçinin sigorta primleri devlet tarafından karşılanmalıdır.
Artan nüfusun su ihtiyacının yeterince karşılanabilmesi için su havzaları yerleşim ve sanayi tesisleri ile işgal edilmemeli, su kaynakları kirletilmemeli, temiz su kaynakları ve doğal baraj olarak görev yapan mera ve ormanlar azaltılmak yerine çoğaltılmalıdır.
Kaynakça
Dr. Nilgün Görer, Küresel Su Politikaları, Liberal Reformlar ve Devlet Sempozyumu Bildirisi, Kamu İşletmeciliğini Geliştirme Merkezi Vakfı, Ankara 18-19 Nisan 2003
Vandana Shiva, Su Savaşları, bgst Yayınları, Mart 2007
Dünyadan Suya Dair, WWF Türkiye, http://www.wwf.org.tr/su/rakamlarla-su-sorunu/duenyada-su/
Water, A Shared Responsibility, The United Nations World Water Development Report 2, Worl Water Assesment Programme, UN Educational Scientific and Cultural Organization, Berghahn Boks, UN Water, 2006 http://www.unesco.org/water/wwap/wwdr2/table_contents.shtml
Toprak ve Su Kaynakları, DSİ, http://www.dsi.gov.tr/topraksu.htm
İklim Değişikliği Birinci Ulusal Bildirimi, Çevre ve Orman Bakanlığı, Ocak 2007,
http://www.cevreorman.gov.tr/belgeler4/iklimbildirimi.pdf
http://www.meteor.gov.tr/2006/zirai/zirai-aylikkuraklik.aspx?subPg=B
Water for People Water for Life, The United Nations World Water Development Report, UNESCO-WWAP, March 2003, http://www.unesco.org/water/wwap/wwdr/ex_summary/ex_summary_en.pdf
Türkiye’de Su, WWF Türkiye, http://www.wwf.org.tr/su/rakamlarla-su-sorunu/tuerkiyede-su/
Mustafa Akıncı, Sulama Sistemleri, KHGM, http://www.khgm.gov.tr/kutuphane/MAKALE/makale002.htm
Emin Tepeli, Ramazan Bülbül vd., Sulama, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı-YAYÇEP, 2005
DPT, Su Havzaları, Kullanımı ve Yönetimi, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, ÖİK Raporu: 571, Ankara 2001 http://ekutup.dpt.gov.tr/suhavza/oik571.pdf
Bülent Sönmez, Türkiye Çoraklık Kontrol Rehberi, Toprak ve Gübre Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü, Teknik Yayın No: 33, Ankara 2003, http://www.khgm.gov.tr/kutuphane/trcoraklik.HTM
Rıza Kanber, Recep Çakır, Ali Fuat Tarı, Sulama ve Drenaj Mühendisliği, KHGM, Yayın No: 122, Ankara 2003, http://www.khgm.gov.tr/kutuphane/sulamavedrenaj/sulamadrenaj.pdf
B. Çakmak, Turhan Aküzüm, vd., Su Kaynaklarının Geliştirme ve Kullanımı, Türkiye Ziraat Mühendisliği VI. Teknik Kongresi, 3-7 Ocak 2005, http://www.zmo.org.tr/etkinlikler/6tk05/012belgincakmak.pdf
Mustafa Akıncı, Kısıtlı Sulama, KHGM, http://www.khgm.gov.tr/kutuphane/MAKALE/makale001.htm
TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası
İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı
(Ziraat Mühendisleri Odası Tarım ve Mühendislik Dergisi Sayı:81 2007)
Su savaşları
1995 yılında, Dünya Bankası Başkan Yardımcısı İsmail Serageldin, “Bu yüzyılın savaşları petrol için veriliyorsa, gelecek yüzyılın savaşları su için verilecektir.” diyordu. Bunu derken biraz da 1990’lı yıllardan itibaren Dünya Bankası öncülüğünde bir kamu malı olan su kaynaklarının özelleştirilmesinin gündeme gelişini göz önünde bulunduruyor olsa gerek. Zira bugün ülkemiz de dahil olmak üzere tüm dünyada tatlı su kaynakları birer birer şirketlerin eline geçiyor.
Bu yüzyıldaki su savaşları askerle değil, tatlı su kaynaklarının özelleştirilmesi, şirketlerin özellikle de çokuluslu şirketlerin eline geçmesi yoluyla başlamış durumdadır.
Küresel su politikası ve aktörleri
Su, milyonlarca yıldır yerkürenin yaşam kaynağıdır. Ancak günümüzde suya erişim insan yaşamını tehdit eden bir krize dönüştü. Bu konunun önemini en iyi ortaya koyan tabir de “mavi altın” benzetmesidir.
Tatlı su kaynaklarındaki azalma suyun farklı alanlardaki kullanımları arasındaki dengeyi de alt üst edebilir. Suyun dünya üzerinde en yaygın kullanımı %70 oranla tarım sektöründedir. Yerkürenin tatlı su kaynaklarının azalmasına karşın giderek artan tüketim baskısı sonucunda dünya gelecekte “açlık ve susuzluk” karşısında suyun tarım ya da endüstriyel kullanımı arasında bir tercih yapmak zorunda kalacaktır.
Birleşmiş Milletler’in düzenlediği ilk Su Konferansı’nda (1977 Mar Del Plata) içme suyuna erişimin bir insan hakkı olduğu görüşüne varıldı. 2002 yılında Johannesburg’da düzenlenen II. Dünya Çevre Zirvesi’nde ise suyun önemi “Su Yok Gelecek Yok” sloganı ile vurgulandı.
Su sektöründe asıl kriz yaratan etkenlerden biri de 1990’lı yılların ikinci yarısında suyu “ekonomik bir mal” olarak benimseyen yeni politikanın hayata geçirilmesidir. Diğer bir ifadeyle dünya üzerinde “ortak mal” niteliğindeki doğal varlıkların özel mallara dönüştürülmesi ve giderek ticarileştirilmesidir.
Birleşmiş Milletler’in 1992 yılında düzenlediği Dublin Konferansı’nda suyun ekonomik bir mal olduğu ve istem yönlü politikalarla yönetilmesi konusunda bir ilke kararı benimsenerek kabul edildi.
Su ve kanalizasyon sektöründe izlenen özelleştirme politikalarının tutundurulmasında, Dünya Bankası’nın gelişmekte olan ülkelere kentsel altyapılarını iyileştirmek amacıyla sağladığı krediler aracı oldu. 1990 öncesinde Dünya Bankası, su hizmetlerinin ticarileşmesi için gerekli yapısal düzenlemeleri kredi anlaşmalarının ön koşulu olarak getirdi. Sonuçta su ve kanalizasyon hizmeti bir kamu hizmeti olmaktan uzaklaştırıldı, bir ticari hizmete dönüştürüldü.
Nüfus artıyor, doğal varlıklar hor kullanılıyor
1900’lerin başında dünya nüfusu sadece 1 milyar idi. Dünyadaki açlığı bitirmek üzere 1940-1960’lı yıllar arası uygulamaya konan Yeşil Devrim, tarımsal üretimi iki kattan fazla artırırken 2,5 milyar olan dünya nüfusu da 6,5 milyara ulaştı. Günümüzde yılda ortalama 70 milyon kişi artan dünya nüfusunun 2030 yılında 8,1 milyara, 2050 yılında da 8,9 milyara ulaşması beklenmektedir.
Şehir sayıları açısından konuyu irdelersek, 1800 yılında dünyada yalnızca 2 büyük şehir varken bu sayı 1900 yılında 17’ye, 1950 yılında 86’ya, 2000 yılında 387’ye yükselmiştir. 1970’lerin sonlarında dünya nüfusunun 2/3’ü kırsal alanda yaşarken, bu oran 2001 yılında %50’ye düştü ve 2020 yılına kadarda %44’e düşeceği tahmin edilmektedir.
Nüfus artışıyla birlikte kişi başına düşen su miktarı da azaldı. 1970’ten bu yana kişi başına küresel su arzı %33 oranında azaldı. Azalma yalnızca nüfus artışından kaynaklanmadı, aşırı su tüketimiyle de güçlendi. Suyun küresel tüketimi dünya nüfus artışından dört misli daha fazladır.
Yeşil Devrim sonucunda ortaya çıkan hibrit tohumlar yüksek verimlerini sulama, gübreleme ve ilaçlamaya borçluydu. Hibrit tohumlarla su kullanımı küresel su kullanımını oldukça artırdı. Hibrit tohumlar su kullanımını artırmanın yanında kurağa dayanıklı yerel çeşitlerin kullanımının azalmasına ve hatta kimi bölgelerde tamamen ortadan kalkmasına neden oldu.
1940 yılında dünyadaki toplam su tüketimi yılda yaklaşık 1.000 km3 iken bu miktar 1960 yılında ikiye katlandı ve 1990 yılında 4.130 km3’e çıktı.
Bir bölgedeki su varlığı o bölgenin iklim, yeryüzü şekilleri, bitki örtüsü ve jeolojik özelliklerine bağlıdır. Günümüz insanı tüm bu özelliklere doğrudan etki ederek, dünyayı hor kullandı ve onun suyu alma, içine sızdırma ve depolama kapasitesini tahrip etti.
Ormansızlaşma, ve madencilik faaliyetleri havzaların su tutma özelliğini yok etti. Fosil yakıtların kullanımı ve sanayi faaliyetleri küresel ısınmaya neden olarak tüm doğayı ve insanlığı tehdit eder oldu.
Türkiye’nin doğal varlıklarına bakışı
Ormanlar, küresel ısınmaya neden olan karbon dioksitin yutak alanı olmalarının yanında suyu havzalarda koruyan, dere ve pınarlar halinde yavaş yavaş bırakan doğal barajlardır. Yaşadığımız yüzyılda böylesine büyük bir öneme sahip işlevi olan ormanlarımız konusunda 1956 yılında çıkarılmış 6831 sayılı Orman Yasamızın 1986 yılında değiştirilmiş 2/B maddesi ile 1981 yılından önce orman niteliğini tam kaybetmiş (hatırlatalım, orman kendi vasfını kaybetmez, bu vasfı ancak yasa dışı kaybettirilir) yerlerden şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerleşim alanları orman sınırları dışına çıkarılmaktadır.
Hayvancılık sektörü için bedava yem kaynağı ve küresel ısınmayı artıran karbon dioksitin yutak alanı olmasının yanında yağmur sularının yüzey akışa geçmesini önleyerek toprak içine sızmasını sağlamak gibi çok önemli işlevleri bulunan meralarımızla ilgili de 1998 yılında çıkarılmış 4342 sayılı Mera Yasamız var. Böylesine önemli bir görevi olan meralarımız için de Mera Yasası’na 2004 yılında eklenen bir geçici madde ile meraları yasadışı işgal edip kendi adlarına tescil ettirmiş olanlara da para cezası karşılığı af sağlanmıştır.
Küresel ısınmanın kuraklık sorununu en şiddetli yaşayacak ülkemizde tarım arazilerinin amacı doğrultusunda yani tarım ürünleri yetiştirmede kullanılması büyük önem taşıyor. Bu konuda da 2005 yılında çıkarılmış bir Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Yasamız var. Bu yasamıza eklenen geçici bir madde ile de 2004 yılından önce tarım arazileri üzerinde yasadışı bir şekilde tarım dışı amaçlı yapılar kuranlara her bir metrekare için 5 YTL ceza ödemesi şartıyla izin veriyor.
