Friday, November 16, 2007

Çiftçiler sendika haklarını istiyorlar



Yapilacak sendika yasasi degisikligine iliskin Çiftçi Sendikaları Konfederasyonlasma Platformu görüş ve önerilerini İçişleri Bakanlığı,Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı,CHP Çalışma Komisyonu üyesi Bayram Ali Meral, DTP Çalışma Komisyonu üyesi Sevahir Bayındır,MHP Calisma Komisyonu üyasi Osman Çaliş, DISK, Suleyman Çelebi,Türk-İs, Salih Kılıç,Hak-İş, Salim Uslu‘ya iletti. Dosya aşağıdadır.
Sayın İlgiliÇiftçi Sendikaları Konfederasyonlaşma Platformu olarak talep ettiğimiz yasal düzenlemeler; “tarımsal üreticilerin, çiftçilerin sendika kurma hakkına” ilişkindir ve bu talebimizin gerekçeleri aşağıda bilgilerinize sunulmuştur.Türkiye’de kırsal kesimde yaşayanlar halen nüfusun yüzde 28’ini, toplam işgücünün ise yüzde 35’ini oluşturuyor. Yani ülkemizin büyük kısmı halen geçimini bitkisel ya da hayvansal ürün üreterek, tarımsal ürün üreterek sağlıyor.Bu tarımsal üretim dağınık, birbiriyle genel olarak bağlantısız ve planlamasız şekilde yürütülüyor. Ayrıca KİT’lerin ve KİK’lerin özelleştirilmesinin bir sonucu olarak üretici ile büyük yatırımcı aynı sahnede “hukuki eşitlik ilkesi” çerçevesinde muamele görüyor.Bu genel tabloda ülkemiz tarımı için en önemli nokta “sözleşmeli tarım”. Sözleşmeli tarım, firmalar ile üreticiler arasında ürünün ekimi, dikimi veya üretiminden önce yapılan, çiftçinin belirli bir ekiliş alanı ve üretimi gerçekleştirme sorumluluğunu yüklenmesine karşın, firmaların da elde edilecek ürünü belirli koşullarda almayı garanti ettiği andlaşmaya dayalı üretim ve pazarlama modeli olarak tanımlanabilir.Sözleşmeli tarıma dayalı üretimde; üretimi yapan üretici ile ürünü satın almayı taahhüt eden firma arasında klasik anlamda bir “iş sözleşmesi” akdedilmiyor. Aradaki hukuki ilişki Borçlar Kanunu uyarınca “sözleşme serbestîsi ilkesine” dayanarak duruma göre düzenleniyor.Kısaca Sanayi Devriminin gerçekleştiği dönemdeki işçi-işveren ilişkileri, yani devletin müdahalesinden uzak ve işçilerin dağınık ve örgütsüz olduğu, tarafların hukuken eşit kabul edildiği ve sözleşmelerin serbestlik ilkesince yapıldığı varsayımı ile hareket edilen dönemin bugünkü yansıması üreticiler ile firmalar arasında söz konusudur. Ve bugünkü sözleşmeli üreticiler de tıpkı Sanayi Devrimi sırasında olduğu gibi örgütlenme olanaklarından mahrum bırakılmaktadır.Üretici bırakın bağımsız çalışan olmayı; kendi tarlasında firmanın sigortasız elemanı gibi çalıştırılmaktadır. Bu nedenle serbest piyasa kuralları çerçevesinde hukuken eşit olarak görünen üretici ile firmanın gerçek anlamda eşit olduğunu söylemek ise mümkün değildir. Bu anlamda gerçek eşitliği, sosyal adaleti ve toplumsal dengeyi sağlamakla; Anayasamızın özüne ve ruhuna uygun bir biçimde bu alanı düzenlemekle yükümlü olan devlettir. Bu yükümlülük yanı sıra ayrıca Anayasamızda belirtilen Türkiye Cumhuriyetinin değiştirilemez niteliklerinden olan “insan haklarına saygılı devlet” ilkesi gereğince Anayasanın gösterdiği sınırlar ve ülkemizin de taraf olduğu uluslararası sözleşmeler çerçevesinde “herkes örgütlenme hakkına sahiptir”.Kısaca, insan haklarına saygılı, sosyal bir hukuk devletinde; devletin temel yükümlülüklerinden biri bireylerin temel hak ve özgürlüklerini kullanmasında engelleyici değil, kolaylaştırıcı olmak; bir diğeri ise sosyal adaleti gerçekleştirebilecek mekanizmalar kurmak ve bu mekanizmaların vatandaşlar tarafından kurulmasına engel teşkil etmemektir.GÜNCEL HUKUKİ DURUMA) İÇ HUKUK YÖNÜNDENAnayasamızın 51. maddesindeki “Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir.” düzenlemesi ile sendika kurma hakkını “çalışanlara ve işverenlere” tanımıştır.Anayasamızdaki “çalışanlar” tabiri 3 Ekim 2001 tarihli ve 4709 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun” ile getirilmiş olup; bu tarihten önce Anayasamızca bu hak sadece “işçi ve işverenlere” tanınmış idi.“İşçiler” ile “çalışanlar”ın aynı anlama gelmediği; aksine çalışanlar kavramının işçileri de kapsadığı bir gerçektir. Burada bahsedilen hukuki değişim tersi bir yönde 1961 Anayasasında da yaşanmıştır.Şöyle ki; 1961 Anayasası’nın 46. maddesinin ilk şeklinde “Çalışanlar ve işverenler, önceden izin almaksızın, sendikalar ve sendika birlikleri kurma bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten ayrılma hakkına sahiptirler.” düzenlemesi ile sendika kurma hakkını “çalışanlara ve işverenlere” tanımıştır.20 Eylül 1971 tarihli ve 1488 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun” ile 1961 Anayasasının 46. maddesinden “çalışanlar” kavramı çıkarılmış ve bu tabirin yerine “işçiler” kavramı eklenmiştir. Bu değişikliğin sendika kurma özgürlüğünün önünde ne derece engel olabileceği yine bir başka Anayasa Mahkemesi kararı ile açıklanmıştır. Anayasa Mahkemesi 23.06.1970 tarih ve 1970/3 Esas ve 1970/35 sayılı kararında çalışanlar kavramını şöyle yorumlamıştır: “Anayasamızın 46. maddesi çalışanların sendika kurma hakkını güvence altına almıştır. Çalışanlar kavramı; çalışma durumunda bulunan bütün insanları kapsar. İşçi, sermayeci, topraklı ve topraksız çiftçi, memur ve öğretmen demeden hepsini içine alır.”B) ULUSLARARASI HUKUK YÖNÜNDENAnayasamızın 90. maddesi gereği; usulüne göre onaylanarak yürürlüğe giren uluslar arası andlaşmalar kanun hükmündedir. Ve hatta temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası andlaşmalar ile Türk kanunları arasında aynı konuda farklı düzenlemelerin bulunması halinde uluslararası andlaşma metinleri uygulanacaktır.Üretici çiftçilerin sendikal haklarının dayanaklarını oluşturan onaylayarak taraf olduğumuz uluslar arası sözleşme ve belgeler ile bu konuda yapılan somut düzenlemeler şunlardır:
1) İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi: 10 Aralık 1948 de kabul edilen ve Bakanlar Kurulunca imzalanarak 27 Mayıs 1949’da Resmi Gazetede yayımlanan Bildirgenin, sendika hakkı ile ilgili 23.maddesinin 4. fıkrası şöyledir: “Herkesin, menfaatlerinin korunması için sendikalar kurmaya ve bunlara katılmaya hakkı vardır.”2) Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme:16 Aralık 1966’da kabul edilip 3 Ocak 1976’da yürürlüğe giren ve 18 Haziran 2003 tarihli Resmi Gazete onaylanmasına ilişkin uygun bulma yasası yayımlanan bu sözleşmenin,”Sendika Hakkı ve Sınırları ve Grev Hakkı” başlıklı 8.maddesi şöyledir:“1. Bu Sözleşme’ye Taraf devletler aşağıdaki hakları güvence altına almakla yükümlüdürler:a) Herkesin, ekonomik ve toplumsal çıkarlarını geliştirmesi ve koruması için sendika kurma ve yalnızca ilgili örgütün kurallarına bağlı olarak dilediği sendikaya girme hakkı.Bu hakkın kullanılmasına, yasalarda belirtilen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik ve kamu düzeni menfaati ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması bakımından gerekli olan sınırlamalardan başka bir sınırlama getirilemez;b) Sendikaların ulusal federasyonlar ya da konfederasyonlar kurma hakkı ve konfederasyonların uluslar arası sendikal örgütler kurma ya da bunlara katılma hakkı;c) Sendikaların, yasalarda belirtilen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik ve kamu düzeni menfaati ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması bakımından gerekli olan sınırlandırmalardan başka bir sınırlama olmaksızın özgürce faaliyete bulunma hakkı;d) Her ülkenin yasalarına uygun olarak kullanılmak kaydıyla, grev hakkı;2. Bu madde sözü edilen hakların, silahlı kuvvetler, polis ya da devlet yönetiminin mensupları tarafından kullanılmasına yasal kısıtlamalar getirmesine engel olmaz.3. Bu maddenin hiçbir hükmü, Sendika Özgürlüğü ve Sendika Hakkının Korunmasına İlişkin 1948 tarihli Uluslar arası Çalışma Örgütü Sözleşmesi’ne Taraf Devletlere, Sözleşme’de öngörülen güvenceleri ihlal edici yasal tedbirler alma ya da yasaları bu güvenceleri ihlal edici şekilde uygulama yetkisi vermez.”
3) Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme: 16 Aralık 1966’da kabul edilip 23 Mart 1976’da yürürlüğe giren ve 18 Haziran 2003 tarihli Resmi Gazetede onaylanmasına ilişkin uygun bulma yasası yayımlanan bu sözleşmenin, “Sendika Hakkı ve Sınırları” başlıklı 22.maddesi şöyledir:“1) Herkesin, kendi çıkarlarını korumak için sendikalar kurmak ya da bunlara girmek hakkı da dâhil olmak üzere, başkalarıyla bir araya gelip dernek kurma hakkı vardır.2) Bu hakkın kullanılmasına, yasalara uygun olarak konulmuş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik ya da kamu güvenliği, kamu düzeni bakımından ve kamu sağlığının, genel ahlakın korunması ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması bakımından gerekli olan sınırlamalardan başka sınırlamalar getirilemez. Bu madde, silahlı kuvvetler ya da polis teşkilatı mensuplarına bu hakkın kullanılmasında yasal sınırlamalar konulması engellenemez.3) Bu maddenin hiçbir hükmü, Sendika Kurma Özgürlüğü ve Sendika Hakkının Korunmasına İlişkin 1948 tarihli Uluslararası Çalışma Örgütü Sözleşmesi’ne Taraf Devletlere, bu Sözleşme’de öngörülen güvencelere zarar verecek yasa tedbirleri alma ya da hukuki uygulamalarda bulunma yetkisi vermez.”
4) İnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri Koruma Sözleşmesi (İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi): 4 Kasım 1950’de kabul edilip 2 Eylül 1953’te yürürlüğe giren ve ülkemizce 18 Mayıs 1954’te onaylanan bu sözleşmenin “Toplantı, Dernek ve Sendika Hakları ve Sınırları” başlıklı 11.maddesi şöyledir:“1. Her şahıs asayişi ihlal etmeyen toplantılara katılmak ve başkalarıyla birlikte sendikalar ve kendi menfaatlerini korumak üzere sendikalara girmek hakkı dâhil olmak üzere dernek kurmak hakkını haizdir.2. Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta, zaruri tedbirler mahiyetinde olarak milli güvenliğin amme emniyetinin, nizami muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın veya ahlakın ve başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulabilir.Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silahlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir.”
5) Yeni bir Avrupa İçin Paris Şartı: 21 Kasım 1990’da ülkemizin de içinde yer aldığı Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı/Teşkilatı (AGİK/AGİT) çerçevesinde kabul edilen Paris Şartında, örgütlenme hakkı konusunda şu düzenleme vardır:“İnsan hakları ve temel özgürlükler tüm insanlar içindir(insanların doğuştan kazandıkları haklardır.), başkasına aktarılamaz ve yasayla güvenceye bağlanmıştır. Hükümetlerin birinci sorumluluğu, onları korumak ve geliştirmektir. Tam olarak onlara uyulması ve onların kullanılması, özgürlük, adalet ve barışın temelidir.(…) “Biz onaylıyoruz ki, ayrım gözetmeksizin herkesin:(…) örgütlenme ve barışçı toplantı özgürlüğüne, (…) Hakkı vardır.”
7) 87 Nolu Sendika Özgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına İlişkin İLO Sözleşmesi: 17 Haziran 1948’de kabul edilip, 25b Şubat 1993’te Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 87 nolu sözleşmenin 2. maddesi şöyledir:“Çalışanlar ve işverenler herhangi bir ayırım yapılmaksızın önceden izin almadan istedikleri kuruluşları kurmak ve yalnız bu kuruluşların tüzüklerine uymak koşulu ile bunlara üye olmak hakkına sahiptirler.”Bu belgelerin ortak özelliği, sendika hakkının öznelerini örneğin işçiler, kamu görevlileri, çalışanlar olarak değil ”herkes” olarak belirlemiş, sendika kurma ve sendikalara üye olma hakkını “herkes”e tanımış, dernek/örgütlenme hakkının sendika hakkını da içerdiğini açıkça belirtmiş olmalarıdır. Güvenceye alınan sendika hakkının amacı ise, üreticiler için de geçerli olan ekonomik ve sosyal çıkarların korunması ve geliştirilmesidir.
C) YARGITAY KARARLARIAnayasamızın sendika kurma hakkını tüm çalışanlara tanımış olmasına ve Anayasamızın 90. maddesi gereği esas alınması gereken uluslar arası andlaşmalarda sendika kurma hakkının herkese tanınmış olmasına rağmen; Yargıtay, kararlarında “üreticilerin sendika kurma haklarının iç hukukta düzenlenmemiş olduğu” gerekçesi ile tarımsal üretim yapan üreticilerin kurmuş olduğu sendikaları kapatma yönünde verilen kararları onaylamaktadır. Böylece büyük kısmı sözleşmeli üretim yapmakta olan ülkemiz üreticileri; serbest piyasa kurallarınca düzenlenen bir pazarda, örgütlü tarım şirketlerine karşı öz savunma örgütlerini kuramayacak bir hale getirilmektedir.Yargıtay, bu kararlarında gerekçe olarak; Anayasamızda sendika kurma hakkının sadece işçilere tanınmış olduğu dönemde çıkarılmış olan 05.05.1983 tarih ve 2821 sayılı Sendikalar Kanunun 2. maddesini göstermektedir:“İşçi: Hizmet akdine dayanarak çalışanlara denilir.Bu Kanun bakımından araç sahibi hariç nakliye mukavelesine göre esas itibariyle bedeni hizmet arzı suretiyle çalışmayı veya neşir mukavelesine göre eserini naşire terketmeyi meslek edinmiş bulunanlar ve adi şirket mukavelesine göre ortaklık payı olarak esas itibariyle fiziki veya fikri emek arzı suretiyle - bu mukavelenin aynı durumdaki herkese fiilen açık olması kaydıyla bir işyerinde çalışanlar da işçi sayılırlar.”Sendikalar Kanunun 2. maddesindeki “işçi” kavramının tarımsal üreticileri kapsamadığına dayanarak yapılan yorumlar; sadece bu kanunun hazırlandığı ve yürürlüğe koyulduğu tarihteki Anayasal düzenleme ile başka bir tanımlama yapılmasının zaten mümkün olmadığı gerçeği ile dahi geçersiz kılınabilir.Ancak tüm bunlar bir yana, Anayasa madde 90/son cümledeki açık hükmü ve 2001 tarihli Anayasa değişikliğini bir yana bırakarak; iç hukukta düzenleme olmadığı gerekçesi ile bir hakkın kullanılmasına engel teşkil etmek; iktidara, iç hukukta düzenleme yapmayarak temel hakların kullanılmasını engelleme yetkisi tanır. Bu durumun ise insan haklarına saygılı, sosyal bir hukuk devletince kabul edilmesi mümkün değildir. Ayrıca böyle bir yorum ile uluslararası andlaşmaların onaylanmasına, normlar hiyerarşisinde kanun ile eşdeğer düzenlenmesine ve hatta Anayasa Mahkemesi tarafından dahi iptal edilememesine dair temel düzenlemelerin özüne ve ruhuna aykırı davranılmaktadır. Tüm bu düzenlemelerin, özellikle de Anayasa madde 90/son hükmünün temel amacı insan haklarının sadece bir ulusal iç hukuk sorunu olmadığı; aksine uluslararası bir gündem maddesi olduğuna ilişkin temel ön kabuldür.
SONUÇ VE İSTEM1982 Anayasa’nın çalışanlara sendika kurma hakkını tanıyan düzenlemesine ve Anayasa Mahkemesi’nin içtihat haline gelmiş kararlarına rağmen, Sendikalar Kanunu’nun bu hakkı sadece hizmet akdi ile çalışanlara tanıması hukuka aykırıdır. Bu açıdan bugüne kadar milyonlarca topraklı ve topraksız çiftçi, köylü anayasal haklarını kullanamamıştır.İş bu nedenle, Anayasa’dan ve Uluslar arası sözleşmelerden kaynaklanan sendika kurma hakkımızın önündeki engellerin kaldırılması için gereğinin yapılması ve konu hakkında en kısa zamanda tarafımızın bilgilendirilmesini arz ve talep ederiz…
SaygılarımızlaAbdullah Aysu
Çiftçi Sendikaları KonfederasyonlaşmaPlatformu Dönem Sözcüsü

