Thursday, June 11, 2009

SOFRALARIMIZDAKİ TEHLİKEYE DİKKAT! “GDO’LAR”

Ahmet ATALIK
TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı

Açlık ve Birinci Yeşil Devrim

Dünya 1940-1960 yılları arasında 1. Yeşil Devrim’i yaşadı. Bu süreçte hibrit tohumlar, tarım ilaçları, kimyasal gübreler, tarım makinaları ve sulama tesisleri hızla tarım sektörü içine girdi, tarım endüstrileşti. Dünyadaki açlığı bitirmek üzere öne sürülen bu araçlarla tarımsal üretim iki kattan fazla artarken dünya nüfusu ise yaklaşık 4 milyar artarak 6,5 milyara dayandı.

Bu dönemde yaygınlaşan hibrit tohumlar ancak tarım ilaçları, kimyasal gübre ve sulama uygulamaları sonucunda yüksek verimli olabiliyorlardı . İlerleyen süreçte tohum sektörünün kamunun elinden çıkıp şirketlerin eline geçmesiyle hibrit tohumlar yalnızca bir kez ürün vermeye, yeniden üretimde kullanılamamaya başlandı.

Açlık ve İkinci Yeşil Devrim

Birinci Yeşil Devrim açlığa çare olamadı, çünkü açlığın asıl nedeni tarımsal üretimin yetersizliği değil üretilenin adil dağıtılmaması, finansal ve politik nedenlerdi. Asıl nedenleri görmezden gelen sermaye çevreleri 1980’li yılların başlarında temelleri atılan, 1990’lı yılların ortalarında ticari amaçla yayılmaya başlayan 2. Yeşil Devrim’i devreye soktular ve bu bağlamda tarım ürünlerinin genleriyle oynamaya başladılar.

Sorun doğru tespit edilmeyince çözüm de faydalı olamadı ve birbiri ardına gerçekleştirilenen yeşil devrimler sonrasında bugün hala 950 milyon insan yatağına aç yatmaktadır.

İlk GDO Üretiliyor

Kendi türünden ya da kendi türü dışındaki bir canlıdan gen aktarılarak bazı özellikleri değiştirilen bitki, hayvan ya da mikroorganizmalara “genetiği değiştirilmiş organizma (GDO)” diyoruz. Gen aktarımı kendi türü dışından gerçekleştirilmiş ise bu canlıya “transgenik” diyoruz. Ancak tüm bu tabirler tüketicide tedirginlik oluşturduğundan sermaye daha sevimli bir hitap şekli buldu “biyoteknoloji ürünleri”! Bu yazımızda biyoteknoloji ürünlerinden sadece Genetiği Değiştirilmiş (GD) tarım ürünlerini inceleyeceğiz.

Ticari amaçla ilk olarak domatesin genleriyle oynandı. Amerikalı Calgene şirketi 1994 yılında Flavr Savr domatesi market raflarına sürdü. Ancak, tüketiciler tarafından tercih edilmemesi üzerine şirket iflas etti ve biyoteknoloji devi Monsanto tarafından satın alındı.

GDO’lar Yayılıyor

Biyoteknoloji şirketleri tarım ilacı kullanımı azalacak, üretim maliyeti düşecek, yüksek verim küçük çiftçiyi zengin edecek söylemleri ile genleriyle oynadıkları tohumlarını ülkelere soktular. GDO’ların ticari amaçla ekimi 1996 yılından itibaren yaygınlaştı. GDO ekimi 1996 yılında 6 ülkede 1,7 milyon hektarlık (mha) bir alanda başlarken, günümüzde 25 ülkede 125 mha alanda yapılmaktadır (çizelge 1).

GD ekin alanlarının %50’sine ABD tek başına sahiptir. Buna Kanada, Arjantin, Brezilya ve Paraguay’ı eklersek ekim alanlarının %88’i Kuzey ve Güney Amerika’da yer almaktadır. Bu ülkelere Hindistan, Çin ve Güney Afrika’yı da dahil edersek, bu 8 ülke ekim alanlarının %98’ine sahip olmaktadır. Listede yer alan diğer 17 ülke ekim alanının ancak %2’sine sahiptir (çizelge 2). Bu da sermaye çevrelerince GDO’ların dünyada hızla yayıldığı şeklinde reklam aracı olarak kullanılmaktadı r.

Çizelge:1) GDO ekim alanları (mha)
Yıllar
1996
2000
2005
2006
2007
2008
Ekim alanı
1,7
44,2
90
102
114,3
125
Kaynak: ISAAA, Clive James, 2009

Çizelge:2) Ülkelere göre 2008 yılı GDO ekim alanları ve ekinler
S.N.
Ülke
Ekim Alanı
Ekin
(mha)
1
ABD
62,5
soya, mısır, pamuk, kanola, balkabağı, papaya, kabayonca, ş.pancarı
2
Arjantin
21
soya, mısır, pamuk
3
Brezilya
15,8
soya, mısır, pamuk
4
Hindistan
7,6
pamuk
5
Kanada
7,6
kanola, mısır, soya, ş.pancarı
6
Çin
3,8
pamuk, domates, kavak, petunya, papaya, çarliston biber
7
Paraguay
2,7
soya
8
G. Afrika
1,8
mısır, soya, pamuk
9
Uruguay
0,7
soya, mısır
10
Bolivya
0,6
soya
11
Filipinler
0,4
mısır
12
Avustralya
0,2
pamuk, kanola, karanfil
13
Meksika
0,1
pamuk, soya
14
İspanya
0,1
mısır
15
Şili
<0,1
mısır, soya, kanola
16
Kolombiya
<0,1
pamuk, karanfil
17
Honduras
<0,1
mısır
18
Burkina Faso
<0,1
pamuk
19
Çek Cum.
<0,1
mısır
20
Romanya
<0,1
mısır
21
Portekiz
<0,1
mısır
22
Almanya
<0,1
mısır
23
Polonya
<0,1
mısır
24
Slovakya
<0,1
mısır
25
Mısır
<0,1
mısır
Kaynak: ISAAA, Clive James, 2009

Günümüzde ticari amaçla tarımı yapılan başlıca GD tarım ürünleri soya, mısır, pamuk ve kanoladır. Biber, patates, domates, pirinç, buğday, balkabağı, ayçiçeği, yerfıstığı, kasava ve papaya gibi ürünlere de genetik müdahalede bulunulabilmektedir . Genetik müdahale çalışmaları henüz devam eden ürünler ise muz, çilek, kiraz, kavun, karpuz, ahududu ve ananstır.

Çizelge:3) Başlıca GD ürünlerin dağılımı
Ürünler
Ekim Alanı
GD Ekim
Oran
(mha)
Alanı (mha)
(%)
Soya
95
65,8
70
Pamuk
34
15,5
46
Mısır
157
37,3
24
Kanola
30
5,9
20







Kaynak: ISAAA, Clive James, 2009

ISAAA’nın verilerine göre bugün soya tarım alanlarının %70, pamuk alanlarının %46, mısır alanlarının %24 ve kanola alanlarının %20’sinde GD tohumla üretim yapılmaktadır (çizelge 3).

GDO’ların Küçük Çiftçiyi Kalkındıracağı Söylemi Doğru Değildir!

GDO’larla ilgili küresel istatistikler, ağırlıklı olarak dev biyoteknoloji şirketleri tarafından finanse edilen International Service for the Acquisition of Agri-Biotech Applications (ISAAA) tarafından her yıl yayımlanmaktadı r. Belli bir tarafın finansmanı ile yayımlanmaları ndan dolayıdır ki bu veriler çelişkilerle doludur. Gerek biyoteknoloji şirketleri gerekse ISAAA sürekli küçük çiftçiler üzerine yoğunlaşmakta, GDO’lu tarıma geçilmesi durumunda bu çiftçilerin çok daha fazla kazanacakları ndan bahsetmektedirler.

ISAAA, 2008 yılı için yayımladığı son raporunda biyoteknoloji ekinlerini yetiştiren çiftçi sayısının 25 ülkede hızlı bir şekilde 13,3 milyona yükseldiğini, bunun %90’ının yani 12,3 milyonunun gelişmekte olan ülkelerdeki küçük ve fakir çiftçiler olduğunu, bunun da tarihi bir olay olduğunu belirtmektedir. Birleşmiş Milletler Uluslararası Tarım Kalkınma Fonu dünyada 450 milyon küçük çiftçi olduğunu belirtmektedir. ILO ise çiftçilerin küresel ölçekteki sayısını 1,3 milyar civarında olduğunu tahmin etmektedir. ISAAA’nın tarihi bir olay olarak verdiği sayıları bu verilerle karşılaştırırsak 12,3 milyon çiftçi küçük çiftçilerin sadece %2,7’sini, GD ekin yetiştiren 13,3 milyon çiftçi de tüm çiftçilerin ancak %1’ini oluşturmaktadı r. Dolayısıyla ISAAA’nın söylemleri son derece abartılıdır.

GD ekinlerin %88’ini Kuzey ve Güney Amerika’daki yalnızca 600 bin çiftçi büyük çaplı endüstriyel çiftliklerde yetiştirmektedir. Başka bir deyişle GD ekinlerin %88’ini tüm GDO yetiştiren çiftçilerin yalnızca %0,05’i yetiştirmektedir. Buna göre GDO’ların bir ülkeye girerken en çok vurgulanan küçük çiftçilerin kalkınacağı söylemi doğru değildir.

Paraguay 2008 yılında 2,7 mha GD soya ekim alanı ile dünya sıralamasında 7. sırada gelmektedir. Bu ülkedeki soya tarımının %90’dan fazlası GDO’ludur. Kırsalda yaşayan halkın %40’ı yoksulluk sınırı altında yaşamaktadır. Arazi sahiplerinin %2’lik bölümü tüm arazilerin %70’ini kontrolü altında tutmaktadır.

Güney Afrika’da GD pamuk ekiminin başladığı 2000 yılından bu yana pamuk çiftçisi sayısında 4 katlık bir azalma görüldü.

ISAAA’nın verilerinde özellikle gelişmekte olan ülkelerin çiftçilerinin GD ekin yetiştirerek kendilerinin ve ülkelerinin refah düzeylerinin arttığı belirtilmekte ve bu bağlamda Hindistan, Çin ve Güney Afrika’yı örnek olarak vermektedirler. Bu ülkelerin toplam tarım arazileri içinde GD ekinlerin yetiştirildiği alanların paylarına baktığımızda Hindistan’da %4,2, Çin’de %0,7 ve Güney Afrika’da %1,8 olduğunu görüyoruz (çizelge 4). ISAAA’nın bu konuyu da doğru bir şekilde sunmadığına tanık oluyoruz.

Çizelge:4) Kimi ülkelerde GD ekim alanı
Ülke
Tarım Arazisi
GD Ekin
Oran
(mha)
Alanı (mha)
(%)
Hindistan
180,2
7,6
4,2
Çin
556,3
3,8
0,7
G. Afrika
99,6
1,8
1,8
Kaynak: FOEE

Verim Yükselmedi, Tarım İlacı Kullanımı Azalmadı

ABD’de üniversitelerin 1998 yılında yaptıkları 8200 alan denemesinde GD soyanın diğer soyalara göre %5,3 daha düşük verime sahip olduğu tespit edildi. 1999 ve 2000 yıllarında da devam ettirilen çalışmalarda bu sonuç teyit edildi. 2001 yılında Nebraska Üniversitesi agronomistlerinin yaptıkları çalışmalardan da aynı sonuçlar çıktı. Kansas Devlet Üniversitesi’nin çalışmalarında da GD soyanın yaklaşık %9 daha düşük verime sahip olduğu sonuçlarına ulaşıldı. Ayrıca, bu çalışmada, biyoteknoloji şirketlerinin yabancı ota karşı kullanılmasını istedikleri glyphosate uygulamalarını n, başta mangan olmak üzere bitki sağlığı ve gelişimi için gerekli diğer önemli bitki besin maddeleri alımını da engellediğini tespit ettiler. Yapılan diğer çalışmalarda ise glyphosate uygulamalının, bitkilerin topraktan bitki besin maddeleri alımına yardımcı olan toprak bakterilerini öldürdüğünü, hastalığa yol açan mantar üremesine yol açtığı ortaya çıktı.

Kontrollü şartlarda yapılan mısır üretiminde ise GD mısırların %12 daha düşük verime sahip oldukları saptandı.

GD pamuk ekimi yapan Hindistan’da aradığı yüksek verimi bir türlü yakalayamayan çiftçiler yaşamlarına son veriyorlar. 2003’ten bu yana bu nedenle intihar eden çiftçi sayısı 16 bini geçti.

İşlemeli tarım arazilerinin %74’ünde GD soya, mısır ve pamuk yetiştiren Arjantin’in tarım ilacı kullanımı bize ilaç kullanımının azalması ya da çoğalması konusunda ışık tutacaktır. Bu ülkede ticari amaçlı GD soya ekilmeye başlandığı 1996 yılında 13,9 milyon litre glyphosate kullanılırken 2008’de bu miktar 200 milyon litreye yükseldi. Geçen bu sürede GD soya ekim alanı 5 kat artarken, glyphosate (yabancı ot ilacı) kullanımı tam 14 kat arttı. Bu yoğun ilaç kullanımı karşısında glyphosate direnci oluşan süper yabancı otları yok edebilmek için kullanımı yasaklanmış yüksek düzeyde zehir içeren ilaçlar kullanılmak zorunda kalındı.

Türkiye’den İlginç Bir Diyalog

Sabancı Üniversitesi’nde 2006 yılında düzenlenen Tarımsal Biyoteknoloji Sempozyumu’nun konuşmacılarından bir tanesi dönemin Tarım Bakanlığı’ndan Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürü idi. Sunumu sonrasında, Tarım Bakanlığı’nın Adana’da 1999-2000 yılları arasında yürüttüğü GDO denemelerinin sonuçlarına hiçbir şekilde ulaşamıyor olmamdan bahisle bu denemelerde gen kaçışını önleyip önlemedikleri, tarım ilacı kullanımını azaltıp azaltmadıkları ve verimde artış sağlayıp sağlayamadıkları nı sormuştum. Aldığım yanıt yurdum insanı dedirtecek türdendi, “bizim denemelerimiz bunlara yönelik değildi.” Geriye ne kalıyorsa?

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Adana Şubemizin Temmuz 2008’de düzenlediği GDO panelinde bir sunum yapmıştım. Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü hocalarımızdan biri hem panel yöneticisi hem de aynı zamanda konuşmacı idi. Diğer arkadaşlarımız sunumlarını yaparken can sıkıntısından bir ara hocamla aramızda şöyle bir diyalog geçmişti. Hocama Adana’daki GDO denemelerinde bulunup bulunmadığını sordum, bulunduğunu söyledi. Diğer adımda ise sonuçların yazılıp yazılmadığını sordum, eğer yazıldı ise sonuçlara hiçbir şekilde ulaşamadığımızı belirttim. Hoca sonuçların çok kötü çıktığını, dolayısıyla yazamadıklarını bahsetti.

Dönemin Genel Müdürünün ve çalışmalarda yer almış bir hocanın bu itiraflarına karşın ülkemizde GDO konusunun başını çeken kimi akademisyenler o dönemdeki çalışmaların çok başarılı sonuçlarını televizyonlarda ve üniversitelerdeki panellerde dillendiriyorlar. Garip değil mi? Gerçekten olumlu bir sonuca ulaşabilseler raporu yayımlamak için 8 yıl beklerler miydi?

Veriler Gerçeği Yansıtmıyor

ISAAA tarafından ticari amaçlı GD ekin yetiştiren ülke sayısı 2008 yılı için 25 olarak verilmektedir. Ancak, bunlardan Güney Afrika artık kimi GDO’ların deneme ekimlerinin yapılmasını reddetmektedir. Güney Afrika’nın 2005 yılı GD pamuk verisi itiraza konu oldu. Bu konuda resmi hiçbir istatistik olmamasına karşın ISAAA’nın açıkladığı rakam gerçekte olması gerekenin tam 20 katıydı. Monsanto bu ülkedeki GDO ekim alanlarını 2005 yılında 500 bin ha, 2006 yılında 609 bin ha olarak yayın organlarında belirtmesine karşın ISAAA tarafından 1,4 mha açıklanarak oldukça abartıldı.

İran’da ticari amaçlı hiçbir GDO onayı bulunmamasına rağmen ISAAA’nın 2006 yılı listesinde genetiği değiştirilmiş çeltik ürettiği gözükmektedir. International Rice Research Institute’nin itirazı üzerine İran 2007 yılı listesinden çıkarıldı. Türkiye’deki GDO taraftarı akademisyenlerimiz İran’ı listede gördüklerinde bir yıl boyunca “İran bile GD çeltik ekiyor ya da İran kadar olamadık” dediler durdular. Neyse ki sonraki yıl İran’ın listeden çıkarılması ve listeye hileyle girmiş olduğunun ortaya çıkmış olması sayın hocalarımızın da sesini kesti.

Hindistan’da Monsanto’nun yüksek verimli GD pamuk vaatleri tutmayınca buna inanıp borca giren çiftçilerden son üç yılda 16 bini intihar etti.

Çin Biyogüvenlik Komitesi daha fazla güvenlik verisini toplamak ve değerlendirebilmek amacıyla GD çeltik ekim onaylarını durdurdu.

Filipinler uzun yıllardır ISAAA’nın listesinde yer almaktadır. Ancak, sivil toplum örgütlerinin bu ülkede ne kadar GDO ekim alanı bulunduğu sorusuna Tarım Bakanlığı ellerinde bu yönde bir istatistik bulunmadığı yönünde yanıt vermektedir.

Brezilya biyoteknoloji endüstrisine çiftçileri ile birlikte tüm gücü ile direnmektedir.

Avrupa Birliği GDO’lara Direniyor

AB sadece Monsanton’un MON 810 mısır çeşidinin ekimini onaylamıştır. Buna karşın Avusturya, Yunanistan, Macaristan ve Polonya GDO konusunda açık ve net olup ekimini yasaklamıştır. Çevre ve sağlık etkileri yeterince bilinmediği için Fransa 2007’de aldığı bir kararla 2008 yılında GD mısır ekimine izin vermedi. Almanya Tarım Bakanı Ilse Argner 14 Nisan 2009’da yaptığı açıklamayla Almanya’da 2009’da GD mısır ekimi yaptırmayacakları nı açıkladı. Böylelikle AB’nin lokomotifi konumundaki 2 ülke Fransa ve Almanya GDO tarımından vazgeçti. AB ülkeleri içerisinde en fazla GDO ekim alanına sahip İspanya’da ise binlerce kişi bu üretimin durması için yürüyüş yapıyor, imza kampanyaları yürütülüyor.

Biyoteknoloji lobisi 2007 yılıyla karşılaştırıldığında 2008 yılında 7 AB ülkesinde GD ekin yetiştirme alanının %21 oranında arttığını vurgulamaktadı r. Oysa gerçekte %2 oranında azalmıştır. Son 4 yıl değerlendirildiğ inde ise ekim alanının %35 azaldığı görülmektedir (çizelge 5).