Türkiye bir hukuk devleti olmasının gereği yasalarını çıkarıyor, ama talancı düzenin devamını sağlayacak bir eklemeyi de bu yasaların bir yerine eklemeyi ihmal etmiyor. Türkiye’de çevre ve doğal varlıklar bu zihniyetle de doğal olarak korunamıyor!?
Dünyada su varlığı
Dünyadaki toplam su miktarı 1,4 milyar km3’tür. Bunun %97,5’u okyanus ve denizlerde tuzlu su olarak bulunmaktadır. Ancak %2,5’u (35,2 milyon km3) tatlı su formunda bulunmaktadır. Tatlı suyun %68,7’si buzullarda, %30,1’i yer altı sularında, %0,8’i donmuş topraklar içinde yer almaktadır.
Tatlı suyun sadece %0,4’ü yeryüzünde ve atmosfer içindedir. Bu suyun da %67,4’ü göllerde, %12,2’si toprak nemi olarak, %9,5’i atmosferde, %8,5’i sulak alanlarda, %1,6’sı nehirlerde, %0,8’i bitki ve hayvan bünyesinde bulunmaktadır.
Atmosferde bulunan su miktarı yaklaşık olarak 13 bin km3’tür. Yüzey tatlı sularının en çok bulunduğu yerler 90 bin km3 ile göllerdir. Bu miktar nehirlerin 40 katı, sulak alanların ise 7 katıdır. Dünya içme sularının %25-40’lık bölümünü yer altı suları sağlamaktadır.
Bu veriler ışığında insanoğlunun ihtiyaçları doğrultusunda kullanabileceği tatlı su kaynaklarının son derece sınırlı olduğu görülmektedir.
Dünyada 1,4 milyar insan yeterli içme suyundan yoksundur, 2,3 milyar insan sağlıklı suya hasrettir ve kişi başına su tüketimi yılda ortalama 800 m3’tür. 2025 yılından itibaren 3 milyardan fazla insanın su kıtlığı ile karşı karşıya kalacağı tahmin edilmektedir.
Türkiye’nin su varlığı
Ülkemizde yıllık ortalama yağış metrekareye 643 mm dir. Bu da 501 milyar m3 suya karşılık gelmektedir.
501 milyar m3 suyun;
274 milyar m3’ü toprak, bitki ve su yüzeylerinden buharlaşarak geri atmosfere dönmekte,
69 milyar m3’lük kısmı yeraltı sularını beslemekte,
158 milyar m3’lük kısmı ise yüzey akışa geçerek nehirleri ve gölleri beslemekte, denizlere gitmektedir.
Yeraltı suyunu besleyen 69 milyar m3’lük suyun 28 milyar m3’ü pınarlar vasıtasıyla yerüstü suyuna tekrar katılmaktadır. Ayrıca, komşu ülkelerden yurdumuza gelen yılda ortalama 7 milyar m3 su bulunmaktadır. Böylece ülkemizin brüt yerüstü su potansiyeli (158+28+7) 193 milyar m3 olmaktadır.
Yeraltı suyunu besleyen (69-28) 41 milyar m3 de dikkate alındığında ülkemizin toplam yenilenebilir su potansiyeli brüt (41+193) 234 milyar m3’tür. Ancak, günümüz teknik ve ekonomik şartları çerçevesinde, çeşitli amaçlara yönelik olarak tüketilebilecek yerüstü su potansiyeli yurtiçindeki akarsulardan 95 milyar m3, komşu ülkelerden yurdumuza gelen akarsulardan 3 milyar m3 olmak üzere yılda ortalama (95+3) 98 milyar m3, 14 milyar m3 olarak belirlenen yeraltı suyu potansiyeli ile birlikte ülkemizin tüketilebilir yerüstü ve yer altı su potansiyeli yılda ortalama toplam (98+14) 112 milyar m3 olmaktadır.
Yılda kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 10.000 m3’ten fazla olan ülkeler su zengini, 1.000 m3’ten az olan ülkeler su fakiri kabul edilmektedir. Ülkemizde kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 1.500 m3 civarında olup, ülkemiz su kısıtı bulunan ülkeler arasında yer almaktadır.
Su kaynaklarımız kuruyor
Konya, Büyük Menderes ve Kızılırmak havzaları kuraklık sinyali veriyor. Bu havzalardaki yüzey sularının 2030 yılında %20’si, 2050 yılında %35’i ve 2100 yılında %50’si kaybolacak, buna karşılık sıcaklığın artmasıyla bitkilerden meydana gelen buharlaşma yoluyla su kaybı 2030 yılında %10 ve 2050 yılında %54 oranında artacaktır. Sulama suyu ihtiyacı da buna paralel olarak artış gösterecektir.
Günümüzde Türkiye’nin en büyük tatlı su gölü olan Beyşehir gölü hızla küçülüyor ve derinliği 1 m nin altına inmiş durumda. Göller bölgesi yok oluyor. Konya’nın Akşehir gölü tamamıyla kurudu. Tuz gölü hızla küçülüyor. Bafa ve Van göllerinin su seviyeleri düşüyor. Aşırı su kullanımı nedeniyle Konya ovası çöküyor, Tuz gölünün suları yer altı sularını kirletiyor. Trakya’nın yer altı su seviyeleri 150 m den 300 m lere inmiş durumda ve aşırı kirlenen Ergene nehri yer altı sularını kirletiyor.
Dağ buzullarımız eriyor, kar yağışı ve karla kaplı gün sayısı azalıyor, bu durum yeraltı ve yerüstü su kaynaklarımızı olumsuz etkiliyor. Devlet Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün kuraklık analizlerine göre de Güneydoğu Anadolu ile Doğu Anadolu Bölgelerimiz dışında kurak bir dönem yaşıyoruz.
Sektörel su kullanımı
Dünyadaki toplam su tüketiminin %70’i sulama, %22’si sanayi ve %8’i içme ve kullanma suyu amaçlıdır. Gelişmiş ülkelerde bu oranlar sırasıyla %30, %59, %11 iken az gelişmiş ülkelerde %82, %10 ve %8’dir.
Ülkemizdeki su tüketiminin %72’si tarımda, %18’i evsel kullanım ve %10’u sanayi sektöründe gerçekleşmektedir.
Türkiye’de 2003 yılı verilerine göre 29,6 milyar m3 su sulamada, 6,2 milyar m3 içme suyu olarak ve 4,3 milyar m3 su da sanayide kullanılmıştır. 2030 yılında ise sulamada kullanılan su miktarının 72 milyar m3, içme suyunun 18 milyar m3 ve sanayide kullanılan suyun 22 milyar m3’e yükseleceği tahmin edilmektedir.
Tarımsal üretim ve su tüketimi
Dünyadaki 13 milyar hektar arazinin sadece %12’si tarım arazisi, %27’si otlak arazi olarak kullanılmaktadır. Dünya nüfusu bağlamında kişi başına 0,25 hektar tarım arazisi düşmektedir. 1,5 milyon hektarlık ekilen arazilerin sadece %18’i (277 milyon hektar) sulu tarım arazilerinden oluşmaktadır.
Tarımda su kullanımı sadece bitkisel üretim açısından değil, hayvansal üretim ve hayvansal ürünler açısından da irdelenmelidir. Zira, hayvansal ürünlerin üretimi için daha fazla su tüketimine ihtiyaç vardır. Örneğin, 1 kg patates yetiştirmek için 0,2 m3, mısır için 0,5 m3, buğday için 1,2 m3, soya için 2,3 m3, çeltik için 2,7 m3 su yeterli olurken, 1 kg süt için 0,9 m3, kanatlı eti için 2,8 m3, yumurta için 4,7 m3, peynir için 5,3 m3, kırmızı et için 16 m3 su gerekmektedir.
Tarım alanlarımız ve sulama sahalarımız
Toplam tarım alanımız 28 milyon hektar olup sulanabilir alanımız 25,8 milyon hektar civarındadır. Mevcut su potansiyelimiz ile teknik ve ekonomik olarak sulanabilecek tarım arazisi büyüklüğü ise 8,5 milyon hektardır.
Türkiye 83 yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca bu alanın ancak 5 milyon hektarını sulamaya açabilmiştir. Bunun yaklaşık 3 milyon hektarlık kısmını DSİ, 1 milyon hektarlık kısmını mülga Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü ve 1 milyon hektarlık kısmını da halk sulamaları oluşturmaktadır. Geri kalan 3,5 milyon hektarlık kısmın sulamaya açılabilmesi için mevcut yatırım programlarına göre yaklaşık 80 yıllık bir süreye ihtiyaç vardır.
Sulama ve sulama yöntemleri
Günümüzde dünya nüfusunun %13’ü sağlıklı ve verimli bir hayat için gerekli olan gıdaya ulaşamamaktadır. 20. yüzyılın ikinci yarısında gıda üretimi 2 kattan fazla artarken dünya nüfusu da 2 kat arttı. Aynı dönemde gelişmekte olan ülkelerde kişi başına gıda tüketimi de %30 arttı. 2000-2030 yılları arasında gelişmiş ülkelerde artan gıda ihtiyacını karşılamak üzere tarımsal üretimin %67 artırılması, bu artışın sağlanabilmesi için de tarımda su kullanımının %14 artırılması gerekmektedir. Tarımsal üretimde en önemli girdilerin başında su gelmektedir.
Sulama, bitkilerin normal gelişmesi için gerekli olan, ancak doğal yağışlarla karşılanamayan suyun, bitkilerin istediği zaman ve miktarda verilmesi olayıdır. Sulama yöntemi ise suyun toprağa, bitki kök bölgesine veriliş biçimi olarak ifade edilir.
Sulama yöntemlerini yüzey sulama, basınçlı sulama ve sızdırma olarak üç gruba ayırabiliriz. Salma, tava, uzun tava ve karık sulamaları yüzey sulama yöntemlerini, yağmurlama ve damla sulamaları da basınçlı sulama yöntemlerini oluşturmaktadır.
Yüzey sulama yöntemlerinden tava sulama yöntemi genellikle sık ekilen hububat, yem bitkileri ve çayır mera bitkileri ile meyve bahçelerinin sulanmasında kullanılmaktadır. Uzun tava sulama yöntemi, çeltik dışında kök boğazının ıslanmasından kaynaklanan hastalıklara duyarlı olmayan ve sık ekilen bitkiler ile meyve ağaçlarının sulanmasında kullanılır. Karık sulama yöntemi bitki kök boğazının ıslatılmasından zarar gören bitkilerin sulanmasına çok uygundur, sıraya ekilen ya da dikilen bitkilerle meyve bahçeleri ve bağların sulanmasında kullanılır.
Basınçlı sulama yöntemlerinden yağmurlama sulama özellikle şeker pancarı, patates, yonca ve hububat gibi bitkilerin sulanmasında ideal bir yöntemdir. Bütün tarla bitkileri ile birçok sebzenin sulanmasında rahatlıkla kullanılabilir. Damla sulama yöntemi, başta seralar olmak üzere meyve bahçeleri, sıraya ekim yapılan sebzeler, kesme ve saksı çiçekçiliğinde tercih edilmektedir. Ayrıca pamuk, mısır, soya fasulyesi gibi endüstri bitkilerinin sulanmasında da bu yöntem yaygın olarak kullanılmaktadır.