-->

Friday, November 9, 2007

TÜRK HALKINA DUYURU

Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü ile İzmir İli Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliği ve Tire Süt Müstahsilleri Tarımsal Kalkınma Kooperatifi’nin 25- 26 Ekim 2007 tarihlerinde düzenlediği “Türkiye Süt Sığırcılığı Kurultayı, 2007” toplantısına 300’ü geçen sayıda sığır yetiştiricisi ve uzman katılmıştır. Kurultayda, gebe düve ithali en tartışılan konu olmuş ve ithalin Türkiye’ye getireceği zararların kamuoyuna bildirilmesi, oybirliği ile kararlaştırılmıştı r.
“Bugünlerde Türkiye hayvancılığı ve Türk halkının sağlığı üzerine yeni oyunlar devreye sokuluyor. Başta Amerika Birleşik Devletleri(ABD) olmak üzere Avrupa Birliği(AB)’nden de, Türkiye’de kurulmakta olan dev sığırcılık işletmeleri için, gebe düve ithali başlatılacak. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’ndan ithalat için izin çıkmış bulunuyor.
Sığır ithalatı birçok açıdan sakıncalı. Bunlardan birincisi, sığır yetiştiriciliğ imizi olumsuz olarak etkilemesidir. Başlangıçta iç piyasada sığır fiyatlarını aşağı çekecek, çiftçilerimiz sığırlarını ucuza satmak zorunda kalacaklardır. Binlerce çiftçimiz işsiz kalacaktır. Dev sığırcılık işletmeleri Türkiye’nin yapısal özelliklerine uygun değil. AB ülkelerinde de 100 baş ve üzeri işletmelerin oranı yüzde 1’i geçmiyor. İdeal model 40–50 başlık işletmeler. Bu nedenle Türkiye’de de yapılması gereken iş, ilk aşamada işletmelerimizi destekleyerek 20–25 baş kapasiteli işletmeler haline getirmek, ürünlerin işlenmesi ve pazarlanmasında kooperatifleş meyi yaygınlaştırmaktı r.
İkincisi, ABD’nden ithal edilecek sığırların, Deli Dana Hastalığı(BSE) açısından bulaşık olma olasılığının çok yüksek olmasıdır. Türkiye’ye ithal edilecek sığırlar, genç düve olacağı için bu hastalığın varlığı testlerle saptanamıyor. Hastalık belirtileri sığırlarda en erken 20 ayda doğumdan sonra ortaya çıkıyor. Deli Dana Hastalığı’nın, insanlara bulaşma olasılığı yüksek. Kuluçka dönemi çok uzun, ortalama 5–5.5 yıl. İnsanlarda hafıza kaybı yapıyor, son aşamada felç ortaya çıkıyor ve hasta birkaç ay içinde ölüyor.
Gebe düve ithalatından derhal vaz geçilmelidir. Çünkü;
· Geçmiş yıllarda yapılan gebe düve ithalatları Türkiye hayvancılığına gerekli yararı sağlayamamıştır.
· Türkiye’nin damızlık ithal gebe düveye ihtiyacı yoktur. Aksine, Türkiye düve ihraç edecek üretim potansiyeline sahiptir. Damızlık düve üretme çiftlikleri kurularak, kesime giden düveler üretime kazandırılmalıdı r.
· Türkiye’deki sığırcılık işletmelerinde var olan kültür ırkı (Holstein, Esmer gibi) sığırlar için pazar ihtiyacını sayı ve verim bakımından karşılayacak düzeydedir.
· Gereksiz olarak yapılacak ithalat, Türkiye’de zor durumda olan küçük ve orta ölçekli işletmelerin kapanmasına neden olacaktır.
· İşletmelerin kapatılmasıyla, milyonlarca çiftçi ve köylümüz işsiz kalacak, şehirlere göçe zorlanacak ve Türkiye’nin sosyal yapısı daha da bozulacaktır.
· Gebe düve ithali aynı zamanda BSE riski taşıdığı için, halkımızın sağlığı açısından büyük tehlike oluşturmaktadı r. İthal düveler, Türkiye’yi riskli ülkeler grubuna sokacak, bu durum ilerideki ihracat şansımızı kaybetmemize neden olacaktır.
· İthal edilecek düveler, BSE riski taşıdığı için, Türk halkının sağlığı büyük bir tehlike içine girecektir.
· BSE hastalığı, halkın et ve süt tüketimini olumsuz olarak etkileyecektir.
· İthal gebe düvelerin et ve süt ürünlerini alıp işleyen sanayici teşhir olduğunda da pazar kaybına uğrayacaktır.
Gebe düve ithalatının yapılması, sağlık, ekonomik ve sosyal açıdan büyük bir tehlike taşımaktadır.
GEBE DÜVE İTHALATINA KARŞI ÇIKILMALIDIR.
SONUÇ
Türkiye süt sığırcılığının geliştirilmesi için, ithal düveye ihtiyaç yoktur. Türkiye süt sığırcılığında varolan sorunların çözümü, tarımsal amaçlı kooperatiflerin, yetiştirici birliklerinin, üniversitelerin ve diğer ilgili grupların bir araya gelerek oluşturacakları ulusal hayvancılık politikalarından geçmektedir”.
Prof. Dr. Mustafa KAYMAKÇI
E.Ü. Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü Başkanı
Adnan ERKİN
İzmir İli Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliği Başkanı
Mahmut ESKİYÖRÜK
Tire Süt Müstahsilleri Tarımsal Kalkınma Kooperatifi Başkanı