Çizelge:5) GDO ekimi yapan Avrupa ülkeleri
Ülke / Yıl
2005
2006
2007
2008
İspanya
53.225
53.667
75.148
79.269
Fransa
492
5.000
21.147
-
Çek Cumhuriyeti
150
1.290
5.000
8.380
Portekiz
750
1.250
4.500
4.851
Almanya
400
950
2.285
3.173
Slovakya
-
30
900
1.900
Romanya
110.000
90.000
350
7.146
Polonya
-
100
320
3.000
Toplam (AB)
55.017
62.287
109.650
107.719
Toplam (Avrupa)
165.017
152.287
109.650
107.719
Kaynak: FOEE

AB üyeliği henüz gerçekleşmemişken 2005 ve 2006 yıllarında Romanya GD soya ekerken, AB’de bu ürünün tarımı yasak olduğundan soya tarımından vazgeçti ve GDO ekim alanlarında ciddi gerileme yaşandı. Polonya’da GDO tarımı yasaklanmasına karşın 2008 yılında 3.000 ha ekim alanı gözükmesi ülkede kaçak ekim yapıldığını göstermektedir. Çizelge 4’te yer alan ülkeler dışında hiçbir Avrupa ülkesi GDO tarımına izin vermemektedir.

Ülkemizdeki GDO sever hocalarımız GDO konusunda çok hassas AB’nin bile GD ekin yetiştirdiğini sık sık örnek verirler. Son dönemde yaşanan gelişmelerden umarız sayın hocalarımız da ders alırlar.

GDO’lar Biyoçeşitliliği Yok Ediyor

GD ekinler tozlaşma yoluyla aynı türden akrabalarının da genlerini değiştirebiliyorlar. Yapılan denemelerde GD mısır polenlerinin 35 km mesafeye kadar rüzgarla taşınabildiği tespit edildi. Bu durum zengin biyoçeşitliliği bitirmesinin yanında, organik tarımı da engelleyen önemli bir olumsuzluktur. GD tohumla üretim yapılan yerlerde organik tarım ürünlerinde genetik bulaşımlara rastlamış, çiftçi ürününü organik olarak satamamıştır.

Bu konuda diğer önemli bir nokta ise biyoteknoloji şirketleri tarafından monokültür tarımın teşvik ediliyor olmasıdır. Örneğin, soya tarımının %99 oranında GD tohumla yapıldığı Arjantin’de işlemeli tarım yapılan ve tek yıllık bitkilerin yetiştirildiği 28,5 mha lık alanın %56’sında GD soya ekilmektedir. Yine Arjantin’de 21 mha alanda GD soya, mısır, pamuk ekildiğini hesaba katarsak, tarım arazilerinin %74’ünde ağırlıklı olarak bu üç ürünün işgal ettiğini söyleyebiliriz. İşte bu nedenledir ki Arjantin, daha önceleri ihracatçı konumda olduğu pek çok geleneksel tarım ürününü artık yurtdışından almak zorunda kalıyor.

GDO’ların Anavatanı ABD’de Yargı Kararları GDO’lara Darbe Vuruyor

2006 ve 2007 yıllarında Hawaii, Washington DC ve Kuzey Kaliforniya federal mahkemeleri yeterince çevresel etki değerlendirmesi yapmaksızın Amerikan Tarım Bakanlığı’nın (USDA-United States Department of Agriculture) GDO’lara vermiş olduğu onayların yasa dışı olduklarına karar verdi.

Biyoteknoloji şirketlerinin en önemli hedefi en kısa zamanda büyük miktarlarda para kazanmak olduğundan ne yazık ki sadece çevresel etki değerlendirmesi değil, bu ürünlerin insan sağlığı üzerine etkileri de yeterince, hatta hiç araştırılmış değildir.

GDO’ların Sağlık Etkileri

Her ne kadar GDO’ların insanlar üzerindeki etkileri henüz bilinmese de hayvanlar üzerindeki etkileri belirlenmiştir.

İskoçya Rowett Enstitüsü’nden Dr Arpad Pusztai’nin GD patates ile beslediği farelerin tümünün iç organlarında küçülme, sindirim sistemlerinde bozukluk, bağışıklık sistemlerinde çökme, kan yapılarında bozulma ve mide çeperlerinde kalınlaşma görüldü.

Rusya Bilim Akademisi’nden Dr. İrina Ermakova’nın fareler üzerinde yaptığı denemede GD soyayla beslediği farelerin yavrularının %55,6’sı doğumdan üç hafta içinde öldü. Normal soyayla beslediği yavruların %9’u ve GDO’suz gıdalarla beslediği yavruların ise sadece %6,8’i öldü. Ayrıca, GD soyayla beslediği farelerin yavrularının %36’nın normal doğum ağırlığının altında doğduğunu saptadı. Bu şaşırtıcı sonuçlar karşısında denemeyi üç kez tekrarladı ve aynı sonuçlara ulaşınca Ekim 2005’te yapılan bilimsel bir panelde sonuçları kamuoyu ile paylaştı.

Avusturya Tarım ve Sağlık Bakanlığı’nın finansmanı ile Viyana Üniversitesinin geçen yıl yaptığı bir çalışmada ise GD gıdalarla beslenen farelerin 3-4 nesil sonra büyük ölçüde üreme yeteneklerini kaybettikleri belirlendi.

Canlılarda gen aktarımının başarılı olup olmadığının tespiti amacıyla antibiyotik direnç genleri kullanılmaktadı r. Bu genler özellikle insan sindirim sistemindeki bakteriler tarafından bünyelerine kolayca alınabilmektedir. Bu da insanda antibiyotik direnci oluşturmaktadı r. Bugün GDO’ların anavatanı ABD’de her yıl onbinlerce kişi antibiyotik direnci nedeniyle hayatını kaybetmektedir. Ancak ülkemizdeki bir kısım akademisyen, tıpkı biyoteknoloji şirketleri ile yakın ilişkiler içinde olan yurtdışındaki meslektaşları gibi GDO’lu ürünleri tüketmenin sağlık açısından hiçbir zararı olmadığını, hatta bazıları işi daha da ileri götürerek GDO’lu ürünleri yemenin daha sağlıklı olduğunu belirtmektedirler.

Biz bu akademisyenlerimize Kaliforniya Salk Enstitüsü Hücre Nörobiyolojisi Laboratuvarı Başkanı Prof. David R. Schubert’in bir tıp dergisinde yer alan şu sözleri ile yanıt verelim: “GD gıdaların insanları hasta yaptığına dair hiçbir kanıt yok, bu gıdalar güvenli söylemi son derece mantıksız ve doğru değildir. Bu gıdaların güvenli olduğu görüşünü doğrulayan hiçbir veri yoktur. Doğru dürüst epidemolojik çalışmalar olmaksızın pek çok zarar saptanamaz. Bu yönde hiçbir çalışma yapılmamıştır.” (The Problem with Nutritionally Enhanced Plants, Journal of Medicinal Food, Vol.11, No:4, August 2008)

Türkiye’ye GD Ekinler Kontrolsüzce Girmektedir

Türkiye ne yazık ki kendi ekolojisinde yetiştirebileceğ i soya ve mısırı, üretim planlaması yapmadığından dolayı üretim açığını kapatmak üzere her yıl dışarıdan almak zorunda kalmaktadır. Hem de bu ürünleri çoğunlukla GD tohumlarla üreten ABD ve Arjantin gibi ülkelerden almaktadır.

Ülkemize yurtdışından giren soya ve mısır ürünlerinden aldığı numuneleri zaman zaman analiz ettiren GDO’ya Hayır Platformu bileşeni kuruluşlar, GDO tespit etmeleri halinde bu konuyu kamuoyu ile paylaşmaktadır. 2007 yılında yine böyle bir tespit karşısında dönemin TMO Genel Müdürü’nün konuya ilişkin açıklaması “daha önce nasıl yapılıyorsa bu ürünün de yurda o şekilde getirildiği” yönünde oldu. Yanlış yanlışla açıklanmaya çalışıldı.

Tarım Bakanlarımız: Yasal Mevzuat Yok Özel Bir GDO Analizi Yapmıyoruz

Türkiye’de GD tohumla tarımsal üretim yapılması yasaktır. Meclisimizde, GDO’larla ilgili AKP hükümetinin Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen’e, Tarım Bakanları (önceki) Sami güçlü ve (şimdiki) Mehdi Eker’e sorulmuş birçok yazılı soru önergesi vardır. Bu önergelerdeki Türkiye’ye GDO’ların girip girmediği sorularına Bakanlarımız, konuyla ilgili yasal düzenleme bulunmadığından tarım ürünlerini analiz etmediklerini belirtmişlerdir.

GDO’ları analiz edebilecek Tarım ve Köyişleri Bakanlığı bünyesinde 4, üniversitelerimizin bünyesinde 5 adet olmak üzere toplam 9 laboratuvarımı z bulunmaktadır. Bunların bulunması bir işe yaramıyor, onları harekete geçirecek yasal düzenlemenin bir an önce yapılması gerekiyor!

Kısaca hatırlarsak, 2005 yılında Meclis gündemine gelmek üzere olan Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı’nın olumsuzlukları nın altını çizen GDO’ya Hayır Platformu 100 bin imza toplayarak Meclise sunmuş, tasarının bu haliyle değil düzeltilerek meclis gündemine getirilmesini talep etmiştir. 2005 yılı başlarında Dilekçe Komisyonu Başkanı Yahya Akman bu konunun çok önemli olduğunu vurgulayarak tekrar gözden geçirilmek üzere yasa tasarısının Tarım Bakanlığı’na gönderildiğini basına açıklamıştır. Tasarı halen düzeltilmeyi beklemekte ve GD gıdalar sofralarımızda cirit atmaktadır.

Oysa Türkiye, Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Anlaşması’nın bir parçası olan Cartagena Protokolü’ne taraf bir ülkedir. Cartagena Protokolü biyolojik türlülüğün sürdürülebilir kullanımını ve korunmasını olumsuz etkileyebilecek, insan sağlığı açısından riskler yaratabilecek GDO’ların sınır ötesi taşınımını, alıp satımını ve kullanımını denetlemeyi öngören ve ülkeleri bağlayıcılığı olan bir protokoldür.

Bu veriler ışığında ülkemize GDO’lar serbestçe girememelidir. Ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler Anayasamıza göre Kanun Hükmünde Kararname niteliğindedir. Türkiye şimdiye kadar çoktan yasal düzenlemesini yapması gerektiği halde yöneticilerimiz taraf olduğumuz protokolü dahi görmezlikten gelmektedir.

Sonuç

Biyoteknoloji şirketleri bitkilerin genleriyle oynarken söz verdikleri gibi besin içeriğinin zenginleştirilmesi, kurağa ve tuza dayanıklılık amaçlarıyla uğraşmadılar. Onlar daha sık ve daha fazla tarım ilacı kullanacağı glyphosate toleranslı bitkiler oluşturmayı tercih ettiler. Çünkü bütün tarım ilaçlarını onlar üretiyorlar. Yeryüzünün süper yabancı ot istilasına uğraması ise onları hiç ilgilendirmiyor. Pardon, tabi ki ilgilendiriyor! Onları yok ederken çevreyi de yok eden ve insan sağlığına zarar veren tarım ilaçlarını da onlar üretiyor.

GDO’ların anavatanı diyebileceğimiz ABD’nin Tarım Bakanlığı dahi artık açıkladı; tarım ürünlerinin verimini etkileyen en önemli faktörler hava koşulları, sulama ve gübreleme, toprak kalitesi ve çiftçilerin tecrübesi. Yani GDO’lar değil!

Türkiye’nin hemen hemen aynı büyüklükte tarım arazisine sahip olduğu Arjantin 45,5 milyon ton soya üretirken Türkiye 30 bin ton soya üretiyor. Arjantin %99 oranında GD tohumla soya ürettiğinden kimi sevgili akademisyenlerimiz hemen bu ülkeyi örnek verip GDO’nun mükemmelliğinden bahsederler. Ama bize hiç Arjantin’nin 16,1 mha alanda (tarım arazilerinin yarısından çoğu) ekim yaptığından, Türkiye’nin ise 8 bin 700 hektar alanda üretim yapmaya çalıştığından hiç bahsetmezler. GD tohumla soya üreten Arjantin’in dekardan 280 kg soya, Türkiye’nin ise normal tohumla 333 kg soya aldığını hiç örnek vermezler.

Kimi sevgili akademisyenlerimiz tarımsal alt yapı sorunlarımızı, ulusal tarım politikamızın ve üretim planlamamızın bulunmayışını hiç umursamazlar, GDO’ları bu ülkenin tüm tarımsal sorunlarını çözecek bir sihirli değnek olarak gösterirler.

Ülkemizde biyoçeşitlilik açısından son derece zengindir. Anadolu 3 bini endemik toplam 13 bin bitki türüne ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca ülkemiz organik tarım yapmaya son derece uygundur. Çevremizi ve sağlığımızı korumak amacıyla GD tohumla (masumiyeti gerçekten ispatlanıncaya kadar) tarımsal üretim yapılmamalı, GDO’lu tarım ürünleri ve gıdalar ülkemize sokulmamalıdır.

GDO’lu ürünler sınırlarımızdan geçtikten sonra onlardan kurtulmak olanaksızdır. Sadece soya ve mısır yememek çözüm değil, zira bu iki ürün yaklaşık 1600 gıda maddesi içinde kullanılmaktadı r. Örneğin, mısır nişastası kullanılan bebek mamaları, mısırdan elde edilen fruktoz şurubunun kullanıldığı gıdalar, soya lesitininin kullanıldığı çikolatalar ve margarinler gibi.

Türkiye 2005 yılında rafa kaldırdığı Ulusal Biyogüvenlik Yasası’nı bir an önce çevre ve insan sağlığını koruyacak yönde revize ederek yürürlüğe sokmalıdır. Bu yasa çıkarılmadığı için GDO’lar kontrolsüz bir şekilde ülkemize girmeye devam ediyor.

Halkın Desteği Olmadan Başarı Olmaz

Sağlığımızı ve biyoçeşitliliğimizi son derece yakından ilgilendiren böylesine önemli bir konuda bizleri doğru yönetmeyenlere karşı mücadelemizi güçlendirmek ve insanlarımızın bilgi düzeyini artırabilmek için örgütlü bireyler olmamız, derneklerimizi, meslek odalarımızı, Tarım İl Müdürlüklerimizi bu konuda harekete geçirmemiz gerekiyor.

Bu alan sonsuza dek boş kalmayacak, boş kalması da bizlerin aleyhine zaten. Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı yakın bir zamanda Meclis gündemine getirilecek ve tüm biyoteknoloji devleri Meclisimizin tepesine kara bir bulut gibi çökecek. Kimi biyoteknoloji devleri GD tohumlarını ülkelere sokmak için rüşvet vermekten bile kaçınmıyorlar.

Kendi konusuna sahip çıkmayanın konusuna sermaye ve onun dümen suyundakiler doğal olarak sahip çıkmıyorlar! Kendiniz için, çocuklarınız için Tarım İl Müdürlüklerine vereceğiniz dilekçelerle GDO’lu gıdalar tüketmek istemediğinizi hemen bildiriniz. Örgütleriniz vasıtasıyla insanları bilgilendiriniz. Bu konuda Ziraat Mühendisleri Odası hiçbir fedakarlıktan kaçınmayacaktır.
__._,_.___

ABD nin Türkiye GDO planı

Özgür Gürbüz / 31 Mayıs 2009*

TBMM Tarım, Orman ve Köyişleri komisyonu üyesi milletvekillerinin, Genetiği Değiştirilmiş Organzimaları n (GDO) Türkiye’de ekilmesi ve satışının önünü açacak Biyogüvenlik Yasası'na onay vermelerini sağlamak için ABD'de ağırlanmasının münferit bir olay olmadığı ortaya çıktı. Gazete Habertürk’ün ulaştığı ve dönemin ABD Tarım Ataşesi Robert Hanson tarafından kaleme alınan raporda, Türkiye’de genetiği değiştirilmiş (transgenik) ürünlere karşı bir kamuoyu oluştuğunu, bunun da muhtemelen ABD’den GDO’lu ürün ithal etmek isteyen üreticileri ürküttüğü belirtiliyor. Türkiye’nin GDO’lar karşısında Avrupa gibi “karşı” tavır aldığına dikkat çekilerek, söz konusu yasa tasarısının hükümetin aksini söylemesine rağmen GDO’lu ürünlerin Türkiye’ye ithalinde engel teşkil edebileceği belirtiliyor. Yasanın bu haliyle çıkmaması için bu konuda karar vericileri, akademisyen ve üreticileri hedef alan bir dizi lobi çalışması yapılmasını öneriyor. ABD Tarım Bakanlığı’nın (FAS) raporunda, 2005 yılına kadar yapılmış çalışmalar da yer alıyor. Üniversite, hükümet ve özel sektörden belirli kişilerin seçilerek ABD ve çeşitli ülkelerde seminer ve teknik gezilere götürüldüğü detaylarıyla belirtilmiş. Raporda ayrıca 1998-2000 yılları arasında yasak olmasına rağmen Türkiye’de sınırlı sayıda da olsa GDO’lu patates, mısır ve pamuk ekildiği belirtiliyor. Türkiye’de genleriyle oynanmış tarım ürünleriyle ilgili yasal boşluk nedeniyle, “GDO’lu ürün” etiketi taşıyan ürünlerin, ülkeye sokulmadığı, etiketsiz ürünlerinse girebildiği belirtilerek üreticilere yol gösteriliyor. gönderilmesi gizlice tavsiye edilmiş. FAS Türkiye’nin yaptığı çalışmalardan bazıları:
2000 yılından bu yana Cochran Programıyla biyoteknoloji adaylarının ABD’ye gönderilmesi.
Biyoteknoloji konusundaki bilgilerin tercüme edilip hükümet ve paydaşlara iletilmesi.
Seçilmiş, gıda güvenliği konusunda çalışan 2 hükümet yetkilisini 2002’de Tunus’taki biyoteknoloji seminerine gönderilmesi.
Yüksek düzey iki Tarım Bakanlığı uzmanının 2003 yazındaki Amerikan Hububat Konseyi toplantısına katılması için aday gösterilmesi.
2003 sonbaharında Ankara’da hükümet yetkililerine (250 kişinin üzerinde katılım olmuş) büyük bir konferans düzenlenmesi.
2003 yılı sonbaharında bir üniversitenin biyoteknoloji uzmanının Amerika’daki biyoteknoloji konferansına gönderilmesi.
2004, 2005 ve 2006 yıllarında, bakanlığın 5 gıda güvenlik elemanının, devlet fonlarıyla Biyoteknoloji Uluslararası Ziyaret Programı’na katılmasının sağlanması.
2004 yılı yazında bakanlık yetkililerinin ve gazetecilerin USGC Biyoteknoloji programlarına katılmasının sağlanması.
2005 yılı Nisan ayında bir grup milletvekili ve Tarım Bkanlığı’nın kilit elemanlarının ABD’ye davet edilmesi ve ABD’nin tarımsal biyoteknolojiyi nasıl kullandığının gösterilmesi.
2005 yılı Eylül ayında ABD Tarım Bakanlığı’nın yardımıyla bir biyoteknoloji uzmanının Türkiye’deki üç üniversitede ,Bakanlık yetkilileri ve paydaşlara konferans vermesinin sağlanması. Planlanan çalışmalardan bazıları:
Karar yetkisine sahip yüksek düzeydeki Tarım Bakanlığı yetkililerinin, seyahat ve eğitim programlarına dahil olmasının garanti edilmesi.
Basında ve siyasi alanlardaki eleştirileri yanıtlamak için Türkiye’deki yerli endüstri ve ithalatçılar ile eşgüdüm içerisinde olunması.
Biyoteknolojinin yararlarını göstermek için Türkiye’deki yerel üniversitelerle eşgüdüm içinde olunması.Ankara ve İstanbul’da bakanlıkların dönem dönem değişebilen elemanlarına gıda güvenliği seminerleri verilmesi için konuşmacılar ayarlamak.
Bu seminerlere FDA’nın (Yiyecek ve İlaç Departmanı) katılımının ve ABD’deki biyotek ürünlerin yararlarını anlatan Amerikalı üreticilerin bu toplantılarda olmasının sağlanması.
Cooperator, Cochran ve Uluslararası Ziyaretçiler Programı aktivitelerinin devam ettirilmesi. Bu aktiviteler arttırılmalı ve ziyaretler için İngilizce bilmeyen daha yüksek düzeydeki resmi görevlilerin hedeflenmesi.
Türkiye’nin, biyoteknolojik mısır ve pamuk üretiminden diğer ürünlere nazaran daha karlı çıkacağının üreticinin karının artacağının, resmi görevliler ve yerel üretici birliklerine devamlı olarak anlatılması.