Ürün bazında kullanılabilecek sulama yöntemleri
Sulama yönteminin seçiminde dikkat edilmesi gereken en önemli etkenlerden biri yetiştirilecek bitki çeşididir. Bu bağlamda ürün bazında uygulanması gereken kimi sulama yöntemleri aşağıda belirtilmiştir.
Damla Sulama Yöntemi: Biber, hıyar, kabak.
Yağmurlama Sulama Yöntemi: Patates.
Damla ve Karık Sulama Yöntemleri: Domates, patlıcan, kavun, fasulye, bezelye.
Yağmurlama ve Karık Sulama Yöntemleri: Marul, brokoli, karnıbahar, havuç.
Damla, Yağmurlama ve Karık Sulama Yöntemleri: Karpuz, çilek, lahana, enginar.
Tava, Karık ve Yağmurlama Sulama Yöntemleri: Ispanak.
Tava, Yağmurlama ve Mini Yağmurlama Sulama Yöntemleri: Kayısı.
Karık, Tava, Damla ve Mini Yağmurlama Sulama Yöntemleri: Elma, erik, şeftali, kiraz, vişne, turunçgiller.
Sulama yönteminin seçimine etki eden diğer faktörler
Sulama suyu bir akarsudan saptırılarak alınacaksa, sulanacak alana genellikle açık kanal sistemiyle getirilir ve yüzey sulama yöntemlerinden biri seçilir.
Su, gölet ya da baraj gibi yapılarda depolandıktan sonra alınacaksa ve su depolama yapıları gerekli işletme basıncını sağlayacak kadar yüksekte ise enerji masrafı gerektirmeyeceğinden basınçlı sulama yöntemlerinden biri seçilir.
Sulama suyu, derin kuyulardan ya da akarsulardan dinamik yüksekliği fazla pompa birimi ile sağlanacaksa, suyu yüzeye çıkarmak için önemli ölçüde enerji masrafı yapılacağından, bu durumda sulama randımanı yüksek olan basınçlı sulama yöntemlerinden biri seçilmelidir.
Su kaynağının debisi kısıtlı, ancak sulanacak arazinin fazla olduğu koşullarda, suyun yüksek randımanla kullanılması gerektiğinden, basınçlı sulama yöntemlerinden biri, özellikle damla sulama yöntemi seçilmelidir.
Sulama suyunun fazla miktarda sediment taşıması, ayrıca alg ve diğer yüzücü cisimlerin fazla olması durumunda, basınçlı sulama yöntemlerinin uygulanması sakıncalıdır. Bu koşullarda, yüzey sulama yöntemlerinin uygulanması daha doğru olacaktır.
Tuzlu sulama suyunun kullanılmasının zorunlu olduğu durumlarda yüzey sulama ve yağmurlama sulama yöntemleri seçilmez. Bu durumda, özellikle yıllık yağışın 300 mm den fazla olduğu yörelerde damla sulama yöntemi uygulanabilir.
Kullanılabilir su tutma kapasitesi yüksek olan (killi) topraklarda, sulama aralığı geniş ve uygulanacak sulama suyu miktarı fazla olacağından bu durumda yüzey sulama yöntemlerinden biri seçilmelidir.
Kullanılabilir su tutma kapasitesi düşük olan (kumlu) topraklarda, her defasında az miktarda sulama suyu sık aralıklarla uygulandığından basınçlı sulama yöntemlerinden biri kullanılır.
Geçirimsiz tabaka bulunan ya da taban suyunun yüzeye yakın olduğu topraklarda daha kontrollü sulamanın yapılabildiği basınçlı sulama yöntemlerinden biri seçilir.
Tuzlu topraklarda sulama suyuna ek olarak yıkama suyu da uygulanır. Yıkama suyu en iyi tava ve yağmurlama sulama yöntemleri ile uygulanır. Tuzlu topraklarda bu sulama yöntemleri tercih edilmelidir. Karık ve sızdırma yöntemleri ise kesinlikle uygulanmamalıdır.
Taşlı topraklarda arazi tesviyesi güç olduğundan böyle arazilerde basınçlı sulama yöntemleri kullanılmalıdır.
Düz fakat dalgalı yapı gösteren araziler için yine basınçlı sulama yöntemleri uygundur.
Erozyona duyarlı topraklarda basınçlı sulama yöntemleri seçilmelidir. Ancak, yağmurlama sulama yöntemi seçilirse, yağmurlama başlıklarından çıkan su damlacıklarının çapı küçük olacak biçimde işletme basıncı yüksek tutulmalıdır. Aksi halde iri su damlaları da erozyona neden olacaktır.
Hakim rüzgarın hızlı ve sıcaklığın yüksek olduğu yerlerde yağmurlama sulama yöntemi fazla su kaybına neden olacağından, bu yerlerde yüzey sulama yöntemleri uygulanmalıdır.
Sulama suyu kalitesi
Modern sulamada sulama suyu miktarı, sulama zamanı ve sulama yöntemi kadar sulama suyunun kalitesi de önemlidir. Toprak ne kadar verimli olursa olsun, modern sulama yöntemleri ne kadar iyi kullanılırsa kullanılsın sulamada uygun kaliteli su kullanılmadığı zaman ürün miktarı ve kalitesi düşer, toprakta kısa süre içinde tuzlulaşma-çoraklaşma sorunu başlar.
Sulama suyunun kalitesi sudaki çözünmüş tuzların miktarı ile belirlenir. Sulama suyu içerisinde en çok sodyum, magnezyum ve kalsiyum tuzları bulunur. Özellikle sodyum toprak yapısını çok hızlı bozar ve tarımda kullanılamayacak hale getirir.
Sulama suyunda fazla miktarda bulunduğunda bitkiye zehir etkisi yapan elementler de bulunabilir. Bunların başında bor elementi gelir. Bakır, kurşun, çinko gibi elementler de aşırı dozlarda bitkilerde zehir etkisi yapan elementlerdir. bu elementler ayrıca çevre kirliliğine de yol açarlar. Bu nedenle sulama suyu kullanılmadan önce mutlaka tuzluluk ve zehir etkisi yapan elementler açısından önceden tahlil ettirilmelidir.
Tarımda suyun yanlış kullanımı, tuz birikimi ve çölleşme
Tuz toprakta ana materyalden kaynaklı bulunabilir ya da sulama suyu içinde toprağa dahil olabilir. Her iki durumda da sulama suyu, tuzu taban suyuna ulaştırmakta ve orada biriktirmektedir. Drenaj sistemi kurulmamış ve fazla su ortamdan uzaklaştırılamamışsa, aşırı sulamayla taban suyu yukarı doğru harekete geçer, kılcal kanallar vasıtasıyla toprak yüzeyine dek ulaşır, yüzeye ulaştığında ise sıcağın etkisiyle su buharlaşır ve içindeki tuzu toprak yüzeyinde bırakır. Zamanla toprak çoraklaşır. Toprağa ekilen tohumlar çimlenememeye başlarlar. Tuz toprak yapısını bozarak geçirimliliğini azaltır. Toprakta yeterli nem bulunsa bile bitki bundan yararlanamaz, beslenemez ve gelişemez. Buna fizyolojik kuraklık denir. Olumsuzluğun devamında ise çölleşme yaşanır.
Bugün dünyada tuzlanmanın yılda 2 milyon hektar alanla yayıldığı ve bu nedenle sulama sayesinde elde edilen üretim artışının sağladığı gelirlerin büyük oranlarda azalmasına neden olduğu görülmektedir.
Bugün GAP bölgesinde sulanabilir arazi miktarımız 1,8 milyon hektardır. Bugüne dek DSİ tarafından yaklaşık olarak 230 bin hektarlık arazi sulamaya açılabilmiştir. Drenaj tesis edilmemiş bu alanların yaklaşık olarak yarısında tuzlanma görülmeye başlanmıştır. Fırat Nehri’nin iyi kalitedeki suyu bile her yıl 10 dekarlık bir araziye 1,1 ton tuz bırakmaktadır.
Ülkemizde tuzlu, sodyumlu ve borlu arazilerin miktarı 1,6 milyon hektara ulaşmıştır.
Tuzlu arazide tarım yapılırken göz önünde bulundurulması gerekenler
Mevcut tuz şartlarına dayanıklı bitkiler seçilmelidir. Bu bağlamda tarla bitkilerinden arpa, pamuk, şeker pancarı, buğday, sebzelerden kabak, karnabahar, domates, hıyar, meyvelerden hurma, greyfurt, portakal ve şeftali yetiştirilebilir. Bor sorunu görülmesi halinde pamuk, domates, bakla, şekerpancarı, hurma, mısır, enginar ekimi ve dikimi tercih edilebilir.
Tohum çevresinde tuz birikimini engelleyecek şekilde ekim yapılmalıdır. Bu amaçla sırta ekim yapılması en önemli yöntemdir.
Taban suyu ile arazi yüzeyine kadar taşınan tuzların burada birikerek zarara yol açmaması açısından sık sık sulama yapılmalı, tuzlar bitki kök bölgesinden uzaklaştırılmalıdır. Bu amaçla kullanılabilecek en önemli sulama yöntemleri tuzun kaynağına bağlı olarak değişmekle birlikte yağmurlama ve damla sulama yöntemleridir.
Sonuç
Tüm dünyada ve ülkemizde en fazla kullanılan yöntem suyun çok fazla kullanılmasını gerektiren yüzey sulama (vahşi sulama) yöntemleridir. Bugün dünyada sulanan arazilerin %95’inde bu yöntem kullanılmaktadır. Ülkemizde sulamaya açılmış alanların %94’ünde yüzey sulama, sadece %6’sında basınçlı sulama yöntemleri kullanılmaktadır.
Ülkemizde 1 ton şeker pancarı yetiştirmek için 100 ton sulama suyu kullanılmaktayken İsrail’de sadece 7 ton sulama suyu kullanılmaktadır. Yüzey sulama yöntemlerinde bitkiye 1 m3 su verebilmek için 2 m3 su kullanılmak zorundadır. Yüzey sulama yöntemlerinde suyun fazla kullanılmasından dolayı verilen su bitki kök derinliğinin çok daha altına gitmekte, bitki besin maddelerini bitki kök seviyesinden uzaklaştırmak suretiyle de toprağın verimsizleşmesine neden olmaktadır.
Küresel ısınmanın kuraklık etkisi ve su kaynaklarımızın küçülmesi sorunları göz önünde bulundurulduğunda su tasarrufu sağlayan basınçlı sulama yöntemlerinin ülkemizde yaygınlaştırılması gerektiği açıktır. Ülkemiz tarımda su kullanım düzeyini gelişmiş ülkeler seviyesine çekmek zorundadır.
Tarımda sulama suyunun daha etkin kullanılabilmesi için göz önünde bulundurulması gereken faktörler aşağıda belirtilmiştir;
İklim, toprak ve topoğrafya şartları elverişli olan tüm alanlarda yağmurlama ve damla sulama yöntemlerinden biri seçilmelidir. Ancak bu seçim esnasında toprak ana materyalinden kaynaklı bir tuzluluk varsa yağmurlama, sulama suyunda tuzluluk varsa damla sulama yöntemi tercih edilmelidir.