Thursday, November 8, 2007

MISIRÖZÜ YAĞI, SAĞLIK ÖNERİLERİ VE AMERİKAN TARIM TEKELLERİ

MISIRÖZÜ YAĞI, SAĞLIK ÖNERİLERİ VE AMERİKAN TARIM TEKELLERİ
Tayfun Özkaya
Hatırlar mısınız, eskiden kalp hastalarına doktorlar mısır özü yağını önerirlerdi. Babam da kırk yıl kadar önce böyle bir tavsiye almış idi. Evimize bu yağ o zaman girdi. Annem hala az da olsa bu yağı kullanıyor. Sonraları aslında zeytinyağının kalp ve damar hastalıkları dâhil birçok hastalıkta en iyi yağ olduğu anlaşıldı. Geçen haftaki yazımda mısır şurubunun beslenme açısından zararlı olduğu, buna karşılık ülkemizde nişasta bazlı şeker denilen mısır şekerine %15 kota ayrıldığını yazmış idim. Halbuki bu oran örneğin Almanya’da binde 8,9’dur. Olayın arkasında Amerikan tarım devleri bulunuyordu. On beş günde on beş yasa kapsamında şeker yasası krizden kurtuluş için Mr. Dervish tarafından ülkeye kabul ettirilmiş idi. Bugün olayı mısırın diğer ürünü olan mısır özü yağı açısından inceliyoruz.
Geçen hafta İstanbul Tıp Fakültesinde düzenlenen metabolizma ve beslenme Kongresinde Mübeccel ve Kenan Demirkol hocaların bildirilerinden öğreniyoruz ki mısırözü yağı, ayçiçeği yağı, soya yağı gibi omega-6 ağırlıklı sıvı yağların ısıtılması sonucunda trans yağ asitleri oluşmaktadır. Bu yağlar ise hipertansiyonu, kalp ve damar hastalıklarını hatta trans yağların sinir kılıfından omega-3’ü kopartıp yerine geçerek alzheimer, parkinson ve multipl skeleroz hastalıklarını artırmaktadır. Demek ki yıllarca iyi diye önerilenler asıl sağlığa zararlı imiş. Şimdi bunlar neden oldu diye kendimize sormamız gerekiyor. ABD 1930’lardan başlayarak mısır üretimini arttırdı. Bu mısırlara bir pazar bulunması gerekiyordu. Şu anda elimde kesin bir kanıt yok ama o zamanlar mısır lobilerinin tıp çevrelerini kandırdığını düşünüyorum. Hâlbuki bizim özellikle zeytinyağına ağırlık vermemiz gerekmekte idi. Dünya’da kalp ve damar hastalıklarının en düşük olduğu Girit’te toplam enerjinin %40’ının zeytinyağından karşılandığını Demirkol hocaların bildirisinden öğreniyoruz. Değişik ülkelerde trans yağ asitlerinin tüketimini azaltmak için önlemler alınmış. Örneğin New York’ta 20 binden fazla lokantada endüstriyel trans yağ içermeyen (margarin) yağların kullanımı zorunlu kılınmıştır. Bunun için Dünya sağlık Örgütünün (WHO) web sayfasına (www.who.int/nutrition/topics/5_population_nutrient7en/index6.html) bakılabiliyor.
Öyle anlaşılmaktadır ki başta ABD, gelişmiş ülkelerin tarım, beşeri ilaçlar tekelleri istedikleri politikaları bütün dünya’ya dayatıyorlar. Bunların emrindeki IMF, Dünya Bankası tarım politikaları ve yapısal uyarlama programları geliştirip bizlere kabul ettiriyor. Kabul ettirmek için Özal’ın 1984’lerde geliştirdiği “vergi alma, borç al” politikası gerekiyordu. Bunların yüzünden ekonomi bozuluyor, krize giriyor. Şimdi daha da iyi anlıyoruz ki sağlığımız da bozuluyor. Bu sorunların sadece gelişmekte olan ülkelerin vatandaşlarının başına geldiğini düşünmeyin. Örneğin sade Amerikan halkı da bu politikalardan çok zarar görüyor. Amerikan çiftçisinin elinden ürünler maliyetin altında tekellerce alınır. Devletin destekleri sayesinde çiftçi bir parça kâr eder. Bu desteğin bedelini de vergi verenler öder. Kazanan tekellerdir. Bunlar ürünleri işledikten sonra tüketicilere yüksek fiyatlarla satarlar. Diğer yandan ABD halkı nerede ise dünyada en kötü beslenen bir halktır. Bunu sonucu obezite, kalp, kanser ve diğerleri bu ülkeyi kasıp kavurur. Sorunları çözmek için bu defa ilaç sanayi güya yardıma koşar. Tüketicilerin cebini bir de onlar boşaltır. Bu model bütün dünyada uygulanır.
Küreselleşmenin bu oyunlarından kurtulma imkânı vardır. Eğer erkekler maçlardan, kadınlar dizilerden başını kaldırabilirse oyunları deşifre etmeleri o kadar zor değil.


MISIR ŞURUBU, SAĞLIK VE KÜRESEL OYUNLAR

MISIR ŞURUBU, SAĞLIK VE KÜRESEL OYUNLAR
Tayfun Özkaya
Mısır şurubu deyip geçmeyin. Bu şekerin sağlığımız üzerine ne gibi etkiler yarattığını hiç düşündünüz mü? Sakın “ben mısır şurubu tüketmiyorum” demeyin. İçtiğiniz kolada, meyve suyunda, gazozda, yediğiniz çukulatada, tatlıda, kekte, pastada dondurmada kısacası yüzlerce üründe bu mısırdan elde edilen şeker kullanılıyor. Çünkü daha ucuz. Bir süredir çoğu bir takım yabancı firmalar gene çoğunlukla ithal edilen mısırlardan şeker üretmek üzere ülkemizde fabrikalar kurdular. Ucuza mal oluyor fena mı demeyin. Fabrikaların kurulması için tarım topraklarının kullanılması, gölleri kirletmesi olaylarını bu yazıda bir kenara koyalım. Mısır şurubu nedeniyle şeker fabrikalarımız kapatılıyor ve şeker pancarı üretimimiz geriletiliyor. 2001 yılında çıkarılan “şeker yasası” ile mısır şurubu üretim kotası %10 olarak belirlenmiş, daha sonra Bakanlar Kurulu kararı ile kota %15’e yükseltilmiştir. Bu kota ABD’de %2, Almanya’da binde 8.9, Fransa’da binde 4.9’dur. Kısacası Derviş’in kakaladığı “on beş günde on beş kanun” furyası içinde geçmiş olan bu yasa küresel güçlerin boynumuza taktığı bir kement olmaktadır. Bu kement her gün biraz daha çok boynumuzu sıkıyor. Ne olduğunu anlamaz isek köylüyü yok ettiği gibi tüketiciyi de resmen öldürecek.

Geçen hafta İstanbul’da “Beslenme ve metabolizma” kongresine katıldık. Bu kongrenin geniş bildiri özetlerini www.beslenmemetabolizmakongresi2007.org adresinden okuyabiliyorsunuz. Bir süre sonra sunuları da web sayfasına koyacaklar. Kongreyi İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Beslenme ve Metabolizma Bilim Dalı, Çocuk Beslenme ve Metabolizma Derneği ve Fenilketenürlü Çocukları Tarama ve Koruma Derneği birlikte düzenlediler. Bu kongrede birçok güzel bildiri sunuldu. Profesör Mübeccel Demirkol ve Kenan Demirkol da konumuzla ilgili çok iyi bilgiler verdiler. Buna göre çay şekeri sakaroz, bir molekül glikoz ve bir molekül früktozdan oluşur. Glikoz/früktoz oranı %50/%50’dir. Mısır şurubunda ise bu oran %80/%20 ile früktoz lehine kayar. Früktoz ise tüm şekerler arasında en hızlı yağa dönüşenidir, böylece kan trigliserit düzeyini çok yükseltir. Bu da kalp hastalıklarını arttırır. İnsülin ve leptin salgılanmadığından früktozdan zengin beslenme tokluk yaratmayarak hızlı kilo alımına ve buna bağlı beslenmeden kaynaklanan hastalıklara yol açar. Mısır şurubu içeren besinler bir türlü tokluk hissi vermez. Yedikçe yersiniz. Şimdi Amerika’da neden obezite yani aşırı şişmanlığın hızla arttığını, kalp hastalıkların neden çok yüksek olduğunu daha iyi anlıyoruz. Ne yazık ki küresel güçlerin zorlaması ile Türkiye’yi de aynı yola sokuyorlar.

Diğer yandan ithal mısırın GDO’lu (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar) olduğu kesine yakındır. Bunların ülkemize ithali yasak olmasına rağmen uygulamada rahatça girmektedirler. GDO’lu ürünlerin sağlık sakıncaları çoktandır bilinmektedir.