*Bu haber sadece http://ozgurgurbuz. blogspot. com/ 'a özel.....

Komşu öteledi, biz GDO'ya başlıyoruz

Pınar ÇELİK- İrfan DONAT

03.06.2009

Hükümetin genetiği değiştirilmiş bitkilerin üretimine kapıyı aralaması, tartışmaları da beraberinde getirdi. Bazı sivil toplum kuruluşları GDO'lu ürünlerin insan sağlığıyla ilgili ciddi riskler taşıdığını savunurken, Tarım Bakanı Eker sıkı denetim olacağını söyledi
Önce tanımını ortaya koyalım. Kendi türünden ya da kendi türü dışındaki bir canlıdan gen aktarılarak bazı özellikleri değiştirilen bitki, hayvan ya da mikroorganizmalara "Genetiği değiştirilmiş organizma" (GDO) deniyor. Ticari kaygılar yüzünden tarım ürünlerinde ilk olarak domates genleriyle oynandı. Bioteknoloji şirketleri tarım ilacı azalacak, üretim maliyeti düşecek yüksek verim küçük çiftçiyi zengin edecek söylemleriyle, genleriyle oynadıkları tohumları 1990'lı yılların ortasında ülkelere soktular. 1996'da 6 ülkede 1.7 milyon hektarlık bir alanda başlayan GDO'lu ekim, günümüzde 25 ülkede 125 milyon hektarlık alanda yapılıyor. En son Mısır bu ülkelere katılırken, Tazmanya GDO'lu üretim projesini erteledi, Yunanistan ise GDO'lu mısır ithalatı yasağını 2 yıl uzattı. Türk hükümeti de, önceki gün aldığı bir kararla, Ulusal Gıda Güvenliği ile genetiği değiştirilmiş bitkilere izin verilmesinin önünü açtı. Bilimsel elekten geçen genetiği değiştirilmiş bitkiler, üretim hakkı elde edecek. Dünya genelindeki gıda açığı ve tarım sektörünün ülke ekonomisi açısından önemi dikkate alınarak hazırlanan yasa tasarısı, beraberinde endişeleri de gündeme getirdi. Tarım Bakanı Mehdi Eker, genetiği değiştirilmiş ürünlerin sıkı denetleneceğini vurgularken, "Bu konu AB için de Türkiye'nin kendi ihtiyaçları için de önemli" dedi. SABAH merak edilen bu konuyu taraflara sordu. BİOÇEŞİTLİLİĞİ YOK ETME RİSKİ VAR1. İnsan sağlığı Alerjik reaksiyona neden oluyor. Antibiyotik direncini zayıflatıyor. Toksik etki yaratıyor. 2. Ekosistem Normal ve organik tarımı tehdit ediyor. Ne kadar uzak alanda olursa olsun rüzgar ve arılar yoluyla organik ürünlere de bulaşıyor. GDO'lu tarım yapılan alanlardaki haşereleri yiyen kuşların türü tükeniyor. Canlı türleri açısından tehdit. Bioçeşitliliği yok ediyor. GDO'lu ekinler, tozlaşma yoluyla aynı türden akrabalarının da genlerini değiştirebiliyor. EN BÜYÜK AVANTAJI ÜRETİMİN ARTMASITarıma uygun olmayan alanlarda tarım yapılabilmesini sağlaması. Tarımsal verimi artırması. Tarım ilacı kullanılmasına ihtiyaç duymaması. Gıdanın besleyiciliğini artırması. Üretim verimliliğini 10 kata kadar artırması. JAPONYA İLE AB'DE KATI SINIRLAMA VE YASAK VAR'GENETİĞİ Değiştirilmiş Organizma' (GDO) ile üretim birçok ülkede tartışma konusu oluyor. Bazı ülkeler GDO projelerine ağırlık vererek bioteknoloji tarım için sahalar açarken, sağlık açısından tehlikeli gördüğü için buna karşı çıkan ülkeler de mevcut. Japonya, Güney Kore, Yeni Zelanda ile çok sayıda AB ülkesi ve bazı Afrika ülkelerinde genetiği değiştirilen ürünler ya yasaklılar listesinde ya da bu ürünlere katı sınırlamalar getirilmiş durumda. Dünyanın dört bir tarafından çiftçi örgütleri ve ihracatçılar yayınladıkları bildirilerde GDO çalışmalarının insan sağlığı için tehdit içerdiğini savunuyor. Son olarak Yunanistan hükümeti, ABD tarafından üretilen genetiği değiştirilmiş mısır ithalatı ile ilgili yasağı 2 yıl daha uzatma kararı aldı. Tazmanya da ticari ölçekte genetik değişime uğramış ürün yetiştirilme kararını geçtiğimiz günlerde 2014 yılına kadar 5 yıllığına erteledi. Yaklaşan seçimlerle birlikte Almanya'da da GDO'lu ürünler tartışılıyor. Alman hükümeti, ulusal müzakere platformu oluşturarak politikacılarla birlikte çiftçi, gıda endüstrisi grupları ve bilim adamlarını bir araya getirdi. Dünya Sağlık Örgütü de ürünlerin sağlık risklerine dikkat çekiyor. TÜRKİYE'DE GÖRÜŞLER FARKLI- Türkiye Tohumculuk Endüstri Derneği Başkanı Dr. Mete KömeağaçTÜRKİYE GDO'YA HAZIR DEĞİLGDO'LU üretim yapmak bir teknolojidir ve biz Türkiye'nin böyle bir teknolojiyi kullanmak için yeterli altyapı, bilgi ve beceriye sahip olduğunu düşünmüyoruz. Türkiye doğal ürün cenneti. GDO da bir üretim tekniği, kesinlikle bir sakıncası olmaz. Doğal ürünlerle artan nüfusu beslemek mümkün değil. Ancak tıp adamları çıkıp bu iş zararlıdır derse bunu kimse kullanamaz. - Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Ahmet Atalık ARJANTİN'İ SÜPER YABANCI OTLAR BASTI GDO'LAR ne çiftçinin ne tüketicinin ne de hükümetlerin talebi. Bioteknoloji şirketlerinin çıkarına bu iş. Bu şirketlerin başını Monsanto adlı firma çekiyor. Amerikan Federal Mahkemesi'nde firmanın aleyhine açılmış onlarca dava var. Viyana Üniversitesi yaptığı araştırmada farelerin 3 - 4 nesil sonra üreme yeteneklerini kaybettiklerini ortaya koydu. Arjantin'de GDO'lu tarım yüzünden 1 milyon hektarlık alanı yabancı otlar bastı. - Ekolojik Ürün Üreticileri Derneği Başkanı - Levent Gürsel Alev ÇOCUK MAMALARINDA KULLANILMASI YASAK GDO'LU ürünlere karşı 4 - 5 yıl kampanya yürüttük. Bu ürünler kesinlikle yasaklanmalı. İnsan sağlığı ile ilgili ciddi riskler içeriyor. Bu üretimden kazançlı çıkan tek taraf GDO'lu tohum patentini elinde tutan şirketler. Madem tehlikeli değil neden Tarım Bakanlığı GDO'lu ürünlerin bebek mamalarında ve çocuk gıda ürünlerinde kullanılmasını yasaklıyor? FAREDEKİ SONUÇLAR ÜRPERTİCİHER ne kadar GDO'ların insanlar üzerindeki etkileri henüz bilinmese de hayvanlar üzerindeki etkileri belirlendi. İskoçya Rowett Enstitüsü Dr. Arpad Pusztai'nin genetiği değiştirilmiş patates ile beslediği farelerin tümünün iç organlarında küçülme, sindirim sistemlerinde bozukluk, bağışık sistemlerinde çökme görüldü. Rusya Bilimler Akademisi'nden Dr. İrina Ermakova'nın fareler üzerinde yaptığı denemede, genetiği değiştirilmiş soya ile beslenen farelerin yavrularının yüzde 55.6'sı, doğumdan 3 hafta sonra öldü.

GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ BİTKİLER HALKA VE DOĞAYA KARŞI

Tayfun Özkaya
Hükümet, genetiği değiştirilmiş bitkilerin üretimine izin verilmesine yeşil ışık yakmış. Önce Genetiği Değiştirilmiş Organizmaları (kısaca GDO diyoruz) tanımlayalım. Kendi türünden ya da kendi türü dışındaki bir canlıdan gen aktarılarak bazı özellikleri değiştirilen bitki, hayvan ya da mikroorganizmalara “Genetiği Değiştirilmiş Organizma” diyoruz. Genleri; canlıların kuşaktan kuşağa geçen özelliklerini (hastalıklara dayanıklılık veya yüksek verim gibi) şifreleyen birimler olarak düşünelim. Örnek olarak pamuğa başka türlerden (örneğin çilekten), hatta bakterilerden (yani düpedüz mikroplardan) veya hayvanlardan özellikler aktararak (genlerle bu aktarma oluyor) güya daha verimli ve gene güya hastalıklara dayanıklı, böylece daha az mücadele ilacı kullanılacak bitkiler elde edileceği ileri sürülüyor. Benzer şekilde hayvanlarda da GDO uygulamaları yapılabiliyor.

Bakanlar Kurulunda ele alınan tasarıyı açıklayan Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek şunları söylemiş:
“Kanunun yürürlüğe girmesiyle genetiği değiştirilmiş bitkilerin üretimine izin verilmesinin önü açılacak. Kanunla konulan değişik seviyelerdeki bilimsel eleklerden geçen ve sosyo-ekonomik değerlendirmede yeterli bulunan genetiği değiştirilmiş bitkiler ancak üretim hakkını elde edebilecektir. Genetiği değiştirilmiş bitkilerin izinsiz kullanımı, biyolojik çeşitlilik merkezleri ve organik tarım yapılan alanlara yakın üretimlerle bebek mamaları ve küçük çocuk besinlerinde özel amaçla geliştirilenler hariç kullanımı yasaklanmıştır.”

Açıklamadan anlaşılıyor ki GDO’lu bitkiler bebeklere, küçük çocuklara zararlıdır. Ayrıca organik tarım alanlarına ve biyolojik çeşitlilik merkezlerine (örneğin buğdayın yabani atalarının zengin olarak bulunduğu yerlere) de zarar vereceği kabul edilmektedir. Bebeklere ve küçük çocuklara zarar veren GDO’lar nasıl oluyor da yetişkinlere zarar vermiyor? Yetişkinleri gözden mi çıkardık? GDO’lu mısır ürünleri yiyen bir anne bebeğine süt verirse bu bebeğe zarar vermeyecek midir? Unutmayalım ki nişasta bazlı (mısırdan yapılan) şeker yüzlerce üründe kullanılmaktadı r. Ülkemiz ayrıca dünyada tarımın ilk başladığı “verimli hilal”denilen bölge içindedir. Buğday, arpa, bezelye, mercimek, nohut gibi bitkiler bu bölgede kültüre alınmıştır. Ülkemiz biyolojik çeşitlilik merkezlerince çok zengindir. Ayrıca organik tarımı yaygınlaştırma istekleri mayınlı arazilerde de görüldüğü gibi bizzat yönetimce paylaşılmaktadı r. Peki, nasıl olacak? Bir yandan organik tarım bir yandan onu ve geleneksel hatta endüstriyel tarımı tehdit eden GDO’lu ekimler?

GDO’lu tohumların üstün özellikleri olduğu, tarım ilaçlarının kullanımını azalttığı yönünde propagandalar yapılıyor. Bunlar ne kadar gerçek, yakından bakalım. Elimde bir kitap var. GDO’ları savunmak için basılmış. Adı “GDO Gerçeği”. Türkiye Gıda ve İçecek Sanayi Dernekleri Federasyonu tarafından 2004’de yayınlanmış ve bu konudaki bir konferansın metinlerini içeriyor. Adından eleştirel yaklaşan bir kitap olduğunu sanıyorsunuz, ancak değil. GDO’ları destekliyor. İşte bu kitapta yabancı bir kaynağa dayanılarak verilen bir istatistikten anlıyoruz ki 2001 yılında dünyada transgenik (yani GDO’lu) bitkilerin alan olarak %77’si herbisite (ot öldürücü ilaçlar) dayanıklılık, %15’i böceklere dayanıklılık, %8’i her ikisine dayanıklılık, %1’den azı ise virüslere dayanıklılık içeriyor. Toplarsak % 85’i herbisite dayanıklılık göstermektedir. Bilmeyenler için biraz açalım. Herbisitler otları öldürürken, ana bitkiye de (örneğin pamuk veya mısır) az çok zarar vermektedir. GDO’lu tohumu üreten firma aynı zamanda herbisiti de üretmektedir. Tohumunu sattığı çeşit herbisitten az zarar görmektedir. Çiftçi de rahatlıkla korkmadan herbisiti kullanabileceğ ini düşünüyor. GDO’lu tohumların ekildiği ABD ve diğer ülkelerde herbisit kullanımının roket gibi yükseldiği biliniyor. ABD Tarım Bakanlığı bu artışı açıklamaktadır. GDO efsanesinin ne kadar yanlış olduğu ve ilaç kullanımının azalmak şöyle dursun arttığı açıktır.
Belki bazılarınız böceklere dayanıklılık özelliği taşıyan GDO’lu tohumlarla üretilen bitkilerde böcek öldürücü kullanımının azaldığını zannedebilir. Bulgular bu konuda da efsane ile gerçeğin uyuşmadığını ortaya koyuyor. Örneğin GDO’lu pamuğu ele alalım. Toprakta bulunan bir bakteri (yani mikrop) olan ve kısaca Bt denilen Bacillus Thuringiensis’e ait bazı genler pamuğa aktarılmaktadı r. Bu pamuk tohumuna Bt pamuk denmektedir. Böylelikle pamuk tırtılları öldürme özelliği kazanmaktadır. İddia böylelikle böcek öldürücü kullanmadan bitki yetiştirilebileceğ idir. İlk yapılan denemeler bu yönde bir durumu ortaya koymuşsa da, çiftçilerin deneyimleri gerçeğin ters yönde olduğunu ortaya koymuştur. Örneğin Hindistan’da iki araştırmacı normal pamuk ekenlerin, Bt pamuk ekenlere göre % 60 daha fazla gelir elde ettiklerini ortaya koymuşlardır. (Seedling, January 2007, “Bt Cotton- The Facts Behind the Hype” http://www.grain. org/seedling/ ?id=457) Bt pamuk ekenlerin ilaç kullanımını azaltamadıkları ve verimi arttıramadıkları araştırmacılarca saptanmıştır. Grain adlı saygın biyoçeşitlilik kuruluşunun yayınladığı Seedling adlı dergide başka pek çok ülkede yapılan araştırma ve gözlemlerin benzer yolda bulgular içerdiği ortaya konmuştur. Bt pamuk solgunluğa daha fazla eğilim göstermektedir. Bu gelişmeler sonucu Hindistan’da tohum satan dükkânlar yakılmıştır. 2003’ten bu yana bu nedenle intihar eden çiftçi sayısının 16 bini aştığı bildiriliyor.
Gene bir grup bilim insanı tarafından Nisan 2009’da yapılan bir araştırmada GDO’lu çeşitlerin bir verim üstünlüğü olmadığı, çevreye ve sağlığa zararlarının göze alınamayacağı belirtilmektedir. (http://www.ucsusa.org, Failure to Yield- Evaluating the Performance of Genetically Engineered Crops, Union of Concerned Scientists) Araştırmacılar organik tarım ve düşük girdili tarım gibi seçeneklerin tamamen bilgiye dayanarak çok daha yüksek verim artışları ortaya koyabildiğini vurgulamaktadı rlar.
Verimi arttıracak ve tarımsal mücadele ilaçlarının kullanımını azaltacak, hatta sıfırlayacak başka teknolojiler bulunmaktadır. Bunlardan biri de “Entegre Zararlı Yönetimidir”. Buna ingilizce kısaca IPM deniyor. Pamuk dünyada da en fazla tarım ilacı kullanılan bir üründür. Bu yöntemde birçok yollar denenmektedir. Böceğin böceğe yedirilmesi bunlardan biridir. Mali’de 1140 çiftçinin katıldığı bir çalışmada bu yöntemleri kullanan çiftçilerin hiç ilaç kullanmadan, ilaç kullanarak pamuk yetiştiren çiftçilerden %21 daha fazla verim aldıkları saptanılmıştır. (Seeding, aynı makale) IPM denilen bu yaklaşımlar dev tarım şirketleri tarafından pek sevilmez. Çünkü bu yaklaşımlarla çiftçiye tohum, ilaç gibi satılacak bir şey yoktur. Çiftçiler bu yaklaşımla güç kazanırlar, kendilerine güvenleri artar.