Suyun kısıtlı kullanımının yaygınlaştırılması ve sulama sahalarının genişletilmesinin sağlanması bir zorunluluk haline gelmiştir. Bitkinin en fazla suya ihtiyaç duyduğu dönemlerde sulama yapılması, bunun dışında kısıtlı sulama yapılması ya da tamamen sulamanın kesilerek buradan tasarruf edilen suyla daha geniş alanların sulanmasının sağlanması gerekir. Sulamanın kısıtlandığı alanda verim düşüklüğü yaşanması kaçınılmazdır, ancak tasarruf edilen suyun kurak alanlarda kullanılması ile toplamda üretim ve gelir artışı daha fazla olacaktır.
Tarımda toprağın nemini muhafaza edecek yöntemler kullanılmalıdır. Sürekli ticari gübrelerin tarımsal üretimde kullanılması toprak yapısını bozmakta, toprağın su tutma kapasitesini düşürmektedir. Yeşil gübreleme ve hayvan gübresi kullanılması ise toprağın su tutma kapasitesini artırmaktadır. Toprak işleme nem kaybına neden olduğundan doğrudan ekim mibzeri kullanılarak toprak işlemesiz tarım tercih edilmelidir.
Kuraklığa ve tuzluluğa dayanıklı çeşitlerin geliştirilmesi gerekir. Ülkemizdeki tohumculuk sektörü genellikle ithal hibrit tohumları yurtiçinde pazarlamak üzere faaliyet göstermektedir. Bu tohumlar su varsa verimli olabilmektedir. Kurağa dayanıklı çeşitlerimizin kamu öncülüğünde geliştirilmesi bir zorunluluktur.
Tarım Sigortaları Kanunu kuraklık, sel ve don afetlerini de kapsayacak şekilde genişletilmeli, fakir çiftçinin sigorta primleri devlet tarafından karşılanmalıdır.
Artan nüfusun su ihtiyacının yeterince karşılanabilmesi için su havzaları yerleşim ve sanayi tesisleri ile işgal edilmemeli, su kaynakları kirletilmemeli, temiz su kaynakları ve doğal baraj olarak görev yapan mera ve ormanlar azaltılmak yerine çoğaltılmalıdır.
Kaynakça
Dr. Nilgün Görer, Küresel Su Politikaları, Liberal Reformlar ve Devlet Sempozyumu Bildirisi, Kamu İşletmeciliğini Geliştirme Merkezi Vakfı, Ankara 18-19 Nisan 2003
Vandana Shiva, Su Savaşları, bgst Yayınları, Mart 2007
Dünyadan Suya Dair, WWF Türkiye, http://www.wwf.org.tr/su/rakamlarla-su-sorunu/duenyada-su/
Water, A Shared Responsibility, The United Nations World Water Development Report 2, Worl Water Assesment Programme, UN Educational Scientific and Cultural Organization, Berghahn Boks, UN Water, 2006 http://www.unesco.org/water/wwap/wwdr2/table_contents.shtml
Toprak ve Su Kaynakları, DSİ, http://www.dsi.gov.tr/topraksu.htm
İklim Değişikliği Birinci Ulusal Bildirimi, Çevre ve Orman Bakanlığı, Ocak 2007,
http://www.cevreorman.gov.tr/belgeler4/iklimbildirimi.pdf
http://www.meteor.gov.tr/2006/zirai/zirai-aylikkuraklik.aspx?subPg=B
Water for People Water for Life, The United Nations World Water Development Report, UNESCO-WWAP, March 2003, http://www.unesco.org/water/wwap/wwdr/ex_summary/ex_summary_en.pdf
Türkiye’de Su, WWF Türkiye, http://www.wwf.org.tr/su/rakamlarla-su-sorunu/tuerkiyede-su/
Mustafa Akıncı, Sulama Sistemleri, KHGM, http://www.khgm.gov.tr/kutuphane/MAKALE/makale002.htm
Emin Tepeli, Ramazan Bülbül vd., Sulama, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı-YAYÇEP, 2005
DPT, Su Havzaları, Kullanımı ve Yönetimi, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, ÖİK Raporu: 571, Ankara 2001 http://ekutup.dpt.gov.tr/suhavza/oik571.pdf
Bülent Sönmez, Türkiye Çoraklık Kontrol Rehberi, Toprak ve Gübre Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü, Teknik Yayın No: 33, Ankara 2003, http://www.khgm.gov.tr/kutuphane/trcoraklik.HTM
Rıza Kanber, Recep Çakır, Ali Fuat Tarı, Sulama ve Drenaj Mühendisliği, KHGM, Yayın No: 122, Ankara 2003, http://www.khgm.gov.tr/kutuphane/sulamavedrenaj/sulamadrenaj.pdf
B. Çakmak, Turhan Aküzüm, vd., Su Kaynaklarının Geliştirme ve Kullanımı, Türkiye Ziraat Mühendisliği VI. Teknik Kongresi, 3-7 Ocak 2005, http://www.zmo.org.tr/etkinlikler/6tk05/012belgincakmak.pdf
Mustafa Akıncı, Kısıtlı Sulama, KHGM, http://www.khgm.gov.tr/kutuphane/MAKALE/makale001.htm
Friday, November 23, 2007
Biyoçeşitlilik Sözleşmesi ve Türkiye’deki Uygulamalar Çalıştayı
Biyoçeşitlilik Sözleşmesi ve Türkiye’deki Uygulamalar Çalıştayı
“Biyoçeşitlilik Sözleşmesi ve Türkiye'deki Uygulamalar” başlıklı atölye çalışması, 23-25 Ekim 2007 tarihlerinde NGBB’de yapıldı. Atölye çalışması, Ali Nihat Gökyiğit Vakfı (ANG), Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi (NGBB) ve Flora Araştırmaları Derneği (FAD) ile Darwin Initiative ve Edinburgh Kraliyet Botanik Bahçesi tarafından ortaklaşa düzenlendi. Ülkemizden, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile Çevre ve Orman Bakanlığı temsilcileri, NGBB sorumluları, ilgili üniversite elemanları ve sivil toplum kuruluşları temsilcilerinin katıldığı etkinlikte; İngiltere’den botanikçiler ile botanik bahçelerinin sorumluları da hazır bulundu.
Çalıştayda, Türkiye’den katılan resmi kurum temsilcileri, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi uyarınca ülkemizde yapılan etkinlikleri açıklarken; üniversiteler, STK’lar ve botanik bahçelerinin temsilcileri de kurum ve kuruluşlarında gerçekleştirilen çalışmaları dile getirdiler.
İngiltere’den gelen botanik bahçesi sorumluları ve temsilcileri tarafından, botanik bahçelerinin çalışma yöntemleri anlatıldı. Ayrıca, bitkilerin biyoçeşitlilik sözleşmesinin amaçları uyarınca koruma altına alınması konusunda, botanik bahçelerinin önemli roller üstlendiği hatırlatılarak açıklamalarda bulunuldu.
Bu aktarımlar sırasında, İngiltere’de botanik bahçeleri ve bitki koruma konularına ilişkin devlet, üniversiteler ve STK’ların katılımı ile 1994 yılında kurulan, PLANTNET adlı “Bitki Koleksiyonları Şebekesi”ne ilişkin detaylı bilgi verildi. Ülkemizde de “Bitki Koleksiyonları Şebekesi” kurulmasının önemi vurgulandı.
Çalıştayın son iki gününde, dünyanın önde gelen bilim adamlarından İngiliz botanikçi Prof. Vernon Heywood tarafından, “Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi ve Uygulamaları” konusunda, ülkemizdeki uygulamaları da içeren, tartışmalı bir seminer gerçekleştirildi. Çalıştayın sonunda alınan ve beş başlık altında toplanan kararların hayata geçirilmesi konusunda fikir birliğine varıldı.
Alınan Kararlar
1- Ülkemizde biyoçeşitliliğin saptanması ve korunması konusunda, ilgili kişi ve kurumlar arasında gerekli eşgüdüm, birlikte çalışma ve iletişimin istendiği oranda sağlanamadığı kabul edilmektedir. Birlikte çalışmanın arttırılması; devlet, STK’lar ve üniversite araştırıcıları arasında uyumlu çalışma koşullarının düzenlenmesi,
2- “Biyolojik Çeşitliliğin Önemi” konusunda bir belgesel hazırlanması ve belgeselin medya kuruluşları aracılığı ile kamuoyuna ulaştırılması,
3- Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin ulusal odak noktası, Çevre ve Orman Bakanlığı’na bağlı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’dür. Uygulayıcılar, araştırmacılar ve akademik kuruluşlar, STK'lar ve devlet kurumlarının, genel müdürlük bünyesinde kurulmuş bulunan “Biyolojik Çeşitlilik Bilgi Alışverişi” veb sitesi <www.bcs.gov.tr> vasıtasıyla, hızlı iletişim ve bilgi alışverişinde bulunmaları,
4- Biyoçeşitlilik Sözleşmesi kapsamında, genetik kaynaklara erişim ve yarar paylaşımı konusunda ulusal odak noktası olan Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü; aynı zamanda ulusal mevzuata göre erişim konusunda da yetkili kurumdur. Genetik kaynaklarımızın kontrolsuz olarak yurt dışına çıkarılması önlenmesi amacıyla, genel müdürlük tarafından 1992 yılında yayınlanan “Bitki Genetik Kaynaklarının Toplanması Muhafazası ve Kullanılması“ hakkındaki yönetmelik hükümlerinin uygulanmasına özen gösterilmesi,
6- Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin, ülkemizde etkin bir şekilde uygulanması ve sözleşme çerçevesinde taahhüt edilen “Korunan Alanlar 2012” hedeflerine ulaşmak için, BÇS Sekreteryası tarafından hazırlanmış olan “Korunan Alanlar İş Programı”na ve güncellenen Ulusal BÇ Stratejimize uygun olarak ilgili kamu kuruluşları, üniversiteler ve STK'ların katılımı ve işbirliği ile bir ulusal “BÇS Korunan Alanlar 2012” girişimi başlatılması, önceliklerin belirlenmesi ve gerekli adımların beraberce atılması,
Tavsiye edilmektedir.
Sonuç
Bu çalıştayda, ülkemizde yeterince tanınmayan “Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi” ile; sözleşmenin bitkiler ve bitkilerin korunması ile ilgili maddelerinin sunumu ve değerlendirmesi yapılmıştır. Bu konularda ülkemizdeki resmi makamlar, botanik bahçeleri ve botanik birimlerinde yapılacak çalışmaların tartışılması, açıklık kazanması ve eşgüdümün sağlanmasının önemi ve gerekliliği vurgulanmıştır. Konu ile ilgili alınan kararlar, katılımcılara açıklanmıştır. Tüm bu konular bağlamında, çalıştayın çok başarılı geçtiği ve sonuçlandırıldığı kanısına varılmıştır.
“Biyoçeşitlilik Sözleşmesi ve Türkiye'deki Uygulamalar” başlıklı atölye çalışması, 23-25 Ekim 2007 tarihlerinde NGBB’de yapıldı. Atölye çalışması, Ali Nihat Gökyiğit Vakfı (ANG), Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi (NGBB) ve Flora Araştırmaları Derneği (FAD) ile Darwin Initiative ve Edinburgh Kraliyet Botanik Bahçesi tarafından ortaklaşa düzenlendi. Ülkemizden, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile Çevre ve Orman Bakanlığı temsilcileri, NGBB sorumluları, ilgili üniversite elemanları ve sivil toplum kuruluşları temsilcilerinin katıldığı etkinlikte; İngiltere’den botanikçiler ile botanik bahçelerinin sorumluları da hazır bulundu.