Ne yapalım? Önce bu mısır şurubu kotasını mümkün olan en düşük düzeye indirmeliyiz. Hiç olmazsa daha iyi. Küreselleşmenin boynumuza taktığı bu kemendi çıkartalım. Şeker yasasını kökten değiştirelim. Bunun için mücadele edelim. Üretici isek örgütlerimize soralım bakalım. Bu konuda ne düşünüyorlar? Ne yapmayı düşünüyorlar? Tüketicilerin de yapacağı çok şey var. Bu yasanın değişmesi tüketicileri de yararına. Daha sonra yediğimize içtiğimize dikkat edelim. Mısırdan elde edilen şeker içermemesine çalışalım.
Sağlıklı beslenme konusu daha derin bir olay. Bu konuya devam edeceğiz.

Wednesday, November 7, 2007

Suyumuzu, Longozumuzu, Balığımızı Koruyalım” Toplantısı

3-4 Kasım 2007 İğneada, Kırklareli

Türkiye’nin en büyük ve önemli subasar ormanları (longozları) Yıldız (Istranca) Dağları’nın Karadeniz’le birleştiği Kuzey-Batı sahilinde yer alıyor. Bu bölge Trakya’nın elde kalmış neredeyse tek doğal alanı. İstanbul ve çevre iller başta olmak üzere en önemli yaz ve hafta sonu turizm merkezidir.

Orman, deniz, akarsu, göl, kumul ve subasar orman olmak üzere 6 farklı ekosistemi bir arada barındıran İğneada Longozları, biyolojik çeşitliliği ve güzelliği ile paha biçilmez ve gelecek kuşaklara miras bırakmamız gereken bir doğal alan.

2500 hektar alanı kaplayan İğneada Longozları bugüne kadar yapılan araştırmalara göre 27 tür ağaç ve ağaççık, 4’ü endemik olmak üzere toplam 671 tür bitki, 221 tür kuş, yaklaşık 50 tür memeli, 35 tür sürüngen, 310 tür böcek, 30 tür tatlı su balığı ve 20 tür ekonomik değeri olan deniz balığı türünün yaşam alanı.

Akarsuların ve longoz sularının denizle karıştığı alanların, balıkların üremesi, beslenmesi ve balıkçılık verimi açısından vazgeçilmez olduğu bilimsel bir gerçektir.

Aynı şekilde bölgenin doğal zenginlikleri ile güzelliği ekoturizm, agro-ekoturizm açısından son derece önemli ve büyük bir potansiyel taşımaktadır.

İğneada Longozları’ndaki akarsular üzerindeki tehdit, milyonlarca yıldır buradaki farklı ekosistemlerde varlığını sürdüren zengin, canlı yaşamla birlikte balıkçılığı ve bölge halkına yeni bir geçim kaynağı sağlayacak olan ekoturizmin gelişmesini de tehdit etmektedir.

TEHLİKELİ PROJELER

Bugünlerde İğneada Longozları’nı tehdit eden iki önemli sorun var:

Bunlardan biri Vize’nin Evrencik Köyü’nde yapılmakta olan Çimento Fabrikası ve çimento yükünün nakledilmisinde kullanılacak olan yol ve kurulacak olan kazıklı iskele.

Diğer sorun ise İSKİ’nin “Istranca Dereleri Projesi”yle İstanbul’a su sağlamak için Rezve Deresi’nden ve Longoz’daki derelerden su taşımak amacıyla yapmayı planladığı boru hattı.

MUHTEMEL TEHDİTLER

İstanbul’a su taşımak üzere yapılacak boruların aynı zamanda yol üzerindeki derelerden de su alması planlanmaktadır. Yaşanmakta olan kuraklık ve küresel iklim değişikliği nedeniyle zaten dünyada bir su dengesi bozulması da sözkonusu iken bu durum Longoz’da %50 azalmış olan suya da ‘el konulması’ sonucu longozun kuruması anlamına geliyor. Kaldı ki, halen yöre halkı İğneada ve köylerinde ciddi bir içme, kullanma ve sulama suyu sıkıntısı yaşamaktadır.
Boru hattının longozu ikiye bölmesi buradaki biyolojik çeşitliliği de tehdit edecektir.
‘Boru hattı’ demek elektrik hattı ve hafriyat için ormana yeni yollar açılması demektir.
Boru hattı için açılan yolun kenarında, geçmişte yapılmış Durusu (Terkos)-Panayırderesi arasındaki boru hattında olduğu gibi erozyon başlatacaktır.
Boru hattı için longozların koruma statüsünün tabiatı koruma alanı statüsünden milli park statüsüne çevrilmesi gibi yumuşatılmaya çalışılması ve sınırlarının değiştirilme çabaları gündeme gelmiştir.
Çimento fabrikasına yük taşımak amacıyla yapılacak liman, deniz ekosistemini ve dolayısıyla da bölge balıkçılığını tehdit edecektir.
Çimento fabrikasına İğneada-Vize arasında karşılıklı nakliye trafiği ayrı bir sorundur. Her gün en az yüz kamyon Vize’den Istranca Dağları’nı kullanarak çimento taşıyacak, İğneada neredeyse bir otoban olacak ve sakin bir yaşam alanı, bir nakliye merkezine dönüşecek, ekoturizm değeri kaybolacaktır.
Çimento fabrikası için yapılacak olan nakliyede İğneada-Vize arasında yaşanacak kamyon trafiği sadece gürültü, çimento tozu ve egzoz kirliliğine yol açmasının yanısıra, yolların fazla rampalı ve virajlı olması nedeniyle trafik kazaları riskini de artıracaktır.
Yaşanacaklar hem akarsuların kuruyarak bitkilerin, kuşların, balıkların burayı terk etmesi, hem de buna bağlı olarak bölgenin temel geçim kaynaklarının yok edilmesi anlamına gelmektedir.
Derelerin sularının alınması sonucu denize besin elementi taşınması engelleneceği için denizde biyolojik üretim düşecek ve buna bağlı olarak balıkçılıktan gelir sağlayan balıkçılar işlerini kaybedeceklerdir. Bu da İstanbul gibi büyük kentlere olan göçü arttıracaktır.

ÇÖZÜM ÖNERİSİ: PLANLAMA VE EKOTURİZM

Bir yandan İstanbul’un su ihtiyacını karşılamak için Trakya Bölgesi’nden İstanbul’a su taşınması çalışmaları, diğer yandan da çimento fabrikasının inşaat hazırlıkları hızla devam ederken, biz İğneada’nın tüm doğal ve ona bağlı olarak gelişen sosyo-kültürel değerlerini korumak isteyenler İSKİ’nin Rezve Deresi’nden İstanbul’a su taşıma projesinin, çimento fabrikasının ve ona bağlı olarak yapılacak limanın durdurulmasını istiyoruz.

Bölgenin doğal kaynakları korunarak sürdürülebilir bir ekonomik gelişmenin sağlanması için;

Tarım, sanayi ve kentleşme plansızlığı yüzünden Trakya Bölgesi’nde akarsular ve yeraltı rezervleri tükenmektedir. Örneğin borular ve pompa istasyonuyla İstanbul’a su sağlayan Papuçdere Barajı’nda geçen sene bu zamanlarda 24 m olan su seviyesi bu yıl 1-2 metre civarındadır. Ülkemizde su rejimi planlaması vazgeçilmezdir ve yapılan bölgesel planlara bağlı kalmak gereklidir. Su varlığının kullanılmasında Havza Yönetimi prensibi benimsenmelidir.

Istranca Dereleri Su Projesi’nin tamamlanan I. ve II. aşamalarında İğneada Longozu'nun su kaynakları olan küçük nehir vadilerine 7 küçük baraj gölü yapılmıştır ve doğal akışı durdurulan su depolanmak üzere Terkos Gölü'ne pompalanmaktadır. Istranca Dereleri’nden İstanbul'a su getirme projesinin Rezve Deresi ve Bulanık Deresi ayağı (III. ve IV.aşamaları) uygulamaya konmadan önce mutlaka Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) çalışmaları yapılmalıdır. Bu çalışmada gerçek bir ÇED ile tasarlanan proje yerine tasarruf ve kentte yağmur suyu depolama alternatifleri değerlendirilmelidir. İğneadalılar İstanbul’un bu suya ihtiyacı olmadığını düşünmekte ve ÇED’in şeffaf, tarafsız ve katılımcı ekiplerle denetlenebilir bir anlayışla yapılmasını şart koşmaktadır.