Ülkemizde de bu yaklaşımın hala emeklemekte olduğunu kaydedelim. Ne yazık ki bazı büyük çiftçi kuruluşları bu tür çevreci ve çiftçiden yana yaklaşımlara rağbet göstermemekte, GDO’ya heves etmektedirler.
Dev tohum şirketlerinde sadece bir avuç hisse sahibinin çok kâr elde etmesi için, yeni bitkiler yarattığını düşünen teknokrat doğaya ve bütün bir insanlığa zulüm yapmaktadır. Bu yapılan işi bilim diye kutsamaya çalışmak, atom bombasının bol bol üretilip kullanılmasını savunmaktan pek farklı değildir. Yansız bilim insanları da var. İskoçya Rowett Enstitüsünde Dr. Arpad Pusztai'nin genetiği değiştirilmiş patates ile beslediği farelerin tümünün iç organlarında küçülme, sindirim sistemlerinde bozukluk, bağışık sistemlerinde çökme görüldü. Pusztai sonucun açık olarak yıkıcı olduğunu gördüğünde gerçeği söylemekten kaçınmamıştı. Güçlüler Pusztai’yi işinden attırdılar.
Rusya Bilimler Akademisi'nden Dr. İrina Ermakova'nın fareler üzerinde yaptığı denemede, genetiği değiştirilmiş soya ile beslenen farelerin yavrularının yüzde 55,6'sı, doğumdan 3 hafta sonra öldü.

Modern teknolojiden şüphesiz yanayız. Biyoteknoloji yararlı şekillerde kullanılacaktı r. Buna şüphe yok. Ancak GDO’lu tohumlar şirketlerin elinde kâr makinesine dönüşmüştür. İlaç kullanımını azalttığı, verimi arttırdığı masaldır.
GDO’lu tohumlardan yarar sağlayacak olanlar büyük tohum ve ilaç şirketleridir. Çİftçiler bu tohumları bir daha kullanamayacakları ndan ve bir süre sonra yayıldığı bölgede başka bir çeşidi yetiştirmeleri bulaşmalarla zorlaştığı için şirketin köleleri haline geleceklerdir.

GDO Gerçekleri

Ahmet ATALIK*
GDO’lara karşı amansız bir mücadele veren GM Watch Mart 2009’da yayımladığı bir raporla GDO’lar konusunda çarpıcı tespitlerde bulundu. Şimdi onlara bir bakalım.
GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ (GD) EKİNLER KÜRESEL TARIMI ELE GEÇİRİYOR MU?
• GD ekinlerin yetiştirildiği toplam alan dünya tarım arazilerinin ancak %2,4’ü kadardır.
• GD ekinlerin yetiştirildiği alanların yaklaşık %80’i sadece 3 ülkede bulunmaktadır; ABD, Arjantin ve Brezilya.
• ABD tek başına GD ekin alanlarının %50’sine sahiptir.
• Hindistan ve Çin’deki tarım arazilerinin %3’ünden daha az bir alanda GD ekinler yetiştirilmektedir. Yetiştirilen tek ekin GD pamuktur.

GD EKİNLER AVRUPA’DA YAYILIYOR MU?

• AB’nin içinde yer alan 27 ülkede GD ekin yetiştirilen alan toplam tarım alanının ancak %0,21’i kadardır.
• GD ekinlerin alanı geçen yıl daraldı.
• EuropaBio yaşanan bu daralmayı örtmek amacıyla GD ekin rakamlarını yaklaşık %30 şişirdi.
• Avrupa’da GD ekinlerin yetiştirilmekte olduğu alanlar 2005’ten bu yana daralma eğilimindedir.

GD EKİNLER NELERDİR?

• Bu alandaki yatırımlar büyük ölçekli ticari tarıma, birkaç ekine ve birkaç genetik özelliğe yapıldı.
• Genleriyle oynanmış tarımın hemen hemen %100’ü yalnızca 4 ekinden (soya, mısır, pamuk, kanola) oluşmaktadır.
• GD pirinç, buğday, domates ve patates küresel pazarda yer bulamadı.• Hawaii’de yapılmakta olan GD papaya tarımı son birkaç yıldır gerilemektedir.

GD EKİNLER REKLAMLARINDAKİ ÖZELLİKLERİ TAŞIYOR MU?

• Küresel pazardaki GD ekinlerden hiçbirinin genleri yüksek verim elde etmek için değiştirilmedi.
• Yapılan kimi çalışmalar GD ekinlerin verimi düşürdüğünü göstermektedir.
• Hastalığa dayanıklı GD ekin yoktur.
• Biyoteknoloji sanayi; besin içeriği zenginleştirilmiş, kurağa ve tuza dayanıklı ya da söz verdiği gibi diğer yararlı özelliklerden herhangi birini içeren tek bir GD ekini pazara sürmedi.
• Biyoyakıt üretimi için tasarlanmış ticari amaçlı GD ekin bulunmamaktadır.
GD EKİNLER TARIM İLACI KULLANIMINI AZALTIYOR MU?
• Neredeyse tüm GD ekinler sadece iki özellik (haşereye direnç, herbisite dayanıklılık) içerirler, bunlardan da yine büyük bölümü sadece bir özellik içerir - herbisite (yabancı ot ilacı) dayanıklılık.
• Küresel ölçekte yetiştirilen GD ekinlerin %80’den fazlası herbisite dayanıklı çeşitlerdir.
• GD ekinler tarım ilacı kullanımında artışa neden oldu.
• En yeni GD ekin çeşitleri tarım ilacı kullanımını teşvik etmektedir.
• GD ekinler herbisite dayanıklılık gösteren yabancı otların yayılmasına neden oldu.
• Bu da, kimi Avrupa ülkelerinde yasaklanmış olanlarda dahil çok daha toksik (zehirli) tarım ilaçlarının kullanılmasına yol açtı.

GD EKİNLERDEN KİMLER FAYDALANIYOR?

• GD ekinlerden gerçek anlamda faydalananlar onların patentlerinden, pahalı GD tohumlarından ve artan tarım ilacı satışlarından kazanç sağlayan biyoteknoloji şirketleridir.
• Monsanto dünyanın en büyük tohum şirketidir.
• Monsanto GD tohum alanında tekeldir.
• Monsanto dünyanın 5. büyük tarım ilacı şirketidir.
• Monsanto dünyanın en çok satılan tarım ilacı Roundup’ı pazarlamaktadır.
• Monsanto, Roundup’ın aktif maddesi olan glyphosate pazarının yaklaşık %60’ını kontrolünde tutar.
• Roundup, Monsanto’nun Roundup Ready tohumlarıyla birlikte kullanılmaktadır.

GIDA KRİZİ KİME YARIYOR?

• Dünya Bankası küresel gıda fiyatlarındaki yükselmeyi %75 oranında biyoyakıtlara bağlıyor.
• Monsanto biyoyakıt lobisinin, özellikle de mısırdan etanol lobisinin merkezindedir.
• Monsanto’nun GD mısır fiyatının 2009 yılında %35 artacağından bahsedilmektedir.
• ABD’deki GD ekinlerin başını çeken soya tohumunun ortalama fiyatı 2006 – 2008 yılları arasında iki yıllık süreçte %50’den daha fazla arttı.
• Roundup herbisitin perakende fiyatı Aralık 2006’dan Haziran 2008’e iki yıldan daha az bir sürede %134 artış gösterdi.

*TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı

Wednesday, May 13, 2009

Küreselleşme Kıskacında Türkiye’nin Ekolojik Tarımı






Küreselleşme Kıskacında Türkiye’nin Ekolojik Tarımı*
Emet Degirmenci


Endüstriyalist-kapitalizm; IMF (International Monatery Fund), Dünya Bankası (DB), 1995 den bu yana Dünya Ticaret Örgütü (DTO), Avrupa Birliği (AB)’nin Ortak tarım Politikaları (OTP) gibi organları vasıtasıyla tahakkümünü sürdürürüyor. Tarım da bu gidişattan fazlasıyla nasibini alıyor. Verilere göre ‘zengin ülkelerde tarımla uğraşanların sayısı genel nüfusa oranla çok azalmış durumda ve yalnizca % 2 ila %6 dolaylarındadır’(1). Bu oran 1990 larýn gerçeðini göstermekle birlikte 21. Yüz Yýlda durum daha da vahýmdir.

Ülkemizde tarým politikalarý, kapitalist küreselleþmenin estirdiði neo-liberal rüzgârdan fazlasýyla nasibini almýþ durumda. Örneðin, Türkiye 1980 öncesine kadar kendi kendine yeten yiyecek ambarý iken 1980 sonrasý sürdürülebilirliðini kaybetmiþtir. Bugün Türkiye her yýl milyonlarca tonluk buðday ve mýsýr gibi temel hububatý dahi ABD, Kanada ve Arjantin gibi ülkelerden satýn almak zorundadýr.

Günümüzde tarýmla uðraþmak eskiden olduðu gibi artýk kokusuyla rengiyle ve biyolojik çeþitliliðiyle bir kültür deðil, bir ticaret haline dönüþtürülmektedir. Bu merkezileþme ve ticarileþme sonucu küçük çiftçi ya kimliðini yitirerek büyük tarým iþletmelerinin bir parçasý haline gelmekte ya da tarihe gömülmektedir.

Ek olarak, çocukluğumuzun tatları bir nostalji haline gelirken onlara ulaşmak ve edinmek ise bir lüks haline getirildi. Bir başka deyişle; kapitalizm yaşamın organik akışını ve bütünlüğünü bozup sentetik bir yaşamı dayatmakla kalmadı aynı zamanda ulus ötesi şirketlerin çıkarına hizmet eden (örneğin, AB’ nin Ortak Tarım Politikası (OTP) vasıtasıyla) kimin ne kadar ne üretmesi gerektiğine kadar vermektdir. Öte yandan biyo-teknoloji devleri yaşamın başlangıcı olan tohumun yapısına dahi müdahale edip patentleme yoluyla çiftçiyi kendine yalnız göbekten değil, hücrelerinden bağımlı hale getirmektedir.

Bu bağlamda Türkiye yalnızca tarımın ticarileşmesi sorunuyla karşı karşıya değildir. Aynı zamanda Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) tehlikesini de içeren biyo-teknoloji iktidarının kucağına düşme tehlikesiyle de karşı karşıyadır.

Bu kapsamda ulus ötesi kurulusların çıkarlarına yönelik olarak uygulanan IMF “uyum paketleri” sonucu tarımımız yalnızca dışa bağımlı olmakla kalmadı, Avrupa Birliği (AB) sevdasıyla neye nasıl, ne amaçla kimin yararına uyum sağlayacağını da şaşırmış durumdadır. Ayrıca tarımda eskiden kendi topraklarımızda üretip tadıni ve kokusunu alarak yiyip içtiğimiz ürünlere karşı da yabancılaştırıldık. Artık onlar doğal ya da organik ürün kategorisinde bizim için değil Avrupa’lıları doyurmak için.

Bu yazıda küreselleşme kıskacında Türkiye tarımının ticarileştirilip merkezileşmesi ele alınıp ekolojik tarımının kimin ve ne için olduğu sorgulanacaktır. Ayrıca GDO ya da trans-genetik ürünler ve biyo- teknoloji iktidarına dikkat çekilip alternatifin ne olması gerektiği üzerinde durulacaktır.

Tarımın Ticarileştirilmesi

Kapitalist toplum 1960-70 arası “modern tarım tekniklerí” adı altında kimyasalların yaygın kulllanıldığı Yesil Devrim’ i dayatmıştı. Bu yolla tarımda tek tür ekimi (mono-kültür’ü) gündeme getirip dünyanın bir çok yerinde toprakları çoraklaştırdı. Şimdi de ABD ve AB tekellerinin arkasında olduğu agro-business adı altında genetiği değiştrilmiş endüstriyel tarım ürünlerinin ekimini dayatıyor.

GDOlar kimilerine göre açları doyuran “yeşil altın”, kimilerine göre ise canlıların hayatını tehdit eden organizmalardır. Oysa biz altının ne menem bir şey olduğunu Bergama köylülerinin yıllardır süren onurlu mücadelesiyle öğrendik. Türlü acılar içeren altının adını bile duymak istemiyoruz. Hatta bu yeşil altın ekolojik bilincin gelişmemiş olduğu ülkelere “biyo-yakıt” adı altında empoze edilmektedir. Örneğin, dünyanın petrolce zengin ikinci ülkesi sayılan Irak’ın ABD tarafından işgali ve Ortadoğu’ da estirdiği saldırgan politikalar sonucu 2006 yılında ciddi bir petrol krizi belirdi. Benzeri bir kriz 1970 lerde güneş ve rüzgar gibi alternatif enerji araştırmalarına ayrılan fonların artmasına neden olurken 21. YY da Gerge Bush yönetimindeki ABD egemenliği iklim değişiminden etkilenen yalnızca New Orleans ta kara derili vatandaşlarını suya gömmmekle kalmıyor GDO’lu endüstriyel bitkilerin (tatlı sorgum ve mısır gibi ) Afrika ülkelerine “yeşil enerji” kaynağı adı altında endüstriyel tarım olarak teşvik ediliyor. Bir başka deyişle kapitalizm kendi yarattığı ekolojik krizi kullanma peşinde. Herşeyi yeşile boyayıp satmaya çalışmakta. Oysa GDO lu tarım da polenlerin rizgar ve fırtınalarla kilimetrelerce ötelere taşındığını biliyoruz. Üstelik sel ve yeraltı suları vasıtasıyla okyanus ötesine taşınması da söz konusu. Kısacası; yemiyoruz yedirmiyoruz yalnızca ısınmak ya da taşınmak için kullanıyoruzdiye GDO lu tarım bitkilerinin ekilemesi de doğru görünmüyor.
Tarımın şirketleştirilmesi 1990 dan beri sürüyor. Tarım emekçilerinin yüzyüze ilişkiye dayanan çiftçilik mesleği artık bir kültür değil, tarım işletmeciliği haline getiriliyor. Büyük çiftliklerde makinalar vasıtasıyla insan yüzü görmeden yürütülecek mekanik bir faaliyet. Dolayısıyla şimdiki yeşil devrim küçük değil, büyük işletmeleri zorunlu kılıyor. Bir başka deyişle kapitalizmin büyü ya da öl politikası. Elbette bu durumu nedenleri ve nasıllarıyla irdelemek lazım. Örneğin, görüşlerden biri, ‘Türkiye’nin bugüne kadar kendine özgü demokratik ve bağımsız bir tarım programının olmaması ve yönetenlerinin bağımsız davran(a)maması küresel ve kıtasal kapitalizmin çapraz ateşi altında olması. Bunun da Türkiye’nin tarım ve hayvancılığını çökertiyor’ olduğu yönünde(2) Apaçık ki; AB’nin dayattığı tarım işletmeleri politikası küçük çiftçileri silip süpürmeyi amaçlıyor. Çiftçiye değil işletmeciye gerek duyulduğundan küçük çiftlikler ya topraklarını büyüklere devredecek ya da ortadan silinecektir.

AB de çiftçilik mesleğini ortadan kaldırma yolundadır. Yerine tarımın şirketleşmesi doğrultusunda ilerleyişini Ortak tarım Politikaları (OTP) aracılığıyla sürdürülmektedir. AB’li çiftçiler iflas ettikçe topraklarnı en büyük toprak sahiplerine satılma zorunluluğu getirilmesi, büyük toprak sahiplerini daha da irileştirilecektir. Topraklar büyük toprak sahiplerinde biriktikçe endüstriyel tarım uygulaması AB’de dönüşü olmayan yolda ilerlemeye devam edecektir. OTP na göre kimin ne ekip biçeceğine de “büyük başlar” karar verecek. Örneğin Türkiye’nin bu yıl bilmem kaç ton soya fasulyesine ihtiyacı olmasa da birileri istiyor diye onu ekmek zorunda kalacaktır. Sonra da ürün fazlası çöp bidonlarını boylayabilir ve çiftçi aç kalabilir o OTP yi uygulayanların derdi değil. Aşağıda değinileceği üzere Yunanistan AB ye katıldıktan sonra bu tür durumlarla karşı karşıya kaldı. Oysa AB bütçesinin yaklaşık üçte ikisi OTP kapsamındaki harcamalara ayrılıyor. Uygulanan söz konusu politikalar mali yük oluşturmanın yanında bir de yukarıdaki bahsedilen tehlıkeler yaratılıyor.
AB, OTP’ýnýn Yunanistandaki yansýmalarýna bakarsak büyü ya da öl baskýna dayanamayan küçük çiftçi iflas ediyor. Ýþini kaybeden küçük tarým iþletmeleri yine OTP yaptýrým ve politikalarý sonucu büyük iþletmelerle birleþtirilmekte. Ek olarak OTP’nin bu politikalarý tarýmla uðraþan nüfusun azalmasýna neden olmuþtur. Yani 200 dönüme sahip bir çiftçi iflas sonucu ya meslek deðiþtirmek zorunda kalýp bulabilirse turistik yerlerde hizmetçilik yapma yollarý aramaktadýr. Arazisini de o yöredeki en büyük arazi sahibine satmak durumundadýr. Örneðin; ‘200 dönüm arazisini satacak olan çiftçi arazisini eðer varsa 500 dönüme sahip olana deðil de 5000 dönüm arazisi olana satmak zorundadýr. Bu yolla büyük toprak sahiplerinin topraklarý sürekli büyütülüyor. Ek olarak, Yunan halký kendi ihtiyaçlarýna dönük deðil, AB’nin çýkarlarýna yönelik ekim yapmak zorunda kaldý. Üretilen meyvalarýn %50-60'ý yok edildi ya da pazardan geri çekilmek zorunda kalýndý’ (4). Baþka bir deyiþle OTP politikalarý küçük çiftçileri öðütmüþ, büyük çiftçilerin topraklarýný büyütmüþtür. OTP’deki söz konusu politikalar sonucu kýrsalda nüfus azalmýþ ve ýssýzlaþmýþtýr. .
Öteki zararları ise geleneksel tarımın ortadan kaldırılması olmuştur. Yerine yeni endüstriyel çiftçilik yerleştirerek piyasada yığınlarca uzo, beyaz peynir, Kalamata zeytini, Valentin portakalı oluşturuldu. Ayrıca pazara uygun ürünler için “yüksek standartlar” konulup paketlemeye yönelik amaçlar çok enerji ve hammadde giderine yol açtı. Bu program biyolojik tarım dahil var olan tüm üreticileri merkezi bir sistem kapsamina zorladı.

Dolayýsýyla AB tarafýndan dayatýlan tarým politikalarýnýn Yunanistan’da topluma maliyetine bakarsak; kýrsal nüfusun (geçim sýkýntýsý nedeniyle) azalmasýnin yaninda rakamlarla ifade edilemeyecek bir toplum saðlýðý sorunuyla yüz yüze gelindi. Çünkü kullanýlan kimyasallar nedeniyle insanlar sayýsýz hastalýklara yakalandý. Ayrýca geniþ ölçekli bir çevre maliyetini de göz önüne almak gerekir. ‘Bu nedenle Yunan tarımı yukarıda sayılan maliyetler söz konusu edilmeksizin Avrupalılaştırıldı’(4).