Çalıştayda, Türkiye’den katılan resmi kurum temsilcileri, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi uyarınca ülkemizde yapılan etkinlikleri açıklarken; üniversiteler, STK’lar ve botanik bahçelerinin temsilcileri de kurum ve kuruluşlarında gerçekleştirilen çalışmaları dile getirdiler.
İngiltere’den gelen botanik bahçesi sorumluları ve temsilcileri tarafından, botanik bahçelerinin çalışma yöntemleri anlatıldı. Ayrıca, bitkilerin biyoçeşitlilik sözleşmesinin amaçları uyarınca koruma altına alınması konusunda, botanik bahçelerinin önemli roller üstlendiği hatırlatılarak açıklamalarda bulunuldu.
Bu aktarımlar sırasında, İngiltere’de botanik bahçeleri ve bitki koruma konularına ilişkin devlet, üniversiteler ve STK’ların katılımı ile 1994 yılında kurulan, PLANTNET adlı “Bitki Koleksiyonları Şebekesi”ne ilişkin detaylı bilgi verildi. Ülkemizde de “Bitki Koleksiyonları Şebekesi” kurulmasının önemi vurgulandı.
Çalıştayın son iki gününde, dünyanın önde gelen bilim adamlarından İngiliz botanikçi Prof. Vernon Heywood tarafından, “Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi ve Uygulamaları” konusunda, ülkemizdeki uygulamaları da içeren, tartışmalı bir seminer gerçekleştirildi. Çalıştayın sonunda alınan ve beş başlık altında toplanan kararların hayata geçirilmesi konusunda fikir birliğine varıldı.
Alınan Kararlar
1- Ülkemizde biyoçeşitliliğin saptanması ve korunması konusunda, ilgili kişi ve kurumlar arasında gerekli eşgüdüm, birlikte çalışma ve iletişimin istendiği oranda sağlanamadığı kabul edilmektedir. Birlikte çalışmanın arttırılması; devlet, STK’lar ve üniversite araştırıcıları arasında uyumlu çalışma koşullarının düzenlenmesi,
2- “Biyolojik Çeşitliliğin Önemi” konusunda bir belgesel hazırlanması ve belgeselin medya kuruluşları aracılığı ile kamuoyuna ulaştırılması,
3- Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin ulusal odak noktası, Çevre ve Orman Bakanlığı’na bağlı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’dür. Uygulayıcılar, araştırmacılar ve akademik kuruluşlar, STK'lar ve devlet kurumlarının, genel müdürlük bünyesinde kurulmuş bulunan “Biyolojik Çeşitlilik Bilgi Alışverişi” veb sitesi <www.bcs.gov.tr> vasıtasıyla, hızlı iletişim ve bilgi alışverişinde bulunmaları,
4- Biyoçeşitlilik Sözleşmesi kapsamında, genetik kaynaklara erişim ve yarar paylaşımı konusunda ulusal odak noktası olan Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü; aynı zamanda ulusal mevzuata göre erişim konusunda da yetkili kurumdur. Genetik kaynaklarımızın kontrolsuz olarak yurt dışına çıkarılması önlenmesi amacıyla, genel müdürlük tarafından 1992 yılında yayınlanan “Bitki Genetik Kaynaklarının Toplanması Muhafazası ve Kullanılması“ hakkındaki yönetmelik hükümlerinin uygulanmasına özen gösterilmesi,
6- Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin, ülkemizde etkin bir şekilde uygulanması ve sözleşme çerçevesinde taahhüt edilen “Korunan Alanlar 2012” hedeflerine ulaşmak için, BÇS Sekreteryası tarafından hazırlanmış olan “Korunan Alanlar İş Programı”na ve güncellenen Ulusal BÇ Stratejimize uygun olarak ilgili kamu kuruluşları, üniversiteler ve STK'ların katılımı ve işbirliği ile bir ulusal “BÇS Korunan Alanlar 2012” girişimi başlatılması, önceliklerin belirlenmesi ve gerekli adımların beraberce atılması,
Tavsiye edilmektedir.
Sonuç
Bu çalıştayda, ülkemizde yeterince tanınmayan “Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi” ile; sözleşmenin bitkiler ve bitkilerin korunması ile ilgili maddelerinin sunumu ve değerlendirmesi yapılmıştır. Bu konularda ülkemizdeki resmi makamlar, botanik bahçeleri ve botanik birimlerinde yapılacak çalışmaların tartışılması, açıklık kazanması ve eşgüdümün sağlanmasının önemi ve gerekliliği vurgulanmıştır. Konu ile ilgili alınan kararlar, katılımcılara açıklanmıştır. Tüm bu konular bağlamında, çalıştayın çok başarılı geçtiği ve sonuçlandırıldığı kanısına varılmıştır.
Wednesday, November 21, 2007
SYNGENTA’NIN SİLAHLI GÜÇLERİ KÖYLÜLERİ ÖLDÜRÜYOR!
İsviçre menşeli Syngenta şirketinin Brezilya Topraksızlar Hareketi Liderlerinden Valmir Motta da Oliviera 21 Ekim 2007 tarihinde öldürmesiyle ilgili Çiftçi Sendikaları Konfederasyonlaşma Platformu basın açıklaması yaptı. Basın açıklaması metninin Brezilya ve İsviçre konsolusluklarına ve Uluslararası Af Örgütüne gönderildiği belirtildi.SYNGENTA’NIN SİLAHLI GÜÇLERİ KÖYLÜLERİ ÖLDÜRÜYOR!İsviçre menşeli, 90 ülkede faaliyet gösteren, dünya ticari tohum pazarının 3. büyük şirketi olan Syngenta, Brezilya’nın Santa Terasa do Oeste bölgesinde illegal (yasa dışı) ve meşru olmayan bir tarzda Genetiği Değiştirilmiş Organizma - GDO’lu soya ve mısır denemeleri yapmaktadır.
Syngenta’nın yasal ve meşru olmayan deneme tarlalarına yerel yönetimlerin ve halkın dikkatini çekmek amacıyla Via Campesina (Çiftçi Yolu) ve Topraksızlar Hareketi’ne (MST) bağlı köylüler demokratik haklarını kullanarak 2006 yılında işgal etmiş ve kamp kurmuşlardır.
Yaşamlarını kurdukları kampta sürdüren çiftçi ailelerinden 70 tanesi 17 aylık konaklamadan sonra 18 Temmuz 2007’de başka bir bölgeye taşınmış. Syngenta ise illegal ve meşru olmayan denemelerini durdurmamış, sürdürmüştür. Bunun üzerine 21 Ekim tarihinde Via Campesina’ya bağlı 150 çiftçi bu alana tekrar dönmüştür.
Syngenta tarafından kiralanan ve kanunsuz denemelerin yapıldığı bu tarlalarda ağır silahlarla donatılan özel güvenlik güçleri köylülerin üzerine ateş açmış, Brezilya Topraksızlar Hareketi Liderlerinden 3 çocuk babası 32 yaşındaki Valmir Motta da Oliviera’yı göğsünden iki kurşunla katletmiştir. Bir köylü kadın aldığı kurşun yarası ile komaya girmiş, 5 köylü de yaralanarak hastaneye kaldırılmıştır.
Çevreye verdikleri tahribatın yanında insan sağlığını tehdit eden, endüstriyel tarıma yönelik olarak ürettikleri kimyasal ilaç ve gübrelerle üretimin beşiği toprağı ve tüm canlıların hakkı olan suyu kullanılamaz hale getiren bu çokuluslu şirketler dünya ölçeğinde “Dünyanın Baş Belaları” olarak adlandırılmaktadır. Dünyanın baş belaları arasında yer alan/sayılan Syngenta şirketi, işi demokratik haklarını kullanan köylüleri katletmeye kadar vardırmıştır!
Via Campesina üyesi Türkiye Çiftçi Sendikaları Konfederasyonlaşma Platformu olarak dünyanın baş belalarından olan Syngenta’nın silahlı güçleri tarafından köylülere yapılmış olan bu insanlık dışı saldırıyı şiddetle kınıyoruz.
Via Campesina’nın aşağıda belirtilen taleplerine Türkiye Çiftçi Sendikaları Konfederasyonlaşma Platformu olarak katılıyoruz:• Bu olayda suçu olan tüm kişi ve kurumların cezalandırılmasını,• Syngenta deneme tarlalarının geri alınarak bu arazilerin çiftçiler ve köylüler tarafından işlenmesinin sağlanmasını, buralarda yerli tohumlarla üretim yapılmasını,• Syngenta’nın Brezilya’dan kovulmasını,• Syngenta’nın paralı askerleri tarafından mağdur edilen köylülerin hakları ve tazminatlarının Brezilya Başbakanı Luis İgnacio Lula da Silva aracılığıyla Brezilya hükümeti tarafından karşılanması,• Syngenta’nın bu kanunsuz eylemlerini durdurması için Uluslararası Af Örgütü’nün girişimde bulunmasını talep ediyoruz.
Abdullah AYSU
Türkiye Çiftçi SendikalarıKonfederasyonlaşma Platformu
Dönem Sözcüsü
-->
-->
TÜRKİYE UPOV’A GİRİYOR: KÜRESEL TOHUM ŞİRKETLERİNİN SON DARBESİ
TÜRKİYE UPOV’A GİRİYOR: KÜRESEL TOHUM ŞİRKETLERİNİN SON DARBESİ
Tayfun Özkaya (19.11.2007)
UPOV’da nerden çıktı demeyin. Küresel tohum şirketlerinin yeni bir darbesi ile karşı karşıyayız. Türkiye kısaltılmış adı UPOV olan Uluslararası Yeni Bitki Çeşitlerini Koruma Birliği’ne üye oluyor. Tohum yasasında olduğu gibi bu işlem de fazla toz kaldırmadan yürütüldü. TBMM’de 13.3.2007’de 5601 sayılı “10 Kasım 1972, 23 Ekim 1978 ve 19 Mart 1991 Tarihlerinde Cenevre’de Gözden Geçirilen 2 Aralık 1961 Tarihli Yeni Bitki Çeşitlerinin Korunması Uluslararası Sözleşmesine Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair” Kanun kabul edildi ve Resmi Gazete’de 17.3.2007’de yayınlandı. Dış İşleri ve Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonları da kanunu oybirliği ile kabul etmişlerdi. Mecliste ise kanun 225 üyenin tümünün kabul oyu ile yasalaşmıştır. Yasaya karşı gelen olmamıştır. UPOV’un Türkiye’deki destekçileri “ne güzel ülkemiz 65. üye olacağına göre bu iyi bir şey, modernleşiyoruz” diyecekler. Aslında ise bir yandan çiftçilerimizin kendi tohumlarını yetiştirme hakları her geçen gün kısıtlanıp tamamen ortadan kaldırılırken, diğer yandan da tüketicilerin besleyici değeri yüksek, antioksidantlarca zengin ve lezzetli sebzeleri, meyveleri yok olarak plastik domatesler, patlıcanlar burunlara dayatılacak. Ulusal bitki ıslahçılarımızın çeşitlerden ıslah amacıyla yararlanmalarının önüne büyük engeller getirilerek gelişme başka ülkelerde olduğu gibi yavaşlatılacaktır. Bütün bunlara rağmen UPOV yandaşlarının bizleri gelişme karşıtı olarak suçlayacaklarına eminiz.