Türkiye'nin en verimli topraklarının bulunduğu, I-II ve III. sınıf toprakların toplamının % 73.8'ine vardığı Trakya'da, amaç dışı kullanımlarla yok edilen verimli toprak 457.560 dekara ulaşmıştır. 457.560 dekar verimli alan, Türkiye toprakları ortalama yetenekleri açısından, 120.000 dekar toprak kaybına eşdeğerdir. Aynı şekilde ormanlar da çimento fabrikalarına, kum ve taş ocaklarına feda edilmektedir. Bu nedenle bölgenin doğal kaynaklarının sürdürülebilir kullanımını da gözetecek Toprak Koruma ve Arazi Planlama Kanunu’nun öngördüğü bir arazi planlaması acilen yapılmalıdır.

Bölgede kum ve güneşi dışlamayan ekoturizm faaliyetlerinin teşvik edilerek geliştirilmesi hem doğal kaynakların korunması, hem yöre ekonomisinin canlanması, hem de gelecek kuşaklara bu değerli mirasın devredilmesi açısından önemlidir. İğneada kitle turizmini değil, ekoturizme dayalı kalkınma modelini benimsemiştir.

Bölgede mantar ve aromatik bitkilerin işlenmesi, arıcılık, konservecilik gibi doğa ile dost geçim kaynaklarının geliştirilmesi için gerekli altyapı çalışmalarının başlatılması ve teşviklerin verilmesi gerekmektedir.

İğneada Limanı ekoturizme dayalı bir yat limanını barındıracak hale getirilmeli, buna karşılık yük limanı olarak zaten var olan Tekirdağ Limanı değerlendirilmelidir.



İĞNEADA’NIN DAMARLARINI KESMEYİN!!!

Bizler akarsularımızı, ormanlarımızı oralarda yaşayan diğer canlıları yok etmenin bedelini ödemek istemiyoruz. Biliyoruz ki su, orman ve orada yaşayan bitkiler ve hayvanlar olmadan biz de var olamayız. Bu yüzden çözüm önerilerimizin dikkate alınmasını istiyoruz.

Su varlıkları, orman, deniz ve toprak hepimiz içindir.
Bugün hepimiz İğneadalı’yız ve İğneada’nın suyu, ormanı, denizi, balığı yok olursa bundan hepimiz etkileneceğiz...


Anadolu Üniversitesi Kırklareli İl Temsilciliği Münir Saygın ( Öğretim Üyesi))
Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği
Doğa Gözcüleri Derneği
Edirne Doğa Sporları Kulübü
GDO’ya Hayır Platformu
Greenpeace Akdeniz Ofisi
Istranca Gençlik ve Doğa Sporları Klübü
İğneada Doğal Yaşamı Koruma ve Bölgesel Yaşamı Destekleme Derneği
Kırklareli Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği
Kırklareli Köy Koop. Temsilciliği
Kuş Araştırmaları Derneği (KAD)
Limanköy Balıkçı Kooperatifi
Silivri Çevre Derneği
TEMA Vakfı
TEMA Vakfı Kırklareli Temsilciliği
Trakya Turizm Kültür ve Çevre Derneği
Türk Deniz Araştirmaları Vakfı (TÜDAV)

Friday, November 2, 2007

Sarkozy GDO'lari yasakladi

Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, dün bir çevre devrimi çağrısı yaptı. Bir çok şeye değinen Sarkozy, 2010’a kadar akkor ampüllerin kullanımının ve genetiği değiştirilmiş organizmalı ürünlerin ticari üretiminin yasaklanacağına dair söz verdi.

Fransa – AB’nin en büyük tarım üreticisi – Avrupa’da genetiği değiştirilmiş tarım ürünlerini yasaklayan altıncı hükümet olacak (Avusturya, Almanya, Yunanistan, Macaristan ve Polonya’dan sonra ). Fransa’da halihazırda yetişen tek genetiği değiştirilmiş organizma Monsanto’nun mısırı (MON810).
Sarkozy genetiği değiştirilmiş organizma üretimini durdurmakla ilgili üç iyi sebep gösterdi:

Kullanımlarıyla ilgili şüpheler.
Sağlık ve çevreye olan faydalarıyla ilgili şüpheler.
Kontrolsüz ekimleriyle ilgili kaygılar.
Greenpeace kampanya sorumlusu Geert Ritsema, "Avrupa’daki ve Avrupa dışındaki diğer hükümetleri bu olumlu gelişmeyi örnek almaya ve Monsanto, Bayer ve BASF gibi GDO üreten ve satan bir avuç çokuluslu şirketin menfaatlerini çevrenin ve vatandaşların çıkarlarının önüne koymamaya çağırıyoruz" dedi.
Kaynak :www.greenpeace.org.tr

Resim
Greenpeace aktivistleri, 12’ye 3 metre boyutlarındaki, üzerinde “GDO’yu HEMEN yasaklayın” yazan pankartı Paris’teki Zafer Anıtı’na asarak, Fransız hükümetini GDO’yu yasaklamaya çağırdılar.

Tarım Kimyasalları ve GDO Gerçeği


Tarım Kimyasalları ve GDO Gerçeği - Arca Atay

Tarım İlaçları Kongresi
25 Ekim 2005 Ankara


Sentetik KİMYASALLAR , gerek üretim, gerek kullanım aşamasında, gerekse kullanım sonrasında , dünyadaki çevre kirliliği ,ekoloji ve canlı sağlığı üzerindeki tehditin önde gelen sorumlularındandırlar.
• Bugün dünyada, 1940’larda olmayan yada bilinmeyen, yaklaşık 80.000 sentetik kimyasal madde bulunmakta ve kullanılmaktadır.
• 15.000 kimyasal, dünya genelinde ,ortak kullanımdadır.
• Her yıl 1.500 kadar kimyasal madde piyasaya sürülmektedir.
• Bugün vücudumuzda 60 yıl önce bilinmeyen yada bulunmamış yüzlerce kimyasal madde taşıdığımızı tahmin ediyor bilim insanları .
• Bunların sadece %7’sinin insan sağlığına etkileri tam olarak test edilmektedir.
• Kimyasal maddeler dünyanın aynı zamanda her yerinde bulunabilmekte ve bu insan yapımı kimyasalların kalıntılarına insanlar ve diğer canlılarda rastlanabilmektedir.
• Son onlarca yılda, kimyasalların olumsuz sağlık etkileri vahşi yaşamda hissedilir derecede artmış, birçok bitki ve hayvan türü yok olmuş ve yok olmaya da devam etmektedir.
• Bazı kimyasallara maruz kalındığında ölüm de dahil omak üzere , kalıcı ve geri dönüşümsüz hasarlar da doğabilmektedir.Kimyasalların birbiri ile etkileşiminin insan sağlığı üzerindeki etkileri de bilinememektedir.