Türkiye de tarımın şirketleştirilmesi tohum tekellerinin yasal olarak ülkeye girmesine kapı açmaktan GDOlu katkı maddeleri konusunda ürünlerin etiketlenmemiş olamsına kadar geniş yelpaze göstermektedir. Ziraat Mühendisleri odasının bilgilerine göre Türkiye’de tarlarını cazip paralarla kiraya veren çiftçilerin karşılaştıkları durum trajik. ‘Eskişehir’in Çifteler ilçesinde iki köyde patates üretimiyle ilgili yaşanan bir olay çiftçileri çileden çıkardı. Amerikan şirketi Lambweston, 1998-1999 yılları arasında Çifteler’e bağlı Kör Hasan ve Abbas Halim Paşa köylerinde, patates ekmek üzere vatandaşlardan toplam 6000 dönüme yakın tarlayı kiraladı. Tarlalarını yüksek fiyatla kiraya veren köylüler, iki yıl boyunca normal patateslerin iki üç katı büyüklüğünde ürünlerin elde edildiði tarlalarında artık hiçbir üretim yapamadıklarını ancak beş yıl sonra keşfetti. Tarlalarda transgenik tohum ekimi yapılıp yapılmadığı bilinmiyor (7).

Öte yandan özelleþtirme de, tarımın ticarileştirilmesinde önemli rol oynadı. ‘ IMF ve Dünya Bankası’nca kurgulanan hükümetlerimizce de uygulanan yerli-yabancı büyük tarım ve gıda şirketleri lehine olan bu yeni üretim yapısı ile çiftçilere tek taraflı sözleşmeli üreticilik dayatılarak kendi toprağında “bağımlı işçi” olma rolü biçiliyor. Hükümetler; IMF ve Dünya Bankası’nın kendilerine dayatılan uygulamalarını çiftçilere “yeniden yapılanma” diye, anlatıldı’ (3). Ön görülere göre ise AB uyum süreci çerçevesinde, ‘10 yılda 6 milyon çiftçinin daha mesleklerini bırakmaları bekleniyor. Böylesi bir programın uygulanması ne kadar doğru/akılcı, ne kadar insani, ne kadar ülke ekonomisine yararlı düşünmek gerekir’ (2).
Türkiye de tarımın özelleştirilmesinin tarihine bakarsak 24 Ocak karalarına dayandığını görürüz. O zamana kadar küçük ve orta boy çiftçi ürettigi üzüm ve zeytin ve zeytin yağı gibi mamullerini Taris’e, findığını Fisko Birlik’e, Tütününü TEKEL’e satarak geçinip gidiyordu. Fakat daha sonraki yıllarda tarıom da (başlangıcı Turgut Özal dönemine rastlayan) neo-liberal politikalarla özelleştirmenin pençesine düştü. Dolayısıyla IMF ve Dünya Bankası ve sonrada DTÖ yaptırımlarına göre KİT’ler ve Tarım Satış Kooperatifleri Bir­likleri (TSKB) gibi en temel tarım kuruluşları dahi özelleştirildi.

Öte yandan 21. YY’in baþlangýcýndan itibaren Türkiye de bu gidiþata karþý bir direniþ de söz konusudur. A ralarýnda tek tük de olsa bilim insanlarýnýn da bulunduðu 100 e yakýn sivil toplum kuruluþu GDO’ya Hayýr Platformu çatýsý altýnda halký biliçlendirmeye GDO lu tohum ve ürünlerin piyasada dolaþmasýna karþý birþeyler yapmaya çalýþmaktadýrlar. Hareketin baþýndan itibaren bu makelenin yazarlarýnýn da içinde olduðu bir karþý duruþ söz konusudur. Platform 2004’de düzenlediði ev yüksekliðinde Canavar Balon Turu’yla uluslararasý GDOlu tarým þirketlerinin çýkarlarýna göre hareket edilmemesini vurguladý. Yaþam Patentlenemez bildirgesi yayýnlayýp binlerce imza toplayýp ilgili makamlara ilettildi. Basýn açýklamalarýyla Türkiye de giren GDOlu ürünlere tepki gösterilirken biyo güvenlik yasasýnýn çýklmasý ve GDO lu ürünlerin etiketlenmesi yolunda çaba sarfedilmektedir. Tarým Ve Kýrsal Çevre Bakanlýðý (TKCB) ný biyolojik çeþitliliði korumayý ülkeyi ticari amaçlý tarým ürünlerine açmakla özdeþleþtirmemesi gerektiði konusunda uyarmaktadýr.


GDO’lu Tarım ve Zararları

Monsanto, Syngenta, Bayer ve Cargill gibi çok uluslu biyo-teknoloji devlerine “dünyadaki açlarý doyurmak” dert olduðundan beri raflarda aylarca (hatta yýllarca) parlak kalacak ürünleri pazara sunmaktalar. Canlýnýn kendi doðal yayapýsýna ters olan GDO’larý tüketenlerin vücutlarýnda nasýl tehlikeler yaratýldýðý henüz net olarak saptanamamakla birlikte GDO’larýn yarattýðý saðlýða zararlar artýyor. Örneðin çeþitli alerji ve kanser vakalarýn günden güne arttýðýna tanýk oluyoruz. Ýlgili konuda týp uzmanlarý antibiyotiðe dirençli bu ürünlerin tüketilmesi sonucu birçok hastalarýný tedavi edemediklerinden yakýnýyorlar.
Türkiye de sözde trans-genetik ürünler yasak ama nedense hala bir biyo-güvenlik yasası yok.
Tarým ve Kýrsal Çevre Bakanlýðý yurt içinde GDO lara karþý mücadele yükselirse biyo-güvenlik yasasý üzerinde çalýþtýklarýný beyan ediyor. Kýsacasý tüketici masasýna ne geldiðini hala bilmiyor. Bu balýk genli bir domates olabileceði, gibi akrep genli mýsýr da olabilir. Malesef þu andaki gerçekler gösteriyor ki; Türkiye AB ve ABD’nin GDO’ larýný kolayca pazarlayabilekleri cennet bir ülke konumundadır.

Ülkede açıklık ve demokrasinin olmaması da GDO lar konusunda araştırma yapıp ses çıkarmaya çalışan bilim insanlarının sesinin (çeşitli baskılarla) kısılmasına neden olunuyor. Arada çıkan cılız seslerden birine kulak verirsek “Gümrüklerimizden giren ürünlerin GDO içerip içermediğini bilemiyoruz. Hiçbir kontrol yapılmıyor, sadece ithalatçı beyanına dayalı hareket ediliyor” (5). Kısacası gümrüklerde bir kontrol mekanizması yok. Tamamen ürünü getiren firmanın insafına kalmış. Öyle görünyor ki; Türkiye yalnızca gelişmiş ülkelerde yasaklanan tarım ilaçları için bir cennet değil gerekli önlemler alınmazsa gelecekte ulus ötesi GDO devleri için de bir fırsatlar ülkesi olabilir.

GDO araştırmacısı sosyal ekolojist Brian Tokar’ın açıklamalarına göre GDO ve tarim ilacı firmalarının hakimiyetini şöyle: 1999 da Monsanto Syngenta, Aventis, Dow ve Dupont haşere ve yabani otları yok edici ilaç piyasasının %60 ını ticari tohum piyasasının % 23ünü ve dünyadaki genetiği değiştirilmiş tohumların hemen hemen tamamını kontrol etmekteydi (6)
GDO tohum şirketleri deneme tohumu adı altında yanında yabani ot ve haşereleri öldüren ilaçları da birlikte vererek yoksul çitfçiye başlangıçta şirin görünüyor. Daha sonra da çiftçiyi gübekten değil hücrelerinden kendine bağlamlı kılıyor. Çiftçiye başta cazip gelebilecek bu durum daha sonra çiftçinin kendi tohumunu kaybetmesine neden oluyor. Çünkü GDO lu terminator tohum kýsýr olup topraða atýldýðýnda yeþermiyor. Böylece çiftçinin en doðal hakký olan gelecek yýllarda topraða atacaðý tohum hakký elinden almýþ olup ulus ötesi GDO þirketlerine sürekli bir baðýmlýlýk yaratýlýyor.
Hintli küreselleşme karşıtı aktivist, araştırmacı ve yazar bilim kadını Vandana Shiva Çalınmış Hasat kitabında trans-genetik tohum satan ‘Chargill şirketinin 1992 de ülkeye girererken arıların polenlerini aldıkları savını ortaya sürerek GDO paketlerini tanıttıklarını’ belirtir (10). Shiva ayrıca bu yolla biyolojik çeşitliliğin yok olması Hint köylülerini birkaç kat açlığa maruz bıraktığını belirtir. Çünkü köylüler yabani otları toplayıp bizim deyimimizle koca karı ilacı olarak kullanmaktadırlar. Ayrıca yabani otlarla beslenen onlardan değişik yemekler yapan binlerce köylü vardir. Bu tür açıklamalar bize hiç de yabancı değil. Çünkü Türkiye nin geleneksel besenme şeklinde ve köylünün yaşamında yabani otlar (ve arıcılık) ‘in önemli bir yer tuttuğunu biliyoruz. Bir başka deyişle; Monsanto Chargıll vb ulus ötesi şirketler tarafından başlangıçta GDO’lu tohumun kullanılması her derde deva olarak tanıtılır. Oysa organik tarım yapanlar (rengarenk görüntüleri dışında) kelebek arı gibi böceklerin de bitki sağlığı için gerekli olduğunu vurguluyor. Örneğin, bugün Amerika da büyük ve göz alıcı rente olan monark kelebekleri GDO’lu tarım sonucu kaybolmuştur.
GDO firmalarının gerek araştırma sonuçlarını gerekse deneme üretim sonuçlarını halka açık yapmadıkları söylense de Türkiye de GDO lu üretim mevcuttur. Ziraat Mühendisleri Odası’nın açıklamalarına göre ‘ODTÜ Gıda Mühendisliği Bölümü'nün yaptığı iki yıllık bir araştırmada, Türkiye'nin 8-9 ilinden domates, patates, mısır numunesi toplanır. Bu ürünler arasında 22 domatesten 17'sinin, 20 patatesten 12'sinin, 10 mısırdan 10'unun genetik yapısının değiştirildiği saptanmıştır (7). Özellikle uygun bir kontrol mekanizmasının olmadığı dikkate alınırsa bu tür örnekleri artırmanın mümkün olduğu açıktır.
Öte yandan Türkiye de satılan GDO’ lu tohum oldukça pahalı ve ülkede dolaşan ,tohumun ABD ve İsrail menşeili olduğu öne sürülüyor. Üstelik bu tohum altından daha pahalı. Örneğin, ‘Sarıgöl'ün Dindarlı köyünde domates üretimi için temin edilen İsrail kaynaklı tohumun bir kilogramının 23 milyar liraya malolduğunu öğreniyoruz. Bir kilogram altın ise 17 milyar TL ye alınabilir’ (1). Buradan da görülüyor ki GDO lu tohumu ancak şirketleşen tarım firmaları alabilir. Deneme üretimi yapan çiftçi de kendi tohumunu kaybettiğiyle kalır.

Türkiye de Organik Tarım Kim İçin?

Dünyada 130 ülkede organik tarım yapıldığı söyleniyor. ‘Organik tarým yapýlan 130 ülkeden 90’ý az geliþmiþ ülkelerdedir’ (7). Bu da gösteriyor ki; zengin ülkeler bir yandan zararlý endüstrilerini ekolojik bilincin geri olduðu ülkelere taþýrken öte yandan da onlarýn geçmiþte sanayi atýklarý ev kimyasallarla kirletilmemiþ topraklarýný büyük organik tarým çiftliklerine dönüþtürmektedir.
AB’nin Ortak Tarım Politikaları kapsamında organik tarımı teşvik etmek gibi bir çabası da olduğu görülüyor. Bu bağlamda GAP projesnden Anadolu’nun diğer yerlerine kadar dokunulmamış temiz topraklar avrupalılar için bir kaynak olarak değerlendiriliyor. Dolayısıyla Türkiye de organik tarım yapanlara cazip destekler var gibi de gözüküyor. Ama yine de organik tarımın dahi şirketleştirilmesi koşuluyla.
Verilere göre insan, canlý, toprak, su ve hava saðlýðýna saygýlý biyoçeþitliliði koruyan organik tarým ‘2005 yýlý itibariyle dünyada toplam 24,1 milyon hektarlýk alanda yapýlmaktadýr. Türkiye ise birçok nedenle organik tarým alaný yalýzca 103 bin 190 hektardýr. Bu oran, Türkiye de tarým yapýlan arazilerin ancak yüzde 0,1’inde organik tarým yapýldýðýdýr ’ (2 ).

Öte yandan Avrupa Birligi (AB) ye girme hazırlıkları içinde olan Türkiye de organik (doğal) tarımın kimin çıkarına olduğu tartışılmalıdır. 2005 Yýlýnýn baþýnda organik tarým kanununun kabul edilip yürürlüðe girmesi iyi bir iþaret. Ancak bunun ne kadarý Türkiye pazarýnda yerel halkýn alým gücüne yönelik satýldýðý tartýþma konusu. Örneðin, ‘Doðal yöntemlerle üretilenlerin 200 bin tonu aþkýn meyve ve sebze tümüyle Avrupa ülkelerine ihraç ediliyor’ (7). Dedelerimiz ve büyük annelerimizin yaptýðý tarým biçimi “organik Yeni Tarým” adýyla pazarlanýp dýþarýya satýlan miktara göre oranlanýrsa organik tarým ürünlerinin % 90 ný Almanya, Hollanda ve Ýngiltere pazarlarý içindir. Doðal ürünlere ulaþabilenlerin oraný Türkiye de ancak nüfusunun % 10’dur (6). Ancak ne kadar nüfusun bu pahalý ve lüx sayýlan ürünleri almaya gücü yettiyor soru iþareti. Çünkü serifika bedeli* el emeði ve büyük süpermarket zincirlerinin karýný da hesaba katarsak doðal ürünlerin ederi halkýn alým gücünü aþmakta ve üretilenlerin aslan payýný Avrupalýlar almaktadýr. Bu hem saðlýklý besnme ve hem de ekonomik alým gücü olarak dýþ odaklý yaþam kalitesine hizmet etmek anlamýna gelmektedir’ (9).


Tarihi geşen yüzyıla dayanan ekolojik tarımın en önemli amaçlarıysa su kaynaklarını, toprak ve havayı kirletmeden çevre, bitki, hayvan ve insan sağlığını korumak. ‘Ülkemizde 1980’li yıllarda yaygýnlaşan organik tarým, ilk olarak 8 ürüne yönelik baþlamýþken þimdilerde 179 ürün üretiliyor’ (7). Kirletilmemiş toprak yanında Türkiye AB için hem ucuz iş gücü deposu ve ucuz hammadde kaynağı ( hem de çevre politiklarının esnek olması nedeniyle) kolayca oraganik ürünlerini ve diğer üretimini artırabileceği bir potansiyel olarak görülmektedir.

* DÝP NOT:
Her ülkenin standardı değişik olmakla birlikte bir ürünün ekolojik olduğunu gösteren sertifikası için son 10 ile 15 yıldır toprağın hiçbir sanayi atığıyla ve kimyasalla kirletilmemiş olması gerekir.Üreticinin organik koşullara göre çiftçilik yaptığını kanıtlayan belge belli otoriteler tarafından çok pahalıya veriliyor. Dolayısıyla küçük organik çiftliklerin böylesi bir sertfikayı alması ekonomik ve bürokratik olarak zor.


Aternatif Ne Olabilir?

Alternatifler bir dizi planı gerektirir. Öncelikle dünyanın geleceği için tarımın eskiden olduğu gibi tamamen organik halde çeşitli ekimin birbirini ve topragı dengeleyeceği biçim olan günümüzün ekolojik kavramýyla perma-kültür ( perma culture) prensibine dayanmalıdır. Bu tür çiftliklerin tarım işletmeciliği amaçlı değil de yerel ekonomiye hizmet etmesi amaçlanmalýdır. Örneðin, 2003 yýlýnda Hatay’ýn Vakýflý köyünde 38 çiftçinin bir araya gelip ürettikleri mahsul]n de % 85 inin Avrupaya sattýldýðýný bilioruz (8). Yurt genelinde bu tür çiftçiler “organik çiftçi koperatifleri” altýnda örgütlenebilir. Bu örgütlenme yurt genelinde doðal tarým yapanlarýn dayanýþmasýný saðlýyacaðý gibi kapitalist küreselleþmenin yýkýcýlýðýna karþý da güçlü bir tavýr almayý saðlayacaktýr.

Ek olarak Hindistan daki gibi tohum kooperatifleri kurulabilinir. Bu birliktelik ulus ötesi tohum þirketlerinin hakimiyetine karþý karþý bir direniþ ve var olmayý yaratacaktýr. Hindistanda GDO lu organizmalarý dayatan ulus ötesi þirketler için küreselleþme karþýtý gösterilerde dahi sesleri duyulan büyük bir örgütlenme var. Örneðin, 1995 yýlýnda Hindistanýn bagýmsýzlýk gününde binlerce çiftçi GATT ýn uygulamalarýna karþý ses yükseltti. ‘Monsanto vb uls ötesi þirketlerin hakimiyeti sonucu bugün 200 pirinç çeþidinden yalnýzca 70 çeþit pirinç olduðu söylense de’ (11). Bu dayanýþma vasýtasýyla köylüler birbirleri arasýnda tohum deðiþ tokuþu da yapýyorlar. Böylece tohumlarýnýn geleceðini yapabilecekleri tohum kooperatifleri kurdular.

AB den medet umanlar için ‘Uluslararasý Kooperatifler Birliði”nin 1984 “Avrupa Parlamentosu” seçimlerini destek bildirgesinde “Avrupa tarýmsýz, tarým kooperatifsiz olmaz” sloganý vardý. Ancak “AB’in uyum sürecinde Türkiye’ye verdiði ev ödevinin içinde kooperatif örgütlülüðüne ihtiyaç olduðuna iþaret eden bir belirleme yoktur. Bunu sürecin IMF, DB, DTÖ ve OTP ile tarýmýn þirketleþmesine sürüklemek olarak deðerlendirebiliriz’(2). Sonraki yýllarda böylesi bir kooperatif örgütlemesi baþlatýldýysa da buradan görüleceði üzere AB nin Türkiye de uygulamaya çalýþtýüý politikanýn iyileþmesi yalnýca halkýn tepkisine baðlýdýr.
Merkezkezileşen ve ticarileşen tarımda tarım kesiminde aile işçisi olarak çalışanlar ile diğer tüm çalışanlar siyasi, ekonomik ve sosyal haklarını elde edebilmeleri için örgütlenebilir. Çünkü görüldüğü üzere şirketlerin tek yanlı egemenlik kurmaları sonucu çiftçilik mesleği ortadan kalkmak zorunda kalacaktır. Görünen o ki; eski tadları bilen ya da anlatılanlardan duyup öğrenenler zamanla biyolojik ye da organik çiftçiliğe yönelecektir. Çünkü ticari pazar dışında kendileri, aileleri, komşuları ve yerel tüketici için zehirli kimyasalları içeren yiyecekleri sunmak istemezler. Çiftçi aynı zamanda genetiği değiştirilmiş organizmaların endüstriyel çiftliklerde üretilmesine karşı da uyanık olacağı için biyolojik çeşitlilik (hepsi olmasa da zamnala bir kısmı) geri kazanılabilir. Bununla birlikte ülke tatımı Ortak Tarım Politikaları ve DTÖ'nün yargılamalarından da uzak duracaktır. Üstelik pazarcılar yerel ekonomi ve yerel pazar için olan ürünleri ve orada üretilen malı satmaktan memnun olacaktır.