UPOV 1960’da sonradan devleşecek olan tohum şirketlerinin güdümündeki altı Avrupa ülkesi tarafından kuruldu. 1990’lara kadar sadece 20 üyesi vardı. Ancak küreselleşme ile birlikte hiçbir zorunluluk olmamasına rağmen IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi kuruluşlar ve büyük devletler gelişmekte olan ülkeleri bitki çeşitleri üzerindeki fikri mülkiyet haklarını koruma iddialı UPOV’a girmeye zorladılar. Bugün Türkiye 65. üye olma yolunda.
UPOV’un çeşitli sözleşmeleri var. İlki 1961’de “Yeni Bitki Çeşitlerinin Korunması Uluslararası Anlaşması” adı altında imzalandı. Daha sonra 1972, 1978 ve 1991’lerde bu anlaşma gözden geçirilerek yenilendi. Ancak UPOV’un 50. kuruluş yılı olan 2011’de tohum devlerinin hâkimiyetini iyice pekiştirecek olan yeni bir anlaşma tezgâhlanmaktadır.
1961 UPOV anlaşması 1970’lere kadar pratikte uygulanmadı. Bu sözleşmelerin uygulandığı yaklaşık 30 yılda gelişmiş ülkelerde bitki çeşitlerinin çoğu kayboldu. FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü) dünya biyoçeşitliliğindeki kaybı %75 olarak açıklamıştır. Kısacası gelişmiş ülkelerde çiftçi tohum firmalarının esiri olurken tüketiciler besin değeri düşük, ancak tarım ilaçları ve kimyasal gübrelerle yetiştirilebilen tatsız ürünleri yemek zorunda bırakıldılar. Dekara verimlilik bazen artabildi ama bunun çiftçilere, tüketicilere ve doğaya zararı çok fazla oldu. ABD’de kanser, kalp, şeker ve obezitenin çok fazla olması tesadüf değildir. Bunda genetik olarak farklılaşmış yerel çeşitlerin yerine geçen genetik olarak birörnek güya modern tohumların da payı çok büyüktür. Şimdi gelişmiş ülkelerin bütün dünyada yapmak istedikleri aslında bu filmi gelişmekte olan ülkelere de gösterme arzusudur.
Başbakanlığın web sayfasında[1] UPOV’a Türkiye’nin yaptığı başvurunun gerekçesini okuyabiliyorsunuz. Bu gerekçede, Türkiye’nin bitki ıslahçılarının haklarını koruma altına alarak yeni tohum geliştirmek için yatırımları çekeceği iddia edilmektedir. Bu gerçekçi olmayan bir dilekten öteye gidemez. Şu anda da küresel tohum şirketleri ya doğrudan ya da yerli şirketler aracılığı ile tohum pazarlamasından öte bir şey yapmamaktadırlar. Tekelleşme dünyada çok yüksektir. Dünya’da 2006 yılında tek bir şirket (Monsanto) ticari tohum pazarının %20’sine sahiptir. Dört şirketin payı %44, on şirketin payı ise %57’dir. Amaç halen az çok köylünün denetimde olan alanlarda da tam bir hâkimiyet sağlayarak tohum pazarını bütünüyle ele geçirmektir. Geliştirecekleri doğaya zararlı, köylüye zararlı, tüketiciye zararlı tohumlarına ihtiyacımız yok. Bugün Türkiye’de olduğu gibi dünya’da halen köylülerin, çiftçilerin ürettikleri tohumların oranı oldukça yüksek oranlardadır. Hatta Arjantin, Avustralya, Kanada gibi ülkelerde bile bu oran %65 ile %90 arasında değişmektedir. Polonya’da bu oran yağlık kolza hariç bütün ürünlerde %90’dır. Bu sayıları veren tohum devlerinin etkisinde olan Uluslararası Tohum Federasyonudur. Federasyonun 2005’de sadece 18 gelişmiş ülkede yaptırdığı bir araştırmaya göre büyük şirketler bu ülkelerde ek bir 7 milyar dolarlık tohum pazarı ele geçirilebilecektir.[2] Eğer bütün dünyada çiftçilerin kendi yetiştirdikleri tohumlar engellenebilirse piyasa genişlemesi 73 milyar dolara çıkmaktadır. Bugün için bile tohum pazarı elmas pazarından büyüktür. Türkiye halen kabul edilmesi hayli riskli olan 1991 sözleşmesini kabul edecektir. Ancak tehlike 2011’de imzalanması düşünülen yeni sözleşme ile anormal büyümektedir. 1991 sözleşmesinde çiftçilerin kendi tohumlarını kullanmaları oldukça kısıtlanmıştır. Büyük tohum devleri halen gelişmekte olan ülkelerin yerel tohumları ile ülkelerin kamu kuruluşlarına ait gen merkezlerindeki tohumlara istedikleri gibi el koymuşlardır ve koymaya devam etmektedirler. Buna biyokorsanlık diyoruz. Bir ABD firması Hindistan’ın basmati çeşidi pirincine el koyarak kendi adına patent çıkartmıştır.[3] 1991 sözleşmesinde çeşitlerin bitki ıslah amacıyla kullanılmasına izin vardır. Ancak “temel olarak türev çeşitler” denilen yani daha çok başka bir çeşitten yararlanarak geliştirilen çeşitler için ancak telif hakkı ödenirse bu yararlanma söz konusu olabilecektir. Bu ilk bakışta gelişmekte olan ülkeleri hatta çiftçileri koruyucu gibi görünmekle birlikte her türlü imkâna sahip olan dev şirketler için bu kural kendi lehlerine işlemektedir. Zaten UPOV’a göre ve Türkiye’nin kabul ettiği tohumculuk kanununa göre (yeknesaklık) birörneklilik ve durulmuşluk göstermeyen tohumluklar yani yerli çeşitler, köylü çeşitleri tohum kataloglarına girmemektedirler. Hâlbuki bir örnek olmayan, çeşitlilik gösteren, sürekli değişim gösteren yerel tohumlar için bu özellikler üstünlüktür. Ancak endüstri için bu özellikler kötüdür ve yerel çeşitlerin yeri sadece gen bankalarıdır. Burada çoğu zaman ölmeye bırakılırlar. Onlar için burası aslında morgdur. Bu tohumları kimse koruyamayacaktır. Bunlar biyokorsanlığa açıktır. Kısacası bunların yağmalanması önlenemeyecektir. Ayrıca gen bankalarındaki çeşitler de yağmalanmaktadır. Küresel tohum firmalarının bunlardan yararlanarak bir çeşit geliştirdiğini kolayca ispatlanamayacak, ancak bunların geliştirilmek için yararlandıkları çeşitlerin ve tiplerin “temel olarak türev çeşitler” olduğu bu şirketler tarafından iddia edilebilecektir. UPOV sözleşmelerinin araştırmaları teşvik ettiği yalandır. California Üniversitesinden Charles E. Hess şöyle demektedir:
“Fikri mülkiyet hakları genetik materyal değişimini yavaşlatmakta, yeni bilginin yayılımını yavaşlatmakta, temel ve uygulamalı araştırma arasındaki dengeyi altüst etmekte ve bilimsel bütünlüğü yok eder görünmektedir.”
Bitki çeşitlerinin korunması ismi yanlıştır. UPOV sözleşmeleri çeşitleri korumaktan ziyade büyük bitki ıslahı ve biyoteknoloji firmalarının çıkarlarını korumaktadır. 1991 sözleşmesinde öncekilerden farklı olarak çeşitler için ayrıca patent alabilmektedirler. Daha öncede söylediğimiz gibi on bin yıldır köylülerin geliştirdiği çeşitler bir iki gen eklenerek patent alınmaya çalışılmaktadır. Burada sanayi patentlerinde olduğu gibi bir buluş yoktur. Hırsızlık vardır. 1960’larda bir Batı Almanya Tarım Bakanı bitkilerdeki patentler yüzünden “kırsal kesimin yakında dilenmeye itileceğini” söylemişti.[4]
1991 sözleşmesinde ürünler üzerinde bile şirketlerin hak edebilmesinin yolları açılmıştır. Eğer telif hakkı tohuma ödenmez ise çeşit sahibi hasattan elde edilen ürünü kullanandan ödeme talep edebilecektir. Benzer bir olay Kanada’da gerçekleşmiştir. GDO’lu çeşitten gen kaçması sonucu tohum şirketi aslında zarara uğramış çiftçiden tazminat talep etmiştir.
2011 yılında yeni bir UPOV sözleşmesi hazırlanacaktır. Bu anlaşmada çiftçiler, tüketiciler ve doğanın boynundaki kement biraz daha sıkılacaktır. Eğer başarılı olabilirlerse bu sözleşme köylülerin tohum üzerindeki haklarının ve ıslah amacıyla çeşitlerin kullanılmasının sonu olacaktır. Yeni sözleşmede muhtemelen çeşitler yanında ürünler üzerinde de hak iddia edilecektir. Patent sahibi veya koruma sahibi firma ürünlerimize kendi çeşidinden üretildiğini iddia ederek el koyabilecektir. Çeşitlerin koruma süresi 1991 sözleşmesinde 20–25 yıl iken 2011 sözleşmesinde 25–30 yıla çıkacaktır. Islah amacıyla çeşitlerin kullanımı şimdi kısıtlı iken 2011 sözleşmesinde 10 yıl boyunca kullanılamayacak, daha sonra ise sadece kayıt ile ve sahibine telif ödenerek yapılabilecektir. Üreticiler tohumlarını kullanamayacaklardır. Bütün dünya için tek bir uygulama yapılabilecek, şimdi olduğu gibi koruma yanında ayrıca patent de yapılabilecektir.
UPOV’un sonucu genetik kaynaklarımız yağmalanacak, köylü çeşitleri, yerel çeşitler gelişmiş ülkelerde olduğu gibi hızla yok olacaktır. Tarım ilacı ve gübre kullanımına dayalı bir tarım sistemi olan endüstriyel tarım yaygınlaşacak, bu topraklarımızın, sularımızın, ürünlerimizin kirlenmesini getirecek, küresel ısınmayı hızlandıracaktır. Köylüler tohumlara daha yüksek fiyat ödeyecek ve endüstriyel girdilere daha çok para harcayacaklardır. Taşımaya daha elverişli tatsız ve besin değeri düşük sebze, meyveler yüzünden ülkemizde de uluslararası şirketlerin eline geçmiş hipermarket zincirlerinin ürün üzerindeki hâkimiyetleri artacak, ürünler daha ucuza çiftçinin elinden alınabileceklerdir. Bütün bu gelişmeler köylünün yoksullaşması ve kırlardan göç ederek kentlere yığılmasını hızlandıracaktır. Lezzetsiz ve besin değeri düşük ürünleri tüketecek olan tüketicilerin sağlıkları ABD’deki gibi bozulmaya devam edecektir.
UPOV’u kabul etmemiz için hiçbir zorunluluk yoktur. UPOV Birleşmiş Milletler Biyoçeşitlilik Sözleşmesi ile çelişmektedir.