TARIM KİMYASALLARI da bu kirleticilerin önemli aktörlerindendir…
Bildirimizdeki söylemlere ışık tutması açısından akıllardan silinmeyen bir örnek ile başlamak istiyorum sunumuma…
Dikloro Difenil Trikloroetan (D.D.T)
“Powerful Insecticide Harmless to Humans”
Güçlü Böcek ilacı , İ n s a n l a r a Z a r a r s ı z d ı r...
1939 da bulundu.Göstermiş olduğu performans ile, ilacı bulan bilim adamına Nobel Ödülü bile kazandırdı.Buna karşın, özellikle 1960’lı yıllardan itibaren çok zehirli bir böcek öldürücü olan DDT, tehlikeli bir kirletici olarak lanetlenmeye başlandı.
1970 den sonra kademeli olarak yasaklandı.
Hareketlilik,Dirençlilik,Biyolojik birikim gibi karakteristik özelliklere sahip olan DDT;
• Uzun yollar aşabilmekte, hava sayesinde su veya toprağa ulaşabilmekte,
• Çevrede 30-40 yıl kalabilmekte,.
• Bir organizmanın metabolizmasına çok kolay girebilen ve vücut dokusundaki yağlarda çözülebilen bir yapıda olup, besin zincirinde son tüketiciye doğru gittikçe biriken oranda artmaktaydı.
D.D.T. örneğini vermemdeki amaç, “insanlara zararsızdır” etiketiyle ortaya çıkıp , dünya ve insanlık üzerindeki tahribatı anlaşılmaya başlandıktan sonra yasaklanmasının üzerinden 35 yıl geçmiş olmasına rağmen hala kalıntılarına rastlanıyor olmasıdır.
Yani, her “zararsızdır” diye ortaya çıkan, bilahare ticarileşen madde yada yapılar , aradan yıllar geçtiğinde ekolojiye ve insanlığa çok pahalıya mal olabilmektedir.
Nitekim GDO’lar,transgenik bitkiler , başka bir ifadeyle biyoteknolojik tarım ürünleri de aynı “zararsızlık” söylemiyle ortaya çıkmış ve ticarileşmişlerdir. Bunlara neden ihtiyaç duyulduğu sorgulandığında ise yanıt olarak;
· çevre ve ekoloji felaketleri,
· insan sağlığının kullanılan tarım kimyasalları nedeniyle bozulması ve
· dünya daki açlık sorunları
verilmektedir.
Çevre ve ekoloji felaketleri ile insan sağlığı problemi için Yeşil Devrim denen modern tarıma, monokültür tarıma , gıda sanayini besleyecek endüstriyel tarıma geçiş sürecini irdelemek gerekir. Bilindiği üzere ,Yeşil Devrim sürecinde ; yüksek verimli çeşitler, kaliteli tohumluk, verimi yükseltecek sentetik gübreler, hastalık ve zararlılarla daha etkili savaşımı sağlayacak ilaçlar, üretimi arttırmaya yönelik sulama yöntem ve dozları üzerinde durularak ,insan işgücü yerine yakıt enerjisinden yararlanma yoluna gidilmiş ve tüm bunların uygulanabilmesi için makineler geliştirilmiştir.
Tarım alanlarının gerek kullanım biçimi (monokültür, marjinal toprakların tarıma açılması, drenajsız sulama, aşırı otlatma vb.) ve gerekse yoğun girdi kullanımı, verim potansiyelini arttırmış gibi görünse de sürdürülebilir toprak verimliliğini ve doğal dengeleri tehlikeye sokmuş, toprak yapısının bozulması, erozyon , zararlı kimyasalların birikimi, yer altı sularına karışımı ve atmosferin kirlenmesi gibi olumsuzluklar ortaya çıkmıştır
Konvansiyonel tarım sistemleri çevreye zarar verirken; modern tarımda uygulanan kimyasal ilaç ve gübreler ile büyüme-gelişmeyi düzenleyiciler nedeniyle, gıda maddelerinde sağlığa zararlı kalıntılarla karşılaşılmaktadır. İnsan sağlığı ve buna etki eden mekanizmalarda zararlanmalar görülmeye başlanmıştır.
İşte, Yeşil Devrimin mimarları ,sanki tüm bunların sorumlusu kendileri değilmiş ,bunları sanki bir başkaları yapmış gibi, şimdi de Biyoteknolojik Tarım sistemini, transgenik bitkileri bu sorunlara tek alternatif olarak göstermekte , GDO’lu ürünleri piyasaya sürmektedirler.
Genetik ve GDO
Bir türe başka türden gen aktarılarak doğal yapının değiştirilmesiyle, canlıya yeni genetik özellikler kazandırılmasını sağlayan modern biyoteknoloji tekniklerine “gen teknolojisi”, gen teknolojisi kullanılarak doğal olarak elde edilmesi mümkün olmayan yeni özellikler kazandırılmış organizmalara da "Genetik Yapıları Değiştirilmiş Organizma” (GDO) adı verilmektedir. Bilindiği gibi GDO’lu ürünlerin çok büyük bir kısmı, pestisitlere dayanıklılık geni aktarılmış biyoteknoloji ürünleridir.
Milyonlarca yıl boyunca mikroorganizmalar, böcekler, bitkiler, hayvanlar ve insanlar, yani tüm canlılar, toprak, hava, su ve güneş gibi ekosistemin farklı unsurlarıyla, doğal yollarla etkileşerek ve gelişerek çeşitlendiler, sonucunda da bu günlere geldiler. Yani genetik değişim, milyonlarca yıldır var olan bir olgudur. Bu nedenle genetik değişimleri, genetik bilimini red etmek, ya da karşı çıkmak gibi bir eylemin geçerliliği olamaz. Karşı çıkılan şey, genetik bilimini tarımsal biyoteknolojik devrimin bir silahı olarak her türlü legal ve illegal yolu kullanarak, insanlığın ve ekolojinin riske atılması pahasına tarlalara ve sofralara sokmaya çalışan ulusötesi şirketler ve onların çeşitli ülkelerdeki sivil ya da resmi taşeronlarıdır.

Tarımda genetik çalışmaların başlangıcı ve gelişimi
Genetik çalışmalar 1900’lerda, Mendel ile başladı. 1922’de bilim insanlarının Mendel kurallarından yararlanarak melez bitki üretimini geliştirmeleri, 1953’de DNA’nın yapısının belirlenmesi ve 1970’lerde ise melez tohumların üretimde kullanılmasını sağladı.
1970’den sonra, bakteriyel genlerin genetik mühendisliği teknikleriyle kullanılmaya başlanmasıyla 1983’de antibiyotiğe dayanıklı ilk transgenik tütün bitkisi elde edildi. 1985’de virüs, bakteri ve böceklere dayanıklı transgenik bitkilerin tarla denemeleri başladı ve 1990’da ABD’de herbisite dayanıklı transgenik tütün bitkisinin üretimine izin verildi.
1983 yılında, ABD’de “Monsanto ve Agrigenetics” şirketleri tarafından, bitki üzerinde ilk deneysel gen nakli gerçekleştirilmiştir. Deneysel sürecin bitip, ticari ürünlerin piyasaya sürülmesi bir on yıl daha almış ve 1994’de, yine ABD’de “Calgene” tarafından ilk ticari gen nakli uygulanmış ‘transgenik’ domates, ‘Flavr savr’ adıyla, piyasaya sürülmüştür. Daha sonra ise, gen nakli yöntemiyle kuraklığa, bitki zararlılarına karşı dayanıklı ve kalite özellikleri değiştirilmiş pamuk, soya, mısır, kanola elde edilmiştir. Öte yandan hemen her transgenik tohuma yerleştirilebilen, yok edici (terminatör) genlerin, bu tohumdan üreyen yeni tohumların kısır olmasına ve böylece dünyada tarımla uğraşanların %80’inin, halen kullanmakta olduğu üründen, tohumunu ayırarak tekrar ekim imkanının ortadan kalkmasına ve dolayısıyla üreticilerin transgenik tohum üreticisi firmalara bağımlı kalmasına neden olacağı belirtilmektedir (Aydın, 2000).
Genellikle verim artışı sağlamak, herbisitlere ve böceklere , stres faktörlerine (tuzluluğa, kuraklığa, soğuğa) dayanıklı, olgunlaşma süresi ve raf ömrü değiştirilmiş, aroması arttırılmış veya bazı besin elementlerince zenginleştirilmiş, vb. bitki türleri yaratmak amaçlı olabilen biyoteknolojik uygulamalar, günümüzde birçok tarım bitkisi için kullanılmaktadır.