Bunlar için herþeyden önce Yunanlý dostlarýn geçmiþten ders alýp öðrendikleri gibi bir kýrsal kesim politikasýna ihtiyaç vardýr. AB pazarýna yönelik üretimde çiftçilerin bugün ürettikleri gelecekte karlý olmayabilir. Þu ana kadar küreselleþen pazara yetiþmek kaygýsýyla göz korkutucu bir tablo yaratýldý. Kaldý ki OTP sonucu Türkiyenin var olan Avrupa pazarýnda yarýþabilmesi mümkün deðildir. Orada ne çiftçilerin, ne de tüketicilerin gereksinimleri dikkate alýnýyor. Tüketicilere kimyasallarla kirletilmiþ hatta genleriyle oynanmýþ ürünler dayatýlýyor. Üretici ile tüketici arasýnda olan üçüncü kiþi olan süpermarket politikasý onlarýn karþýlýklý baðýmlýlýklarýný ortadan kaldýrýyor. Böylelikle küreselleþme kapsamýnda tarýmýn ticarileþtirilmesine karþý çýkarken endüstriyel kapitalizmin süpermarket zincirine de karþý olmak gerekir. Onlarýn yerini rengarenk yerel pazarlar almalý. Dolayýsýyla çiftçilerin kendi bulunduklarý çevreyi koruduklarý, kendi ihtiyaçlarýna ve yaratýcýlýklarýna göýe geliþtirdikleri, bölgelerinde ve yakýn çevredeki öteki kooperatiflerle ve topluluklarla iliþki geliþtirdikleri bir politikaya gereksinin olduðu açýktýr.

Bugünkü gidişatla (ürünün ekolojik olarak onaylanması) ekolojik pazar yalnız yüksek fiyatlarla ürün alınabilen zenginlerin işine yarıyor. Yerel üretici-tüketici kollektifleri veya yerel değişim üzerine kurulu toplumsal bir sistem yaratılarak daha geniş ölçekte gereksinimleri tatmin etmek olasıdır. Bu tür bir yönyem (Ekolojik Tarım ve Ekolojik Havyancılık) izlenerek bugünkü fabrika tarımına karşı Anadolu nun geleneksel tarımı geri çağrılabilir. Böylece çevresinde ve dünyada olup biten hakkında fikir sahibi olan bilinçli ekolojik üretici ve ekolojik tüketici ağı yaratılacaktır.

Bu modelle ekonomik küreselleşmeye karşı olan ve geleceğin toplumunda kendi kendine yeten organik bir toplumunun nüvesi yaratılacaktır. Bu çiftçiler yukarıda bahsedildiği gibi yurtta ve dünya daki genel sosyal hak arayışı hareketine de katkı sağlayacaklardır. Bu da doğrudan demokrasinin hayata geçirildiği kapitalist küreselleşmeye karşı bir hareket demektir. Görüldüğü üzere burada esas olan organik çiftlikler, organik üreticiler ve organik tüketiciler arasında birbirini bütünleyen bir ağ yaratmaktır. AB içinde her ne kadar ilerici ve demokratik unsurlar varsa da böyesi bir yapılanmayı AB den ya da dışardan beklemek sadece hayalperestlik değil safdillik olur.

Ekolojik üretim ve ekolojik tüketim anlayışını yerel kooperatifler vasıtasıyla harekete geçirmek için insanın insan ve insanın doğa üzerindeki tahakkümünün kalkması gerekir. Kısacası doğayla bütünleşmiş bir tarım kültürünün yanında sosyal olarak da kültürün köklü bir değişikliğe ihtiyacı olduğu görülüyor.

Sonuç Yerine

Çok uluslu tarým iþletmeciliðinin nasýl yapýlandýðýna bakarsak; Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaþmasý (GATT) 1947 tarihinde imzalanýp 1948 tarihinde yürürlüðe girmiþtir. GATT, Dünya ticaretine iliþkin kurallar koyan çoktaraflý bir sözleþmedir. Dünya ticaretinin serbestleþtirilmesidir. Küreselleþen kapitalizm için anayasa oluþturmaya çalýþan GATT ve onun turlarý sonucu oluþan Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), AB, OTP, ile AB’nin yaptýðý reformlar sonrasýnda ulus ötesi þirketler ortak bir noktada buluþturuluyor (2). Baðýmsýzlýk ve özgürlük kaygýsýnda olanlar için küresel kapitalizmin ördüðü bu aðdýn dýþýna nasýl çýkýlacaðý ise halka dayanan tabandan bir örgütlenme ve alternatif yaratmakla mümkün.

Küresel kapitalist að ve “deðiþen dünyada” Türkiye tarým politikalarýnýn karikatürize edildiði bir gerçektir. Bu ironik tabloda organik tarýmýn da þirketleþip endüstriyalist hale gelme tehlikesi vardýr. AB içinde demokrasiden yana güçler varsa da Türkiyenin ekolojik tarýmý konusunda köklü bir kýrsal atrým politikasý alternatine gerek vardýr.

Yerel ekonomiye hizmet eden yerel tüketici ve üreticilerin gereksinimlerine göre düzenlenecek bir ekolojik tarým politikasý geliþtirilmeli. Avrupa kiwi ve avakado istiyor diye Karadenizdeki fýndýklarý ve çay bahçelerini söküp atma yoluna gidilmemelidir. Türkiyenin fýndýðý d adünya da biricikliðini korumaktadýr. En önemlisi de ülkenin doðal yapýsýna ve kendi ihtiyaçlarýna göre GDO suz ve kimyasallar kullanmaksýzýn kendi kendine yeten geleneksel tarýma dönmek önemlidir. Çiftçilerin küresel kapitalizme karþý direniþleri ancak ve ancak kendi kurup denetleyecekleri tarým kooperatifleriyle olabilir.

*. Bu yazı Özgür Üniversite Forumu dergisinde 1/7/2008 de sayı 31 de yayınlanmıştır.

Yararlanınlan Kaynaklar:

1. Cengiz Başkaya Şirketleşen Tarım http://www.ozguruniversite.org/guncel_marx.php erişim tarihi 12 Agustos 2006.(erisim: 18 Eylül 2006).

2. Abdullah Aksu, Avrupa Birliği ve Türkiye' nin Tarım Politikaları. Henüz yayınanmadı. Yazarının izniyle kullanıldı.

3. Çeşitli yazılardan http://www.gdoyahayir.org/yayinlar/yayin_02 (erişim: 12 Agustos 2006).


4. Giorgos Kolempas Yunanistan Tarımı ve Küreselleşme Yunan Çiftçileri İçin Bir Çıkış Yolu Var mı? Bir Öneri “Eftopia” nın 2002 yılı yayını.

5. Prof Dr. Şeminur Topal la Yapılan söyleşiGDO mağduru bir profesör anlatıyor. http://www.iyibilgi.com/index.php?s=haber&id=5898
(erişim: 1 Eylül 2006).

6. Şadi İdem Biyoteknolojinin Ardına Bakabilmek Toplumsal Ekoloji üç aylık politik ve kültür dergisi.Yaz 2005.

7. Ziraat Mühendisleri Odası web sayfasından çeşitli bilgiler. http://www.zmo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=773&tipi=3&sube=0 eriim tarihi 14.Eylül 2006.

8. Wylie Harris Something old, something new
Turkey's organic farmers try to survive their European honeymoon
http://www.newfarm.org/international/features/2005/0305/turkey.shtml, (erisim: 17 Mart 2005)

9. Emet Değirmenci Strugle Against GE and Who benefits of Turkish Organics : Henüz yayınlanmadı. “Eftopia” nın 2006 yılı yayını için gönderildi.

10. Vandana Shiva Stolen Harvest: The Hijacking of the Global Food Supply (Çalınmış Hasat:Küresel Yiyecek , Cambridge, MA: South End Press 2000.

11. Vandana Shiva’ nın Dünya Ekonomik Forumu Karşıtı konferenasta verdiği konuşmasından, Mebourne Avustralya, 2001.




Sunday, May 10, 2009

Hoşgeldin genetiği değiştirilmiş mısır

ABD’nin biyo-teknoloji devlerinden Monsanto’nun ürettiği, genetiği değiştirilmiş mısır tohumunun Almanya’da üretimi yasaklandı. Federal Almanya Tarım Bakanlığı son haftalarda yoğun baskı altındaydı. Kısa bir süre içerisinde mısır ekimine başlayacak olan Alman çiftçiler, Tarım Bakanı Ilsa Aigner’in, genleri değiştirilmiş “MON 810” türü mısır tohumunun yasaklanıp yasaklanmayacağı konusunda acilen karar vermesini istiyordu.Bakan Aigner’in üyesi olduğu Hıristiyan Sosyal Birlik Partisi içerisinde de, sadece hayvan yemi olarak öngörülen bitkinin ekilmeye devam edilmesine izin verilmemesi isteniyordu. Tarım Bakanı Aigner ise endişeli değil. Zira diğer Avrupa ülkeleri de bu mısır türünü yasakladı.Başkaları hayvanlarını düşünüyorAlmanya’dan önce Fransa, Avusturya, Macaristan, Yunanistan ve Lüksemburg da genetiği değiştirilmiş mısır tohumunun ithalini ve üretim yapılmasını yasaklamıştı. Yukarıdaki bilgiler 15 Nisan 2009 tarihinde Almanya’dan yayın yapan DW’nin Türkçe haber sitesinde yayınlandı, haberi aynen aktardım... (Bu haber ile ilgili bir açıklama yapayım. Almanya’da mısır genelde hayvan yemi olarak kullanılıyor. Almanlar hayvan sağlığı ve doğa dengesini dikkate alarak genetiği değiştirilmiş tohumu yasaklıyor. Bizde ise mısır büyük ölçüde hayvan yemi olarak tüketiliyor ama, biz mısır ununu değişik şekillerde insan gıdası olarak kullanıyoruz. Yeni doğan çocuklarımızdan yaşlılarımıza kadar her yaştaki insanımız mısırdan üretilen nişastayı ne de mısır şurubunu ‘sıvı şekeri’ kullanıyor.)Biz insanımızı umursamıyoruzŞimdi de bir başka haber. Bu haber de 25 Nisan 2009 tarihinde Vatan Gazetesi’nde yayımlandı. Levent İçgen yazıyor: “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar’ın (GDO) Türkiye’ye tohum olarak ve üretilmiş olarak ithalinin ve Türkiye’de üretilmesinin önünü açacak olan “Biyo Güvenlik Yasa Tasarı” önümüzdeki günlerde TBMM’nin gündemine girecek. Tasarının görüşüleceği komisyona üye 5 milletvekili ABD Tarım Bakanlığı tarafından ABD’ye davet edildiler. Milletvekillerine, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar’ın önemi anlatıldı. Bu arada en büyük mısır tohumu üreticisi Monsanto firmasında da ağırlandılar.”Biz uzun süredir mısır tohumunu ithal ediyoruz. İthal ettiğimiz mısır tohumunun GDO olup olmadığını bilen yok. TMO arada sırada mısır ithal ediyor. İthal edilen mısırın GDO özelliğine sahip olup olmadığından habersiziz.Son yıllarda mısır para etmeyen ürünlerin yerini aldı. İkinci olarak yetiştirilir oldu. Bu nedenle yılda 4 milyon tonun üzerinde üretmeye başladı. Bu üretim bizim 3.8 milyon tonluk mısır tüketimimizi karşılayabiliyor. Geçen yıl TMO yanlışlıkla ithalat yaptı. Depolarında 232 bin ton mısır stoğu var. Şimdi bu mısırların nasıl değerlendirileceği tartışılıyor.

Tuesday, March 31, 2009

William Engdahl ile Söyleşi

“Ölümün Tohumları” kitabının Türkçe basımı nedeniyle Bilim+Gönül yayınları tarafından Türkiye'ye davet edilen, “Savaş Yüzyılı: Anglo- Amerikan Petrol Politikaları ve Yeni Dünya Düzeni” adlı kitabın yazarı F. William Engdahl
11 Nisan Cumartesi saat 11.00 de, Şişli %100 Ekolojik Pazarında Buğday Derneği’nin konuğu olacak. O gün hem kitabını imzalayacak hem de kendisi ile “Genetik Manipülasyonun Jeopolitik Açıdan Tehlikeleri” konusunda bir söyleşi yapılacak. Söyleşi esnasında çeviri yapılacaktır.
Adres: Feriköy/Bomonti sınırında, eski Tekel Bira Fabrikası’na çok yakın, Bomonti caddesi, Lala Şahin Sokak üstünde, Feriköy Semt Pazarının ( ekolojik Pazar ) hemen çıkışında eski Bayhanlar ( Julida ) Kafe. ( Pazardaki Buğday Derneği tezgahı ve büfeden yönlendirme yapılacaktır ). Adres için, www.bugday.org adresindeki ekolojik pazar bölümünden krokiye bakılabilir.

Monday, March 9, 2009

Kuzey Kutbu’nda "Kıyamet Tohum Deposu”



Kuzey Kutbu’nda "Kıyamet Tohum Deposu”



Bill Gates, Rockefeller ve GDO devleri bizim bilmediğimiz bir şeyler biliyorlar

F. William Engdahl
İngilizceden Tercüme:Levent Kartal


http://www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=7529, 4 Aralık, 2007

Microsoft’un kurucusu Bill Gates’i suçlayamayacağımız tek şey tembelliktir. Daha 14 yaşındayken program yapıyordu ve Harvard’da 20 yaşında öğrenciyken Microsoft’u kurdu.
1995’te Forbes dergisi onu hırsı nedeniyle kişisel bilgisayarlar için yazılımda tekele dönüşen Microsoft’ta en fazla paya sahip olan dünyanın en zengin adamı ilan etti
2006’da onun durumunda birçok insan Pasifik’te bir adada hayatın tadını çıkarmayı düşünürdüyse de Bill Gates enerjisini Bill ve Melinda Gates Vakfına adamaya karar verdi.Vakıf 34.6 milyar dolar bütçesi olup vergiden muhaf olma konumunu koruyabilmek için senede 1.5 Milyar dolar bağış yapmak zorunda olan dünyanın en büyük özel vakfıdır.
Gates’in arkadaşı ve iş ortağı olan Warren Buffet 2006’da Gates Vakfını 30 Milyar dolarlık hisseyle her yıl Birleşmiş Milletler Sağlık teşkilatının yıllık bütçesinden daha fazla para harcayan Buffet Berkshire Hathaway’a dahil etti.
Bill Gates eğer Gates Vakfı aracılığıyla bir projeye 30 milyon dolar harcıyorsa bu proje incelenmeye değerdir.
Şu anda dünyadaki hiçbir proje dünyanın en ücra köşesindeki Svalbarda’ki bu kuşku verici proje kadar ilginç olamaz. Bill Gates Kuzey Kutbuna 1.100 km uzaklıkta bulunan, Kuzey Kutbu Okyanusu yakınlarındaki Barents Denizi’nde yer alan Svalbard tohum bankasına milyonlar yatırıyor.
Svalbard Norveç’in hak iddia ettiği ve 1925’te uluslar arası sözleşmeyle aldığı çorak bir kaya parçasıdır. (bknz Harita)














Tanrı’nın unuttuğu bu adada bugün “kıyamet tohum bankası” olarak bilinen tohum bankasına Bill Gates on milyonlarca doları Rockefeller Vakfı, Monsanto, Syngenta Vakfı ve Norveç Hükümeti ve diğerleri ile birlikte yatırıyor. Svalbard takım adasının bir parçası olan Norveç Spitsbergen adasındaki projenin resmi adı Svalbard Küresel Tohum Deposudur.

Kıyamet Tohum DeposuTohum bankası Spitsbergen adasında bulunan küçük bir kasaba olan Longyearbyen yakınlarındaki bir dağda kurulmaktadır. Verdikleri bilgiye göre banka çalışmaya hazırdır. Banka patlamaya dayanıklı çift kapılı harekete duyarlı algılayıcıları olan, hava geçirmez ve bir metre kalınlığında çelik destekli beton duvarlarla sahiptir. Norveç hükümetine göre banka tüm dünyadan üç milyon farklı tohum çeşidini barındıracak ve böylece çeşitlilik gelecek için korunacak. Tohumlar nemden korunmak için özel olarak ambalajlanacak. Depoda çalışan tam zamanlı personel olmayacak ancak depoya erişimin çok zor olması herhangi bir insan faaliyetinin gözlemlenmesini kolaylaştıracak.
Bir şey mi kaçırdık acaba? Yaptıkları basın açıklamasına göre amaç tohum çeşitliliğini gelecek için korumak. Depo’nun sponsoru olanlar tüm dünyadaki tohum bankalarında zaten korunan tohumların varlığını küresel olarak tehlikeye sokan acaba ne gibi bir tehlikeyi öngörüyorlar?
Ne zaman Bill Gates, Rockefeller Vakfı, Monsanto ve Syngenta ortak bir projede bir araya gelse Spitsbergen kayalarını biraz daha derinden deşmeye değer. Bunu yaparsak çok hayret verici sonuçlara ulaşırız. .
İlk önemli nokta tohum deposunun sponsorlarının kimler olduğu. Burada Norveçlilere Bill&Melinda Gates Vakfı; dünyanın en büyük patentli genetiği değiştirilmiş tohum ve ilgili tarım kimyasallarının sahibi ABD tarım devleri Du Pont/Pioneer Hi-Bred; Syngenta Vakfı aracılığıyla İsviçre menşeyli büyük GDO tohum ve tarım kimyasalları şirketi Syngenta; “1970’den bu yana 100 milyon dolarla gen devrimini başlatan” özel bir grup olan Rockefeller Vakfı; tarımsal değişim ile ideal genetik saflığı desteklemek için oluşturulan Rockefeller Vakfına bağlı CGIAR küresel şebekesi.
CGIAR ve “Proje”
Yıkımın Tohumları kitabımda ayrıntılarıyla anlattığım gibi Rockefeller Vakfı, John D. Rockefeller III’ün Tarım Gelişim Konseyi ve Ford Vakfı, Filipinler Los Banos’da Uluslar arası Pirinç Araştırma Merkezini (IRRI) kurmak için güç birliği yaptılar.(1) 1971’de Rockefeller Vakfı’nın IRRI’sı, Meksika’daki Uluslar arası Mısır ve Buğday Geliştirme Merkezi ile diğer iki Rockefeller ve Ford Vakfı ürünü uluslar arası araştırma merkezi olan tropik tarım için Nijerya’da IITA ve pirinç için Filipinler’de IRRI, Uluslarası Tarım Araştırmalarında Küresel Danışmanlık Gurubu olan CGIAR’ı oluşturmak için birleştirildi.