UPOV ülkenin topsuz tüfeksiz işgalidir.
Türkiye varlıklarını savunacaktır.
------------------------------------------------------------------------------------------------
[1] www.basbakanlik.gov.tr/docs/kkgm/kanıuntasarilari/101-1094%20GEREKCE.doc
[2] http: //tinyurl.com/26lbqe
[3] GAIA/GRAIN, Ten Reasons not to Join UPOV-Global Trade and Biodiversity in Conflict, issue no. 2, May 1998. www.grain.org/briefings/?id=1
[4] Stephan A. Bent,”History and Portents for Intellectual Property Rights in agricultural Innovations” Patent Protection of plant -Releated Innovations: Facts and Isues, ISF Seminar, Copenhagen, 1-2 June 2006.
------------------------------------------------------------------------------------------------
Tayfun Özkaya (19.11.2007)
UPOV’da nerden çıktı demeyin. Küresel tohum şirketlerinin yeni bir darbesi ile karşı karşıyayız. Türkiye kısaltılmış adı UPOV olan Uluslararası Yeni Bitki Çeşitlerini Koruma Birliği’ne üye oluyor. Tohum yasasında olduğu gibi bu işlem de fazla toz kaldırmadan yürütüldü. TBMM’de 13.3.2007’de 5601 sayılı “10 Kasım 1972, 23 Ekim 1978 ve 19 Mart 1991 Tarihlerinde Cenevre’de Gözden Geçirilen 2 Aralık 1961 Tarihli Yeni Bitki Çeşitlerinin Korunması Uluslararası Sözleşmesine Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair” Kanun kabul edildi ve Resmi Gazete’de 17.3.2007’de yayınlandı. Dış İşleri ve Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonları da kanunu oybirliği ile kabul etmişlerdi. Mecliste ise kanun 225 üyenin tümünün kabul oyu ile yasalaşmıştır. Yasaya karşı gelen olmamıştır. UPOV’un Türkiye’deki destekçileri “ne güzel ülkemiz 65. üye olacağına göre bu iyi bir şey, modernleşiyoruz” diyecekler. Aslında ise bir yandan çiftçilerimizin kendi tohumlarını yetiştirme hakları her geçen gün kısıtlanıp tamamen ortadan kaldırılırken, diğer yandan da tüketicilerin besleyici değeri yüksek, antioksidantlarca zengin ve lezzetli sebzeleri, meyveleri yok olarak plastik domatesler, patlıcanlar burunlara dayatılacak. Ulusal bitki ıslahçılarımızın çeşitlerden ıslah amacıyla yararlanmalarının önüne büyük engeller getirilerek gelişme başka ülkelerde olduğu gibi yavaşlatılacaktır. Bütün bunlara rağmen UPOV yandaşlarının bizleri gelişme karşıtı olarak suçlayacaklarına eminiz.
UPOV 1960’da sonradan devleşecek olan tohum şirketlerinin güdümündeki altı Avrupa ülkesi tarafından kuruldu. 1990’lara kadar sadece 20 üyesi vardı. Ancak küreselleşme ile birlikte hiçbir zorunluluk olmamasına rağmen IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi kuruluşlar ve büyük devletler gelişmekte olan ülkeleri bitki çeşitleri üzerindeki fikri mülkiyet haklarını koruma iddialı UPOV’a girmeye zorladılar. Bugün Türkiye 65. üye olma yolunda.
UPOV’un çeşitli sözleşmeleri var. İlki 1961’de “Yeni Bitki Çeşitlerinin Korunması Uluslararası Anlaşması” adı altında imzalandı. Daha sonra 1972, 1978 ve 1991’lerde bu anlaşma gözden geçirilerek yenilendi. Ancak UPOV’un 50. kuruluş yılı olan 2011’de tohum devlerinin hâkimiyetini iyice pekiştirecek olan yeni bir anlaşma tezgâhlanmaktadır.
1961 UPOV anlaşması 1970’lere kadar pratikte uygulanmadı. Bu sözleşmelerin uygulandığı yaklaşık 30 yılda gelişmiş ülkelerde bitki çeşitlerinin çoğu kayboldu. FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü) dünya biyoçeşitliliğindeki kaybı %75 olarak açıklamıştır. Kısacası gelişmiş ülkelerde çiftçi tohum firmalarının esiri olurken tüketiciler besin değeri düşük, ancak tarım ilaçları ve kimyasal gübrelerle yetiştirilebilen tatsız ürünleri yemek zorunda bırakıldılar. Dekara verimlilik bazen artabildi ama bunun çiftçilere, tüketicilere ve doğaya zararı çok fazla oldu. ABD’de kanser, kalp, şeker ve obezitenin çok fazla olması tesadüf değildir. Bunda genetik olarak farklılaşmış yerel çeşitlerin yerine geçen genetik olarak birörnek güya modern tohumların da payı çok büyüktür. Şimdi gelişmiş ülkelerin bütün dünyada yapmak istedikleri aslında bu filmi gelişmekte olan ülkelere de gösterme arzusudur.
Başbakanlığın web sayfasında[1] UPOV’a Türkiye’nin yaptığı başvurunun gerekçesini okuyabiliyorsunuz. Bu gerekçede, Türkiye’nin bitki ıslahçılarının haklarını koruma altına alarak yeni tohum geliştirmek için yatırımları çekeceği iddia edilmektedir. Bu gerçekçi olmayan bir dilekten öteye gidemez. Şu anda da küresel tohum şirketleri ya doğrudan ya da yerli şirketler aracılığı ile tohum pazarlamasından öte bir şey yapmamaktadırlar. Tekelleşme dünyada çok yüksektir. Dünya’da 2006 yılında tek bir şirket (Monsanto) ticari tohum pazarının %20’sine sahiptir. Dört şirketin payı %44, on şirketin payı ise %57’dir. Amaç halen az çok köylünün denetimde olan alanlarda da tam bir hâkimiyet sağlayarak tohum pazarını bütünüyle ele geçirmektir. Geliştirecekleri doğaya zararlı, köylüye zararlı, tüketiciye zararlı tohumlarına ihtiyacımız yok. Bugün Türkiye’de olduğu gibi dünya’da halen köylülerin, çiftçilerin ürettikleri tohumların oranı oldukça yüksek oranlardadır. Hatta Arjantin, Avustralya, Kanada gibi ülkelerde bile bu oran %65 ile %90 arasında değişmektedir. Polonya’da bu oran yağlık kolza hariç bütün ürünlerde %90’dır. Bu sayıları veren tohum devlerinin etkisinde olan Uluslararası Tohum Federasyonudur. Federasyonun 2005’de sadece 18 gelişmiş ülkede yaptırdığı bir araştırmaya göre büyük şirketler bu ülkelerde ek bir 7 milyar dolarlık tohum pazarı ele geçirilebilecektir.[2] Eğer bütün dünyada çiftçilerin kendi yetiştirdikleri tohumlar engellenebilirse piyasa genişlemesi 73 milyar dolara çıkmaktadır. Bugün için bile tohum pazarı elmas pazarından büyüktür. Türkiye halen kabul edilmesi hayli riskli olan 1991 sözleşmesini kabul edecektir. Ancak tehlike 2011’de imzalanması düşünülen yeni sözleşme ile anormal büyümektedir. 1991 sözleşmesinde çiftçilerin kendi tohumlarını kullanmaları oldukça kısıtlanmıştır. Büyük tohum devleri halen gelişmekte olan ülkelerin yerel tohumları ile ülkelerin kamu kuruluşlarına ait gen merkezlerindeki tohumlara istedikleri gibi el koymuşlardır ve koymaya devam etmektedirler. Buna biyokorsanlık diyoruz. Bir ABD firması Hindistan’ın basmati çeşidi pirincine el koyarak kendi adına patent çıkartmıştır.[3] 1991 sözleşmesinde çeşitlerin bitki ıslah amacıyla kullanılmasına izin vardır. Ancak “temel olarak türev çeşitler” denilen yani daha çok başka bir çeşitten yararlanarak geliştirilen çeşitler için ancak telif hakkı ödenirse bu yararlanma söz konusu olabilecektir. Bu ilk bakışta gelişmekte olan ülkeleri hatta çiftçileri koruyucu gibi görünmekle birlikte her türlü imkâna sahip olan dev şirketler için bu kural kendi lehlerine işlemektedir. Zaten UPOV’a göre ve Türkiye’nin kabul ettiği tohumculuk kanununa göre (yeknesaklık) birörneklilik ve durulmuşluk göstermeyen tohumluklar yani yerli çeşitler, köylü çeşitleri tohum kataloglarına girmemektedirler. Hâlbuki bir örnek olmayan, çeşitlilik gösteren, sürekli değişim gösteren yerel tohumlar için bu özellikler üstünlüktür. Ancak endüstri için bu özellikler kötüdür ve yerel çeşitlerin yeri sadece gen bankalarıdır. Burada çoğu zaman ölmeye bırakılırlar. Onlar için burası aslında morgdur. Bu tohumları kimse koruyamayacaktır. Bunlar biyokorsanlığa açıktır. Kısacası bunların yağmalanması önlenemeyecektir. Ayrıca gen bankalarındaki çeşitler de yağmalanmaktadır. Küresel tohum firmalarının bunlardan yararlanarak bir çeşit geliştirdiğini kolayca ispatlanamayacak, ancak bunların geliştirilmek için yararlandıkları çeşitlerin ve tiplerin “temel olarak türev çeşitler” olduğu bu şirketler tarafından iddia edilebilecektir. UPOV sözleşmelerinin araştırmaları teşvik ettiği yalandır. California Üniversitesinden Charles E. Hess şöyle demektedir:
“Fikri mülkiyet hakları genetik materyal değişimini yavaşlatmakta, yeni bilginin yayılımını yavaşlatmakta, temel ve uygulamalı araştırma arasındaki dengeyi altüst etmekte ve bilimsel bütünlüğü yok eder görünmektedir.”
Bitki çeşitlerinin korunması ismi yanlıştır. UPOV sözleşmeleri çeşitleri korumaktan ziyade büyük bitki ıslahı ve biyoteknoloji firmalarının çıkarlarını korumaktadır. 1991 sözleşmesinde öncekilerden farklı olarak çeşitler için ayrıca patent alabilmektedirler. Daha öncede söylediğimiz gibi on bin yıldır köylülerin geliştirdiği çeşitler bir iki gen eklenerek patent alınmaya çalışılmaktadır. Burada sanayi patentlerinde olduğu gibi bir buluş yoktur. Hırsızlık vardır. 1960’larda bir Batı Almanya Tarım Bakanı bitkilerdeki patentler yüzünden “kırsal kesimin yakında dilenmeye itileceğini” söylemişti.[4]
1991 sözleşmesinde ürünler üzerinde bile şirketlerin hak edebilmesinin yolları açılmıştır. Eğer telif hakkı tohuma ödenmez ise çeşit sahibi hasattan elde edilen ürünü kullanandan ödeme talep edebilecektir. Benzer bir olay Kanada’da gerçekleşmiştir. GDO’lu çeşitten gen kaçması sonucu tohum şirketi aslında zarara uğramış çiftçiden tazminat talep etmiştir.