CGIAR Rockefeller Vakfı’nın Bellagio, İtalya’daki konferans merkezinde düzenlenen bir dizi konferanslarda oluşturuldu. Bellagio’daki konuşmalardaki önemli konuşmacılar Rockefeller Vakfı’ndan George Harar, Ford Vakfı’ndan Forrest Hill, Dünya Bankası’ndan Robert McNamara ile Rockefeller ailesinin uluslar arası çevre örgütçüsü 1972’de Stokholm’de BM Dünya Zirvesi’ni bir Rockefeller temsilcisi olarak düzenleyen Maurice Strong. Bu zirve vakfın onlarca yıldır süren planının, bilimi, öjeniğin (üstün ırk yaratma) hizmetine sunma hedefinin bir parçasıydı. Öjenik aslında üstün ırk yaratma düşüncesinin daha üstü kapaklı olan yeni bir formudur ve ‘Proje’ olarak anılır.
En fazla etkiyi sağlayabilmesi için CGIAR, BM Gıda ve Tarım Örgütünü (FAO), BM İlerleme Programını ve Dünya Bankasını da işin içine dahil etti. Böylelikle ilk kurduğu vakıfların planlaması aracılığıyla Rockefeller Vakfı 1970’lerden itibaren küresel tarım politikalarını şekillendirebilecek konuma geldi. Ve başardı.
Rockefeller ve Ford Vakfı’nın büyük araştırma burslarıyla finanse edilen CGIAR, Üçüncü Dünya ülkelerinin bilim adamlarının ve agronomistlerinin modern tarım ürünü kavramlarında uzmanlaşmaları ve ülkelerine bunu geri götürmeleri ile yakından ilgilendi . Bu süreçte bu ülkelerde ABD tarım şirketlerinin desteklenmesi, özellikle de gelişmekte olan ülkelerde GDO’lu ‘Gen Devriminin’, bilim ve serbest tarım piyasasının teşviki için paha biçilmez bir etki şebekesi oluşturdular.
Genetik olarak üstün ırk mühendisliği mi?
İşte burada Svalbard Tohum Bankası ilginçleşiyor. Hatta daha da önemli. ‘Proje’ Rockefeller Vakfı’nın ve zengin finans kurumlarının 1920’lerden beri genetik olarak Üstün Irk yaratmayı meşrulaştırmak için kullandıkları öjenik (daha sonradan genetik mühendisliği denen) projesidir. Hitler ve Naziler buna Ari Üstün Irk demişlerdi.
Hitler’in öjeniği, bugün yeryüzündeki tüm tohum çeşitlerinin örneklerini saklamak için kıyamet deposu kuran aynı Rockefeller Vakfı tarafından finanse edilmişti. İşte şimdi durum daha da ilginçleşiyor. Aynı Rockefeller Vakfı insan hayatını ‘gen dizilimlerine’ indirgemeye çalışan sözde moleküler biyoloji bilimini yaratmıştı ve sonunda insan özelliklerini dilenilen şekilde değiştirmeyi ümit ediyorlardı. Savaştan sonra sessizce ABD’ye biyolojik öjenik çalışmalarını devam ettirmeleri için getirilen Hitler’in öjenikçi bilim adamları çeşitli yaşam formlarının genetik olarak tasarlanması konusunda temel adımları attılar ki bu bilim adamları Nazi Almanyası’na kadar açık bir şekilde Rockefeller Vakfı tarafından finanse edilmişti.(2)
Aynı Rockefeller Vakfı 1946’da Nelson Rockfeller ile Pioneer Tohum Şirketi kurucusu Henry Wallace’ın Meksika’ya yaptıkları bir geziden sonra sadece adı yeşil olan Yeşil Devrimi de başlatmıştı.

Yeşil Devrim Rockefeller’in çalıştığı Meksika, Hindistan gibi ülkelerde açlık sorununu büyük ölçüde çözmeyi vaat ediyordu. Rockefeller Vakfı agronomisti Norman Borlaug bu nedenle bir Nobel Ödülü aldı. Henry Kissinger’ın da 1973’de Nobel Barış ödülünü aldığını düşündüğümüz de bunun çok ta övünülecek bir şey olmadığını söyleyebiliriz.
Yıllar sonra, Yeşil Devrim’in aslında Rockefeller ailesinin ileride tekelleştirebilecekleri küresel ölçekte bir tarım işi geliştirme planı olduğu ortaya çıktı; tıpkı yarım yüzyıl önce petrol endüstrisi işinde yaptıkları gibi. Henry Kissinger’in 1970’de söylediği gibi ‘Eğer petrolü kontrol ederseniz ülkeyi kontrol edersiniz, eğer gıdayı kontrol ederseniz nüfusu kontrol edersiniz.”
Tarım işi ve Rockefeller’in Yeşil Devrimi kol kola ilerledi. Her ikisi de Rockefeller Vakfı’nın bitki ve hayvanların genetik mühendisliği yoluyla geliştirilmesini de içeren büyük planının parçasıydılar.
John H. Davis 1950’lerin başlarında Başkan Dwight Eisenhower yönetiminde Tarım Bakanı yardımcısıydı. 1955’de Washington’dan ayrıldı ve o zamanlar tarım uzmanları için önemli bir yer olan Harvard İşletme Okuluna girdi. Belirgin bir stratejisi vardı. Davis 1956’da Harvard İş dergisinde yazdığı makalede “çiftlik sorununu sonsuza değin çözmenin ve işlevsiz hükümet programlarını engellemenin tek yolu tarımı şirketlere devretmektir” dedi. Çok az kişi ne düşündüğüne dair ipuçlarına sahip idiyse de o ne istediğini çok iyi biliyordu. Gıda zincirini geleneksel aile çiftçiliğinden alıp küresel şirketlerin eline teslim ederek tarıma darbe yapmaktı amacı.(3)
Rockefeller Vakfı ve ABD tarım şirketlerini heyecanlarından şey Yeşil Devrim’in gelişmekte olan piyasalarda yeni hibrid tohumların üretilmesine dayanıyor olmasıydı. Hibrid tohumların en can alıcı özelliği üreme kapasitelerinin olmayışıydı. Hibrid tohumlar üreyemiyordu. Tohumları ebeveynlerininkine benzer ürünler veren ve açıktan polenlenen türlerin aksine hibrid bitki tohumlarından elde edilen hasatın verimi ilk jenerasyona göre çok düşüktü.
Hibridlerde bu azalan hasat verimi özelliği, yüksek miktarda hasat alabilmek için çiftçilerin her sene tohum almasını gerektiriyordu. Dahası, ikinci jenerasyondan alınan hasattaki verim düşüklüğü tohum ticaretinin tohum şirketleri dışında yapılmasını ve tohumların paylaşılmasını engelliyordu. Büyük küresel tohum şirketleri ebeveyn tohumlukların dışarıya sızmasına engel olabilirse hiçbir çiftçi ya da rakip, hibridleri yetiştiremeyecekti.
Hibrid tohum patentlerinin DuPont’un Pioneer Hi-Bred ve Monsanto’nun Dekalb’ının başını çektiği bir avuç dev tohum şirketinin elinde toplanması daha sonra GDO’lu tohum darbesi için yolu açtı.(4)
Aslında modern Amerikan tarım teknolojisi, kimyasal gübreler ve ticari hibrid tohumlar yerel ve özellikle de orta ölçekli ve daha kurumlaşmış olan tarım ve petro kimya şirketlerine -başta ABD’dekiler olmak üzere- çiftçileri bağımlı hale getiriyordu. Bu on yıllardır dikkatlice planlanan bir sürecin ilk adımıydı.
Yeşil Devrim adı altında Tarım Şirketleri ABD’li ihracatçıların sınırlı giriş yapabildikleri ulusal pazarlara giriyorlardı. Bu eğilim daha sonradan “pazar merkezli tarım” olarak tanımlandı. Aslında bunun gerçek adı ‘tarım şirketlerinin kontrolünde tarım’ idi.
Yeşil Devrim aracılığıyla Rockefeller Vakfı ve daha sonra Ford Vakfı, ABD Uluslar arası Gelişim Ajansı ve CIA’nın dış siyaset hedeflerini şekillendirmek ve desteklemek için kol kola çalıştılar.
Yeşil devrimin en büyük etkilerinden birisi iş aramak için şehirlere göç eden köylünün kırsaldan göç etmesi ve kırsalı boşaltması idi. Bu bir tesadüf değildi. ABD’li küresel şirketlerin ucuz işçi havuzları yaratmak için yaptığı planın, ya da son yıllardaki adıyla ‘küreselleşmenin’ bir parçasıydı bu.
Yeşil Devrim’in kendi kendine yaptığı suni teşvik sona erdiğinde ortaya çıkan sonuçlar söz verilenden oldukça farklıydı. Yeni kimyasal ilaçların gelişigüzel kullanımıyla birlikte ciddi sağlık sorunlarını beraberinde getiren problemler baş gösterdi. Yeni hibrid tohumların mono kültür yetiştirilmesi toprağın ve hasatın verimini düşürdü. Halbuki ilk sonuçlar çok etkileyici idi: Örneğin Meksika’da önce mısır sonra buğdayda iki ya da üç hasat birden alınmıştı. Bu durum kısa süre sonra değişti.
Yeşil Devrim’e genellikle büyük sulama projeleri eşlik ediyordu ki bu genellikle devasa barajların yapılması için Dünya Bankası fonlarını içeriyor, yerleşim birimleri ve büyük verimli tarım alanları sular altında kalıyordu. Ayrıca ‘süper buğday’ dekar başına ihtiyaç duyduğu büyük oranda gübre miktarıyla toprağı nitrat ve petrole boğuyordu. Bu gübrelerse hepsi kardeş olan Rockefeller kontrolündeki büyük petrol şirketlerinin ürünüydü.
Yüksek miktarlarda kullanılan ot ve böcek ilaçları petrol ve kimya devleri için ek pazarlar oluşturuyordu. Yeşil devrim aslında bir “kimyasal darbeydi”. Gelişmekte olan ülkelerin yüksek miktardaki gübre ve ilaç girdisini finanse etmeleri mümkün değildi. Bu nedenle Dünya Bankası’ndan kredi notu alarak, ve ABD hükümetinin garantisi altındaki Chase Bank ve diğer New York bankaları aracılığıyla özel borçlar aldılar.
Birçok gelişmekte olan ülkede uygulanan bu krediler daha çok büyük toprak sahiplerine gitti. Küçük çiftçilerde durum farklı işliyordu. Küçük ölçekli çiftçi ilaç ve gübre alamadığı için borçlanmak zorunda kalıyordu.
Başlangıçta çeşitli hükümetler çiftçiye tohum ve gübre alabilmesi için kredi sağlamaya çalıştı. Bu programa katılamayan çiftçiler tefecilerden borç aldı. Ancak resmi olmayan yüksek faiz oranları nedeniyle birçok küçük ölçekli çiftçi ilk baştaki yüksek hasat veriminden bile bir fayda sağlayamadı. Hasattan sonra ürünlerinin tamamını borç ve faizi geri ödemek için satmak zorunda kaldılar. Para tüccarlarına ve tefecilere bağımlı hale geldiler ve genellikle topraklarını kaybettiler. Hükümetin verdiği düşük faizli krediler bile bu durumu düzeltemedi ve çiftçi kendini bile doyuramaz hale geldi.(5)
On yıllardan beridir Yeşil Devirimi destekleyen, içinde Rockefeller Vakfı’nın da bulunduğu çıkar çevreleri, Rockefeller Vakfı’nın başkanı Gordon Conway’in birkaç yıl önce belirttiği ‘Gen Devrimi’ni, yani GDO patentli tohumların da dahil olduğu endüstriyel tarım girdilerinin yayılmasını, teşvik etmek için çalıştılar.
Gates, Rockefeller ve Afrika’da Yeşil Devrim
1950’lerde Rockefeller Vakfı’nın Yeşil Devrimi akılda tutulmak kaydıyla, aynı Rockefeller Vakfı ile Gates Vakfı’nın şu anda milyonlarca doları olası bir kıyamet senaryosuna karşı tüm tohumları saklamak için harcıyor olması oldukça şüphe uyandırıyor. Aynı kişiler Afrika’da Yeşil Devrim adı altında bir projeye daha milyonlarca dolar yatırıyorlar.
AGRA denilen bu proje Yeşil Devirim’i başlatan aynı Rockefeller Vakfı projesidir. AGRA yönetim kurulunda kimlerin olduğuna bakmak bunu teyit etmeye yeterlidir.
BM eski Genel Sekreteri Kofi Annan da bu kuruldadır. 2007’de Güney Afrika Cape Town’da düzenlenen Dünya Ekonomik Forumunda yaptığı kabul konuşmasında şunları söylemiştir: “Rockefeller Vakfı, Bill&Melinda Gates Vakfı ve Afrika kampanyamızı destekleyen diğer herkesin bu davetini şükranla kabul ediyorum”
AGRA Yönetim kurulunda Rockefeller Vakfı temsilcilerinden Güney Afrikalı Strive Masiyiwa da bulunmaktadır. Bill & Melinda Gates vakfından Sylvia M. Mathews; Dünya Bankası Yönetim Kurulu eski (2002-2006) Başkanı Mamphela Ramphele; Gates Vakfı’ndan Rajiv J. Shah; Rockefeller Vakfı’ndan Nadya K. Shmavonian; Gates Vakfı’ndan Roy Steiner; AGRA, ek bir kurul olarak Rockefeller Vakfı İdari Yöneticisi Gary Toenniessen ile Rockefeller Vakfı Başkan Yardımcısı Akinwumi Adesina’yı da içermektedir.
Listeyi tamamlamak için AGRA programlarına şu isimleri ekleyebiliriz: Rockefeller Vakfı’ndan İdari Yönetici Peter Matlon; Afrika tohum sistemleri başkanı ve Rockefeller Vakfı Yönetici Yardımcısı Joseph De Vries. Öyle görülüyor ki daha önce Hindistan ve Meksika’da başarısızlığa uğrayan Yeşil Devrim’de olduğu gibi Afrika’daki Yeşil Devrim de Rockefeller Vakfı’nın öncelikleri arasında yer almaktadır.
Bugün dikkat çekmeseler de Monsanto ve diğer GDO şirketleri Kofi Annan’ı, patentli GDO tohumları maskelemek için kullanılan aldatıcı biyo-teknoloji kelimesiyle, bu tohumları Afrika’ya yaymak için kullanmaktadırlar. Bugün Güney Afrika, GDO tohumların yasal olarak ekilmesine izin veren tek Afrika ülkesidir. 2003’de Burkina Faso, GMO mahkemeleri kurulmasına onay verdi. 2005’te Kofi Annan’nın ülkesi Ghana, biyogüvenlik yasasını yürürlüğe soktu ve anahtar konumdaki yetkililer GDO ürünlerin araştırılması gerektiğine dair niyetlerini dile getirdiler.
Afrika, GDO’nun dünya çapında yayılması için ABD hükümetinin açtığı kampanyanın yeni hedefidir. Verimli toprakları Afrika’yı ideal bir aday yapmaktadır. Afrika tarım sistemine GDO’lu tohumların yayılması amacıyla birçok genetik mühendisliği ve biyogüvenlik projesi başlatılmıştır ve bu nedenle birçok Afrika hükümeti GDO destekçilerinden kötü şeyler beklemektedirler ki bu şaşırtıcı bir durum değil. Bunların arasında ABD hükümetinin Afrika’lı bilim adamlarını genetik mühendisliğinde eğitmek üzere verdiği burslar, ABD Uluslar arası Gelişim Kurumunun (USAID) ve Dünya Bankası’nın desteklediği biyogüvenlik projeleri; Afrika’daki yerli hasatları kapsayan GDO araştırmaları yer almaktadır.
Rockefeller Vakfı yıllardır Afrika tarlalarına GDO’ları sokabilecek projeleri teşvik etmiş ama büyük oranda başarısız olmuştur. Güney Afrika’daki Mikhathini ovasında GDO pamuğun uygulanmasını teşvik eden araştırmaları desteklemişlerdir.
Güney Afrika tohum endüstrisinde, hem GDO hem de hibrid tohumda güçlü olan Monsanto, “Umudun Tohumları” Kampanyası olarak bilinen ve küçük çiftçileri kapsayan, bir program başlatmıştır. Bu program küçük ölçekli fakir çiftçilere bir Yeşil Devrim paketi sunmakta ve tabi ki bunu Monsanto’nun patentli tohumlarıyla yapmaktadır.(6)
GDO Kıyameti’nin Dört Atlısı’ndan biri olan İsviçreli Syngenta AG, böceklere karşı dirençli GDO mısır geliştirmek için Nairobi’de yeni bir sera yapımına milyonlarca dolar aktarmaktadır. Syngenta CGIAR’ın da bir üyesidir.(7)
Svalbard’a Geçiş
Şimdi bu ne demek oluyor? Gates ve Rockefeller Vakfı’nı Afrika’da patentli ve terminatör patentli tohumların yayılmasını desteklemeye iten nedir? Dünyanın her yerinde monokültür endüstriyel tarım başladığından beri tohum çeşitleri yok olmaktadır. Bu gruplar aynı zamanda varolan tüm tohum çeşitlerini Kuzey Kutbu yakınlarındaki bombaya dayanıklı bir kıyamet deposunda saklamak için milyonlarca dolar harcamaktadırlar. Bunu tohum çeşitliliğini koruyup gelecekte tekrar yayılması için yaptıklarını iddia etmektedirler.
Rockefeller ve Gates Vakıfları’nın Afrika’da GDO’lu Yeşil Devrim’i teşvik etmek için güçbirliği yapıp, aynı zamanda da gizlice Svalbard’daki kıyamet tohum deposunu finanse etmeleri bir tesadüf değildir herhalde? Svalbard projesi ile birlikte GDO’lu tarım devlerinin ağızları kulaklarına varmış olmalı.
Aslında Svalbard girişimi Michael Crichton’un çok satan bilim kurgu romanı Andromeda Strain’i anımsatmaktadır. Bu romanda dünya dışından gelen ölümcül bir hastalık kanın ani şekilde pıhtılaşmasına neden olmakta ve tüm insanlığı tehdit etmektedir. Svalbard’da geleceğin en iyi korunan tohum bankası, GDO Yeşil Devrim Muhafızları tarafından korunacak; yani Rockefeller ve Gates Vakfı, Syngenta, DuPont ve CGIAR tarafından.
Svalbard projesi Küresel Hasat Çeşitliliği Örgütü denilen bir şebeke tarafından işletilecek (GCDT). Onlar kim ki yeryüzünün tüm tohum çeşitliliğini saklayacak bir banka kuruyorlar? GCDT Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ve CGIAR’ın yan kuruluşu olan Biyoçeşitlilik Enternasyonal (daha önceleri Uluslar arası Bitki genetik Araştırma Enstitüsüydü) tarafından kuruldu.
GCDT’nın merkezi Roma’dadır. Yönetim kurulu başkanı Kanadalı Margaret Catley-Carlson aynı zamanda dünyanın en büyük özel su şirketlerinden bir olan Group Suez Lyonnaise des Eaux’nün danışman kurulundadır. Catley-Carlson aynı zamanda 1998’e kadar John D. Rockefeller’ın nüfuz azaltımı örgütü olan ve New York’ta bulunan Nüfus Konseyi’nin de başkanıdır. Bu örgüt 1952’de Rockefeller tarafından Güney Yarıküre ülkelerinde ‘aile planlaması’, doğum kontrol yöntemleri ve kısırlaştırmayı teşvik maskesi altında öjenik (üstün ırk) programını geliştirmek için kurulmuştur.
Diğer GCDT üyeleri arasında Bank of Amerika eski yöneticisi ve halen Holywood Dream Works animasyon şirketinin başkanı Lewis Coleman bulunmakadır. Coleman aynı zamanda Pentagon’un en büyük savaş endüstrisi taşeronlarından Northrup Grumman Şirketinin yönetim kurulu üyelerindendir.
Jorio Dauster Brezilya Ekodizel’in başakanıdır. Berzilya’nın Avrupa Birliği eski büyükelçisidir ve Brezilya Maliye Bakanlığı’nın dış borçlar ara bulucusudur. Dauster aynı zamanda Brezilya Kahve Enstitüsü başkanlığı ile Brezilya patent sistemlerinin modernleştirilmesi projesinin yöneticiliğini de yapmıştır ki bu proje yakın zamana kadar Berzilya kanunlarına göre yasak olan genetiği değiştirilmiş tohumların patentlerinin yasallaştırılmasını da içermektedir. Cary Fowler örgütün idari amiridir. Fowler Norveç yaşam Bilimleri Enstitüsünde Uluslar arası Çevre ve Gelişim Araştırmaları Bölümü’nde eğitmen ve araştırma yöneticisidir. Ayrıca Bioçeşitlilik Enternasyonal’in de baş danışmanıdır. CGIAR’a Uluslar arası Bitki Genetik Kaynakları Sözleşmesi görüşmelerinde Geleceğin Hasatları Merkezlerini tanıtmıştır. 1990’larda FAO’da Uluslar arası Bitki genetik Kaynakları Programına başkanlık yapmıştır. 1996’da 150 ülkenin kabul ettiği FAO’nun Bitki Genetik Kaynakları için Küresel Hareket Planı görüşmelerini hazırlamış ve danışmanlığını yapmıştır. ABD Ulusal Bitki Genetik Kaynakları Kurulunun ve bir diğer Rockefeller Vakfı ve CGIAR projesi olan Meksika’daki Uluslararası Mısır ve Buğday Geliştirme Merkezi’i mütevelli heyetinin eski üyesidir.
GCDT yönetim kurulu üyesi Hindistan’dan Dr. Mangala Rai Hindistan Tarımsal Araştırma ve Eğitim Kurumu Sekreteri (DARE) ve Hindistan tarımsal araştırma konseyi (ICAR) başkanıdır. Ayrıca dünyanın ilk büyük GDO deneyi olan oldukça fazla şişirilen ve hüsranla sonuçlanan GDO “Altın Pirinç” türünü teşvik eden Rockefeller Vakfı Uluslar arası Pirinç Araştırma Enstitüsü’nün de (IRRI) Yönetim Kurulu üyesidir. Rai Uluslar arası Mısır ve Buğday Geliştirme Merkezi’nin (CIMMYT) Yönetim Kurulu üyeliğini yapmıştır ve CGIAR’ın İdari Kurul Üyesidir.
Küresel Hasat Çeşitliliği Vakfı bağışçıları ya da ‘finans melekleri’ ise ünlü Kazabalanka filminde Humprey Bogart’ın dediği gibi tüm ‘tanıdık şüphelileri’ içermektedir. Rockefeller ve Gates Vakfı’nın yanı sıra GDO devleri DuPont-Pioneer Hi-Bred, Bazel İsviçre’den Syngenta, CGIAR ve GDO’ları büyük bir şevkle destekleyen ABD gelişim ajansı USAID, bağışçılar ya da ‘finans melekleri’ arasındadır. Öyle görülüyor ki GDO ve Nüfuz Azatlımı çakalları insanlığın tavuk kümesini, Svalbard’daki küresel tohum deposunu, beklemektedir. (8)
Neden şimdi Svalbard?
Bill Gates ve Rockefeller Vakfı’nın DuPont ve Syngenta gibi genetik mühendisliği tarım endüstrisi devleri ve CGIAR ile birlikte neden Kuzey Kutbunda Kıyamet Tohum Bankası kurduklarını haklı olarak sorabiliriz.
Böyle bir depoyu kim kullanacak? Bitki üreticileri ve araştırmacılar gen bankalarının birincil kullanıcılarıdırlar. Günümüzün en büyük bitki üreticileri küresel bitki patentiçisi GDO devleri Monsanto, DuPont, Syngenta ve Dow Kimyasallar’dır. 2007’nin başlarından beri Monsanto ABD Hükümeti ile birlikte Terminator ya da ‘Genetik Kullanımı Kısıtlama Teknolojisi’nin (GURT) patentini elinde bulundurmaktadır. Terminator ilk hasattan sonra patentli ticari tohumun ‘intihar etmesine’ neden olan uğursuz bir teknolojidir. Bu teknolojiyle özel tohum şirketleri mutlak kontrolü ellerinde bulundururular. Gıda zinciri üzerinde böylesi bir kontrol ve güç daha önce insanlık tarihinde görülmemiş bir şeydir.
Bu sinsi genetik mühendisliği ürünü özellik çiftçilerin her sene tekrar tekrar pirinç, soya, mısır, buğday (ya da toplumlarını beslemeleri için neye ihtiyaçları varsa) için Monsanto ya da diğer GDO tohum dağıtımcılarına gitmelerine neden olur. Eğer bu tüm dünyada yaygınlaşırsa belki on yıl içinde dünya çftçilerinin çoğu Monsanto, DuPont ya da Dow Kimyasallar gibi üç beş büyük tohum şirketinin kölesi haline gelecektir.
Bu durum, tohum şirketlerinin, ev sahibi hükümet Washington’dan gelen emirler doğrultusunda Washington’un siyasetlerine karşı olan üçüncü dünya ülkelerine tohum vermeme olasılığı için de kapıyı aralayacaktır. Bunun olamayacağını söyleyenlere son küresel olaylara bakmalarını tavsiye ederim. Gücün üç dört ABD menşeyli tarım devinde toplanması tüm GDOlu tohumların dağıtımını durudurmalarına olanak tanımaktadır
Bu şirketler -Monsanto, DuPont, Dow Chemical- insanlığa yaptıkları hizmetler açısından oldukça ‘temiz’ bir sicile sahiptirler. Dioksin, PCB, Agent Orange (Vietnam saldırısında kullanılan bir zehir) gibi buluşları geliştirmiş ve teşvik etmişlerdir. Toksik kimyasalların kanserojen ve sağlığa diğer olumsuz etkilerinin bariz delillerini örtbas etmişlerdir. Dünyanın en çok kullanılan ot ilacı olan glifosatın içme suyuna karıştığında zehirli olduğuna dair ciddi bilimsel raporları hasır altı etmişlerdir. Glifosat Monsanto’nun Roundup ot ilacındaki ana maddedir ve Monsanto’nun genetiği değiştirilmiş tohumlarının çoğu ile birlikte alınmak zorundadır.(9) Danimarka ülkenin yer altı sularını zehirlediği kanıtlanınca glifosatı 2003’de yasakladı.(10)
Tohum gen bankalarında depolanan çeşitlilik, bitki üretimi ve temel biyolojik araştırmalar için ham maddeyi oluşturur. Bu amaçlar için yüz binlerce örnek her yıl dağıtılır. BM’nin Gıda ve Tarım Teşkilatı’na (FAO) göre tüm dünyada 1400 tohum bankası bulunmaktadır ve bunların en büyüğü ABD hükümetine aittir. Diğer büyük tohum bankaları büyükten küçüğe doğru: Çin, Rusya, Japonya, Hindistan, Güney Kore, Almanya ve Kanada’da bulunmaktadır. Ek olarak CGIAR tüm dünyada seçtiği ülkelerde tohum bankaları zincirleri işletmektedir.
1972’de Rockefeller ve Ford Vakfı tarafından Yeşil Devrim tarım modelini yaymak için kurulan CGIAR, Filipinlerden, Suriye’ye ve Kenya’ya kadar özel tohum bankalarını kontrol etmektedirler. Tüm bu tohum bankaları 6.5 milyondan fazla tohum çeşidi bulundurmaktadır ve bunların 2 milyonu ‘endemiktir’. Svalbard Kıyamet Tohum Deposu 4.5 milyon farklı tohum çeşidi barındıracaktır
GDO’lar bir biyolojik Harp Silahı mı?
Şimdi Bill Gates ve Rockefeller Vakfı’nın Svalbard projesindeki suistimal olasılığının en önemli tehlikesine bir göz atalım. Pirinç, mısır, buğday ve soya gibi dünyanın temel gıda üretimi için patentli tohumların üretimi korkunç bir biyolojik silah olarak kullanılabilir mi?
Rockefeller, Carnegie, Harriman ve diğer zengin elit aileler tarafından fonlanan öjenik (üstün ırk yaratma) lobisinin 1920’den beri biricik amacı ‘negatif öjenik’tir. ‘Negatif Öjenik’ istenmeyen soyların sistemli bir şekilde yok edilmesidir. Aile Planlaması Enternasyonal’in kurucusu ve koyu öjenikçi ve Rockefeller ailesi dostu Margaret Sanger 1939’da harlemde “Negro (Zenci) Projesi” adı altında bir proje başlattı. Bu projenin ne olduğunu bir arkadaşına yazdığı mektupta açıkça dile getiriyordu: “Negro (Zenci) nüfüsü ortadan kaldırmak istiyoruz” (11)
Küçük bir Kaliforniya biyoteknoloji şirketi olan Epicyte, yendiği takdirde erkeklerde spermi kısırlaştıran bir mısırı genetik mühendisliği marifetiyle geliştirdiklerin açıkladı. O zamanlarda Epicyte, Svalbard’ın iki sponsoru olan DuPont ve Syngenta ile teknolojisini yaymak için ortaklık kurmuştu. Epicyte o zamandan beridir Kuzey Karolayna’lı (North Carolina) bir biyoteknoloji şirketi tarafından yönetiliyor. Çok ilginçtir ki Epicyte, genetiği değiştirilmiş sperm öldürücülü mısırı ABD Tarım Bakanlığından (USDA) aldığı araştırma fonuyla geliştirmişti. Aynı USDA tüm dünyanın karşı çıkmasına rağmen şu anda Monsanto’nu elinde bulundurduğu Terminatör Teknolojisi’ninin geliştirilmesini finanse etmeye devam etmişti.
1990’larda BM’nin Dünya Sağlık Örgütü, Nikaragua, Meksika ve Filipinlerde 15 ila 45 yaşları arasındaki milyonlarca kadının aşılanması için bir kampanya başlattı. Aşının paslı çiviye basma gibi nedenlerle bulaşabilen tetanoza karşı yapılacağı iddia edildi. Paslı çiviye basma ihtimali erkeklerde de olmasına rağmen aşı erkeklere ya da erkek çocuklara yapılmadı.
Bu şüphe uyandırıcı durumdan ötürü Katolik bir kilise organizasyonu olan Comite Pro Vida de Mexico (Meksika Yaşam Komitesi) aşıları test ettirdi. Test sonuçları gösterdi ki Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) yalnızca çocuk doğuracak yaştaki kadınlara dağıttığı aşıların Chorionic Gonadotrophin ya da hCG içerdiği ortaya çıktı. Doğal bir hormon olan hCG, tetanoz toksoid taşıyıcılarıyla ile birleştiğinde kadınların hamile kalmasını engelleyen antibodileri üretiyordu. Aşı yapılan hiçbir kadına bundan bahsedilmemişti.
Daha sonradan ortaya çıktı ki Rockefeller Vakfı, Rockefeller’ın Nüfus Konseyi, Dünya Bankası (CGIAR’a ev sahipliği yapar) ve ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) için tetanoz taşıyıcılı bir kısırlaştırma aşısı üretmek için 1972’de 20 yıllık bir proje başlatmışlardı. Ayrıca Svalbard Kıyamet Tohum Deposunu ev sahibi Norveç hükümeti, kısırlaştırıcı aşının üretilmesi için 41 milyon $ bağış yapmıştı.(12)
Norveç’ten Rockefeller Vakfı’na ve Dünya Bankası’na kadar tüm bu şebekelerin Svalbard’daki tohum bankasıyla da ilgili olması bir tesadüf mü? ABD Kongresi’nin 1989’da kabul ettiği Anti-Terör yasasını hazırlayan Prof. Francis Boyle’a göre Pentagon biyolojik savaş yapmaya ve kazanmaya hız vermiştir. Boyle’a göre bu Bush’un 2002’de halkın bilgisi ve onayı olmadan yürürlüğe sokulan iki ulusal strateji hükmünün parçasıdır. Yalnızca 2001-2004’te ABD Federal Hükümeti sivil biyolojik savaş için 14.5 milyar dolar harcamıştır ki bu çok yüksek bir rakamdır.
Rutgers Üniversitesi biyologlarından Richard Ebright’a göre bugün ABD’de 300 bilimsel kurum ve 12.000 kişi biyolojik saldırı için kullanılabilecek patojenlere ulaşabilecek konumdadır. Biyolojik saldırı gücü olan salgın hastalıkların araştırılması için ABD Hükümeti 497 adet Ulusal Sağlık Enstitüsü (NIH) araştırma bursu vermektedir. Elbette bunlar olası bir terör saldırısına karşı savunma maskesi altında meşrulaştırılmaktadır. .
ABD Hükümetinin biyolojik saldırı için harcadığı dolarların çoğu genetik mühendisliğine gitmektedir. MIT (Masaçusets Teknoloji Enstitüsü) biyoloji profesörü Jonathan King biyolojik saldırı programlarının sayısındaki artışın nüfus için artan önemde bir tehlike teşkil ettiğini ifade etmektedir. King şunları ekliyor: “Bu programlar hemen her zaman savunma amaçlı olarak nitelendirilse de savunma ve saldırı programları aslında tamamen aynı şeylerdir”.(13)
Allah Korusun, ama Svalbvard’daki Bill Gates ve Rockefeller Vakfı’na ait Kıyamet Tohum Bankası’nın, bu sefer Dünya Gezegeni’ni yok edecek olan bir diğer ‘Çözüm’ün parçası olup olmadığını zaman gösterecek.
F. William Engdahl, Küresel Araştırmadan çıkan ”Yıkımın Tohumları, Genetik Mühendisliğinin Gizli Ajandası” (Seeds of Destruction, the Hidden Agenda of Genetic Manipulatio) yazarıdır. Kendisi aynı zamanda Pluto Press’ten çıkan ”Savaş Yüzyılı: Anglo Amerikan Petrol Siyaseti ve Yeni Dünya Düzeni” Kitabının da yazarıdır.
E-mail ile iletişim için:info@engdahl.oilgeopolitics.net
. William Engdahl Küreselleşmeyi Araştırma Merkezi’nin (CRG) Araştırma Üyesidir.
Yazılarına şu adreslerden ulaşılabilir: www.engdahl.oilgeopolitics.net
ve http://www.globalresearch.ca/index.php?context=listByAuthor&authorFirst=F.%20William&authorName=Engdahl
DİPNOTLAR1 F. William Engdahl,Seeds of Destruction, Montreal, (Global Research, 2007).
2 Ibid, pp.72-90.
3 John H. Davis, Harvard Business Review, 1956, cited in Geoffrey Lawrence, Agribusiness, Capitalism and the Countryside, Pluto Press, Sydney, 1987. See also Harvard Business School, The Evolution of an Industry and a Seminar: Agribusiness Seminar, http://www.exed.hbs.edu/programs/agb/seminar.html.
4 Engdahl, op cit., p. 130.
5 Ibid. P. 123-30.
6 Myriam Mayet, The New Green Revolution in Africa: Trojan Horse for GMOs?, May, 2007, African Centre for Biosafety, http://www.biosafetyafrica.net/.
7 ETC Group, Green Revolution 2.0 for Africa?, Communique Issue #94, March/April 2007.
8 Global Crop Diversity Trust website, in http://www.croptrust.org/main/donors.php.
9 Engdahl, op. cit., pp.227-236.
10 Anders Legarth Smith, Denmark Bans Glyphosates, the Active Ingredient in Roundup, Politiken, September 15, 2003, in organic.com.au/news/2003.09.15.
11 Tanya L. Green, The Negro Project: Margaret Sanger’s Genocide Project for Black American’s, in www.blackgenocide.org/negro.html.
12 Engdahl, op. cit., pp. 273-275; J.A. Miller, Are New Vaccines Laced With Birth-Control Drugs?, HLI Reports, Human Life International, Gaithersburg, Maryland; June/July 1995, Volume 13, Number 8.
13 Sherwood Ross, Bush Developing Illegal Bioterror Weapons for Offensive Use,’ December 20, 2006, in http://www.truthout.org/.





F. William Engdahl Yeni Dünya Düzeni hakkında önde gelen analizcilerdendir. Petrol ve jeopolitika üzerine çok satan ‘Savaş Yüzyılı: Anglo-Amerikan Politikaları ve Yeni Dünya Düzeni’ kitabının yazarıdır. Eserleri ondan fazla dile tercüme edilmiştir.
Engdahl'ın Yıkımın Tohumları kitabı Hakkında Okuyucu Görüşleri
Engdahl’ın dünya hakkında çizdiği resim oldukça gerçekçidir. Her ne kadar medeniyetimiz insani idealler üzerine kurulmuş olsa da bu yeni “serbest piyasa” çağında, her şey –bilim, ticaret, tarım ve hatta tohumlar bile- birkaç küresel şirket baronunun ve onların siyasi izdeşlerinin elinde birer silaha dönüşmüştür. Dünya Egemenliğini elde etmek için artık süngülü askerlere ihtiyaç duymamaktadırlar.Tek ihtiyaç duydukları şey gıdanın kontrolüdür. (Dr. Arpad Pusztai, İskoçya Rowett Araştırma Enstitüsü eski üyesi, biyokimyager)
Sosyo-politik ajandayı –biyoteknoloji şirketlerinin neden GDO’lu tohumları Dünaya’ya yaymakta ısrar ettiklerini- öğrenmek istiyorsanız bu kitabı okumalısınız. Bu şirketlerin tüm insanlığı nasıl kontrol etmek istediklerini ve neden buna direnmemiz gerektiğini öğreneceksiniz. (Marijan Jost, Genetik Profesörü, Krizevci, Hırvatistan)
Kitap sanki devasa boyutlardaki bir soykırımın romanı ve Anglo-Amerikan tarım şirketlerinin her tür yaşam hakkımızı elimizden almak için Genetiği Değiştirilmiş Organizmaları (GDO’ları) kullanmaktan kaçınmadıklarını gösteriyor.. (Anton Moser, Biyoteknoloji Preofesörü, Graz, Avusturya).