2011 yılında yeni bir UPOV sözleşmesi hazırlanacaktır. Bu anlaşmada çiftçiler, tüketiciler ve doğanın boynundaki kement biraz daha sıkılacaktır. Eğer başarılı olabilirlerse bu sözleşme köylülerin tohum üzerindeki haklarının ve ıslah amacıyla çeşitlerin kullanılmasının sonu olacaktır. Yeni sözleşmede muhtemelen çeşitler yanında ürünler üzerinde de hak iddia edilecektir. Patent sahibi veya koruma sahibi firma ürünlerimize kendi çeşidinden üretildiğini iddia ederek el koyabilecektir. Çeşitlerin koruma süresi 1991 sözleşmesinde 20–25 yıl iken 2011 sözleşmesinde 25–30 yıla çıkacaktır. Islah amacıyla çeşitlerin kullanımı şimdi kısıtlı iken 2011 sözleşmesinde 10 yıl boyunca kullanılamayacak, daha sonra ise sadece kayıt ile ve sahibine telif ödenerek yapılabilecektir. Üreticiler tohumlarını kullanamayacaklardır. Bütün dünya için tek bir uygulama yapılabilecek, şimdi olduğu gibi koruma yanında ayrıca patent de yapılabilecektir.
UPOV’un sonucu genetik kaynaklarımız yağmalanacak, köylü çeşitleri, yerel çeşitler gelişmiş ülkelerde olduğu gibi hızla yok olacaktır. Tarım ilacı ve gübre kullanımına dayalı bir tarım sistemi olan endüstriyel tarım yaygınlaşacak, bu topraklarımızın, sularımızın, ürünlerimizin kirlenmesini getirecek, küresel ısınmayı hızlandıracaktır. Köylüler tohumlara daha yüksek fiyat ödeyecek ve endüstriyel girdilere daha çok para harcayacaklardır. Taşımaya daha elverişli tatsız ve besin değeri düşük sebze, meyveler yüzünden ülkemizde de uluslararası şirketlerin eline geçmiş hipermarket zincirlerinin ürün üzerindeki hâkimiyetleri artacak, ürünler daha ucuza çiftçinin elinden alınabileceklerdir. Bütün bu gelişmeler köylünün yoksullaşması ve kırlardan göç ederek kentlere yığılmasını hızlandıracaktır. Lezzetsiz ve besin değeri düşük ürünleri tüketecek olan tüketicilerin sağlıkları ABD’deki gibi bozulmaya devam edecektir.
UPOV’u kabul etmemiz için hiçbir zorunluluk yoktur. UPOV Birleşmiş Milletler Biyoçeşitlilik Sözleşmesi ile çelişmektedir.
UPOV ülkenin topsuz tüfeksiz işgalidir.
Türkiye varlıklarını savunacaktır.
------------------------------------------------------------------------------------------------
[1] www.basbakanlik.gov.tr/docs/kkgm/kanıuntasarilari/101-1094%20GEREKCE.doc
[2] http: //tinyurl.com/26lbqe
[3] GAIA/GRAIN, Ten Reasons not to Join UPOV-Global Trade and Biodiversity in Conflict, issue no. 2, May 1998. www.grain.org/briefings/?id=1
[4] Stephan A. Bent,”History and Portents for Intellectual Property Rights in agricultural Innovations” Patent Protection of plant -Releated Innovations: Facts and Isues, ISF Seminar, Copenhagen, 1-2 June 2006.
------------------------------------------------------------------------------------------------
SYNGENTA’NIN SİLAHLI GÜÇLERİ KÖYLÜLERİ ÖLDÜRÜYOR!
İsviçre menşeli Syngenta şirketinin Brezilya Topraksızlar Hareketi Liderlerinden Valmir Motta da Oliviera 21 Ekim 2007 tarihinde öldürmesiyle ilgili Çiftçi Sendikaları Konfederasyonlaşma Platformu basın açıklaması yaptı. Basın açıklaması metninin Brezilya ve İsviçre konsolusluklarına ve Uluslararası Af Örgütüne gönderildiği belirtildi.
SYNGENTA’NIN SİLAHLI GÜÇLERİ KÖYLÜLERİ ÖLDÜRÜYOR!İsviçre menşeli, 90 ülkede faaliyet gösteren, dünya ticari tohum pazarının 3. büyük şirketi olan Syngenta, Brezilya’nın Santa Terasa do Oeste bölgesinde illegal (yasa dışı) ve meşru olmayan bir tarzda Genetiği Değiştirilmiş Organizma - GDO’lu soya ve mısır denemeleri yapmaktadır.
Syngenta’nın yasal ve meşru olmayan deneme tarlalarına yerel yönetimlerin ve halkın dikkatini çekmek amacıyla Via Campesina (Çiftçi Yolu) ve Topraksızlar Hareketi’ne (MST) bağlı köylüler demokratik haklarını kullanarak 2006 yılında işgal etmiş ve kamp kurmuşlardır.
Yaşamlarını kurdukları kampta sürdüren çiftçi ailelerinden 70 tanesi 17 aylık konaklamadan sonra 18 Temmuz 2007’de başka bir bölgeye taşınmış. Syngenta ise illegal ve meşru olmayan denemelerini durdurmamış, sürdürmüştür. Bunun üzerine 21 Ekim tarihinde Via Campesina’ya bağlı 150 çiftçi bu alana tekrar dönmüştür.
Syngenta tarafından kiralanan ve kanunsuz denemelerin yapıldığı bu tarlalarda ağır silahlarla donatılan özel güvenlik güçleri köylülerin üzerine ateş açmış, Brezilya Topraksızlar Hareketi Liderlerinden 3 çocuk babası 32 yaşındaki Valmir Motta da Oliviera’yı göğsünden iki kurşunla katletmiştir. Bir köylü kadın aldığı kurşun yarası ile komaya girmiş, 5 köylü de yaralanarak hastaneye kaldırılmıştır.
Çevreye verdikleri tahribatın yanında insan sağlığını tehdit eden, endüstriyel tarıma yönelik olarak ürettikleri kimyasal ilaç ve gübrelerle üretimin beşiği toprağı ve tüm canlıların hakkı olan suyu kullanılamaz hale getiren bu çokuluslu şirketler dünya ölçeğinde “Dünyanın Baş Belaları” olarak adlandırılmaktadır. Dünyanın baş belaları arasında yer alan/sayılan Syngenta şirketi, işi demokratik haklarını kullanan köylüleri katletmeye kadar vardırmıştır!
Via Campesina üyesi Türkiye Çiftçi Sendikaları Konfederasyonlaşma Platformu olarak dünyanın baş belalarından olan Syngenta’nın silahlı güçleri tarafından köylülere yapılmış olan bu insanlık dışı saldırıyı şiddetle kınıyoruz.
Via Campesina’nın aşağıda belirtilen taleplerine Türkiye Çiftçi Sendikaları Konfederasyonlaşma Platformu olarak katılıyoruz:• Bu olayda suçu olan tüm kişi ve kurumların cezalandırılmasını,• Syngenta deneme tarlalarının geri alınarak bu arazilerin çiftçiler ve köylüler tarafından işlenmesinin sağlanmasını, buralarda yerli tohumlarla üretim yapılmasını,• Syngenta’nın Brezilya’dan kovulmasını,• Syngenta’nın paralı askerleri tarafından mağdur edilen köylülerin hakları ve tazminatlarının Brezilya Başbakanı Luis İgnacio Lula da Silva aracılığıyla Brezilya hükümeti tarafından karşılanması,• Syngenta’nın bu kanunsuz eylemlerini durdurması için Uluslararası Af Örgütü’nün girişimde bulunmasını talep ediyoruz.
Abdullah AYSU
SYNGENTA’NIN SİLAHLI GÜÇLERİ KÖYLÜLERİ ÖLDÜRÜYOR!İsviçre menşeli, 90 ülkede faaliyet gösteren, dünya ticari tohum pazarının 3. büyük şirketi olan Syngenta, Brezilya’nın Santa Terasa do Oeste bölgesinde illegal (yasa dışı) ve meşru olmayan bir tarzda Genetiği Değiştirilmiş Organizma - GDO’lu soya ve mısır denemeleri yapmaktadır.
Syngenta’nın yasal ve meşru olmayan deneme tarlalarına yerel yönetimlerin ve halkın dikkatini çekmek amacıyla Via Campesina (Çiftçi Yolu) ve Topraksızlar Hareketi’ne (MST) bağlı köylüler demokratik haklarını kullanarak 2006 yılında işgal etmiş ve kamp kurmuşlardır.
Yaşamlarını kurdukları kampta sürdüren çiftçi ailelerinden 70 tanesi 17 aylık konaklamadan sonra 18 Temmuz 2007’de başka bir bölgeye taşınmış. Syngenta ise illegal ve meşru olmayan denemelerini durdurmamış, sürdürmüştür. Bunun üzerine 21 Ekim tarihinde Via Campesina’ya bağlı 150 çiftçi bu alana tekrar dönmüştür.
Syngenta tarafından kiralanan ve kanunsuz denemelerin yapıldığı bu tarlalarda ağır silahlarla donatılan özel güvenlik güçleri köylülerin üzerine ateş açmış, Brezilya Topraksızlar Hareketi Liderlerinden 3 çocuk babası 32 yaşındaki Valmir Motta da Oliviera’yı göğsünden iki kurşunla katletmiştir. Bir köylü kadın aldığı kurşun yarası ile komaya girmiş, 5 köylü de yaralanarak hastaneye kaldırılmıştır.
Çevreye verdikleri tahribatın yanında insan sağlığını tehdit eden, endüstriyel tarıma yönelik olarak ürettikleri kimyasal ilaç ve gübrelerle üretimin beşiği toprağı ve tüm canlıların hakkı olan suyu kullanılamaz hale getiren bu çokuluslu şirketler dünya ölçeğinde “Dünyanın Baş Belaları” olarak adlandırılmaktadır. Dünyanın baş belaları arasında yer alan/sayılan Syngenta şirketi, işi demokratik haklarını kullanan köylüleri katletmeye kadar vardırmıştır!
Via Campesina üyesi Türkiye Çiftçi Sendikaları Konfederasyonlaşma Platformu olarak dünyanın baş belalarından olan Syngenta’nın silahlı güçleri tarafından köylülere yapılmış olan bu insanlık dışı saldırıyı şiddetle kınıyoruz.
Via Campesina’nın aşağıda belirtilen taleplerine Türkiye Çiftçi Sendikaları Konfederasyonlaşma Platformu olarak katılıyoruz:• Bu olayda suçu olan tüm kişi ve kurumların cezalandırılmasını,• Syngenta deneme tarlalarının geri alınarak bu arazilerin çiftçiler ve köylüler tarafından işlenmesinin sağlanmasını, buralarda yerli tohumlarla üretim yapılmasını,• Syngenta’nın Brezilya’dan kovulmasını,• Syngenta’nın paralı askerleri tarafından mağdur edilen köylülerin hakları ve tazminatlarının Brezilya Başbakanı Luis İgnacio Lula da Silva aracılığıyla Brezilya hükümeti tarafından karşılanması,• Syngenta’nın bu kanunsuz eylemlerini durdurması için Uluslararası Af Örgütü’nün girişimde bulunmasını talep ediyoruz.
Abdullah AYSU
Türkiye Çiftçi SendikalarıKonfederasyonlaşma Platformu
Dönem Sözcüsü
-->
-->
Subscribe to:
Posts (Atom)