Herbisit toleranslı transgenik bitki üretimi

Ticarileştirilen Biyoteknolojik ürünlerin küresel durumu
1996 yılında ticarileşen GDO’lu ürünlerin üretim alanı 1,7 milyon hektardan, 2006 yılında 11’i gelişmekte, 11’i de endüstrileşmiş ülke olmak üzere, 22 ülkede toplam 102 milyon hektara ulaşmıştır (ISAAA ,2007). Biyoteknoloji şirketleri tarafından; bu rakamın 2010 yılına kadar 30 ülkede, 15 milyon çiftçiyle, 150 milyon hektara ulaşması hedeflenmektedir. 2006 yılında GDO’lu soya, 58,6 milyon hektar ile dünya biyoteknolojik tarım alanlarının % 57’sini kaplamıştır. GDO’lu Mısır 25,2 milyon hektar (%25), GDO’lu Pamuk 13,4 milyon hektar (%13), GDO’lu Kanola 4,8 milyon hektar (% 5)’lik bir alana ulaşmıştır. Bu tip ürünlerin, dünya genelindeki alansal ve oransal dağılımları, 2005 yılı değerleriyle Tablo 1’de verilmiştir. (James, 2005)
Tablo 1. Biyoteknolojik tarım ürünlerinin dünya üzerindeki ekiliş miktar ve oranları (2005)
GDO’lu Ürün Cinsi
Milyon Hektar
Biyoteknolojik tarım ürünlerindeki ekiliş oranı %
Herbisit toleranslı Soya
54,4
60
Bt Mısır
11,3
13
Bt/Herbisit toleranslı Mısır
6,5
7
Bt Pamuk
4,9
5
Herbisit tolearanslı Kanola
4,6
5
Bt/Herbisit tolearanslı Pamuk
3,6
4
Herbisit tolearanslı Mısır
3,4
4
Herbisit tolearanslı Pamuk
1,3
2
2006 rakamlarına göre , Herbisit toleranslı soya, mısır, kanola, pamuk ve alfa alfa toplam GDO’lu ekimlerin % 68’ini (69,9 milyon hektar), Bt toksin geninin aşılandığı mısır ve pamuk, toplam GDO’lu ekimlerin % 19’unu (19 milyon hektar), Bt ve HT karması GDO’lu ürünler ise, 13,1 milyon hektar ile GDO’lu üretim alanlarının % 13’ünü kaplamaktadırlar (ISAAA Brief 2006).
Dünyada yaklaşık 300 milyon hektar arazi üzerinde üretilen soya, pamuk, kanola ve mısırın biyoteknolojik türevleri,% 30’luk toplam paya sahiptir.Toplam ekim alanları bazında GDO’lu ve GDO’suz ürünlerin oranları Tablo.2 ve Şekil.1 de gösterilmiştir.( James, 2005).
Tablo 2. Toplam ekim alanlarında GDO’lu ve GDO’suz bazı ürünlerin payları

Toplam Ekiliş (m.ha)
GDO’lu
GDO’suz
Mısır
147
% 14
% 86
Soya
91
% 60
% 40
Pamuk
35
% 28
% 72
Kanola
26
% 18
% 82

Herbisit toleranslı transgenik bitkilerde ilaç kullanımı
Gen aktarımlı tohumların ticari olarak satışının başladığı 1996’dan itibaren ilk 3 yıl, bu ürünlerin pestisit kullanımını 13.000 tona yakın bir miktarda azalttığı saptanmıştır. Ancak son 3 yıl içinde, gen aktarımlı bitkilerin üretim alanlarındaki pestisit kullanım artışı 36.000 tondan fazladır. Bu artışın büyük bölümü, soya ,pamuk gibi herbisit toleranslı (HT) ürünlerin tarımsal üretim girdilerine aittir. Hazırlanan raporda, bir çok çiftçinin gen aktarımlı bitki tarlalarına daha fazla herbisit kullanma zorunda kaldıkları bildirilmektedir. Bunun nedeni yabani otların herbisitlere karşı genetik olarak dayanıklılıklarını arttırmalarıdır. Yıllardır bilim insanlarinin “herbisit toleranslı bitkilerin tarım alanlarında ekolojik değişimlere yol açacağı” konusundaki uyarılarında haklı oldukları, 2001 yılından itibaren ABD’de gözlenebilmektedir. (Ag BioTech, 2004)
2003 kasım ayındaki bir çalışma raporunda, ABD’deki transgenik mısır, soya ve pamukta geçmiş yıllara göre daha fazla pestisit kullanıldığı bildirilmektedir.Geçtiğimiz 8 yılda, Bacillus thuringiensis (Bt)’nin kullanıldığı transgenik çeşitlerdeki, pestisit kullanımının yaklaşık 10.000 ton azaldığı, herbisitlere dayanıklı transgenik bitkilerde kullanılan ilaç miktarının da yaklaşık 35.000 ton (Türkiyenin yıllık toplam tarım ilacı kullanımındana fazla) arttığı, yani sonuç olarak ABD tarımında transgenik bitkilerin kullanımı sayesinde, toplam tarım ilacı harcamasının 25.000 ton arttığını söylemek mümkündür.(Ag BioTech, 2004)
2004 yılında hazırlanan başka bir raporda yine ABD’inde çiftçilerin herbisit toleranslı transgenik soya, mısır ve pamukta bunların konvansiyonel çeşitlerine göre daha fazla pestisit kullandığı da teyid edilmektedir.Transgenik ürünler ve pestisit kullanımı konusundaki 1996'dan 2004'e kadarki veriler , konvansiyonellere kıyasla, GDO’lu ürünler için 55 bin ton daha fazla pestisit kullanıldığını göstermektedir. Rapora göre pestisit kullanımındaki bu farklılık, glifosfata (glyphosate) toleranslı ekinlere uygulanan herbisitteki kullanım artışından kaynaklanmaktadır. Bu , yabani otların kullanılan herbisite bağışıklık, ya da toleranslı yabani otların ortaya çıkması nedeniyle olduğu gibi, herbisit üreticilerinin pazarlama yetenekleri, glifosfat ve diğer herbisitlerin fiyatlarındaki indirimler nedeniyle olmaktadır.(Benbrook, 2005)
Transgenik bitkiler ve süper yabani otların yaratılması
Polenler doğal yayılımlarında, sınır ve mesafe tanımazlar. Dolayısıyla tozlaşma döneminde rüzgar ve böcek gibi etkenlerle taşınan polen, GDO kaynaklı ise, yapısına girdiği normal özellikteki bitkinin de genetiğini değiştirmektedir. Gen bulaşması GDO’lu ürünün konvansiyonel, ya da organik ürüne bulaşmasının ötesinde, bitkinin yabani akrabalarına da olabilmektedir. Nitekim 2005 yılı temmuz ayında Friends of the Earth, İngiliz hükümetinin genetiği değişmiş bir süper yabani ot “superweed” türünün varlığını keşfettiğini duyurdu . İngiliz hükümetinin denetlediği, GDO’lu Yağlık Kanola denemelerinde keşfedilen “yabani ot”un, Yabani Hardal (Sinapis arvensis) ile tozlaşmadan, gen kaçışından oluştuğu tesbit edilmiştir. Yağlık Kanola (Kolza) ile yabani hardalın tozlaşmasının ve gen bulaşmasının olmayacağı yönündeki bilimsel varsayımların geçersiz olduğunu ispatlayan bu olaya, İngiltere’de ilk defa rastlanmaktaydı. BAYER’in herbisit toleranslı transgenik yağlık kanoladan, yabani akrabalarına gen kaçışı, İngiliz hükümetinin Transgenik Ürünler Çiftlik Ölçekli Değerlendirme (FSEs) tarlalarındaki çalışmalarında izlendi (FOE, 2005).
Araştırmacılar, yapılan GD kanola denemelerinin ertesi yılında, deneme tarlası alanında Sinapis arvensis’in genetiği değişmiş versiyonunu tespit ettiler. Bulunan bu bitki, herbisit toleranslı GD yağlık kanolasının dirençli olduğu Glufosinat amonyum (BAYER tarafından “Liberty” ticari ismiyle pazarlanmaktadır) ot ilacına dirençlilik genini taşıyordu. Bu güne kadar bilim dünyasında, yabani hardalın yağlık kolza ile tozlaşma ve döllenmesinin mümkün olamayacağı, bu durum gerçekleşse bile yeni bitkinin yaşam şansının olmayacağı yönünde tartışmalar vardı. Hatta Avrupa Çevre Ajansı (European Environment Agency), 2000 yılı raporunda Yağlık Kolza (Brassica napus) ve Yabani Hardal (Sinapis arvensis) arasında doğal gen akışı olmadığına dair genel bir görüş birliği olduğunu belirtilmişti. Ancak bahsi geçen denemelerde keşfedilen GD Yabani hardal bitkisi, gen kaçışının varlığını ispatladığı gibi, oluşan bu yeni bitkinin (superweed) yaşam şansının olamayacağına dair savları da çürüttü. Yabani hardal tohumunun toprakta fertilitesini kaybetmeden 60 yıl kalabileceği gerçeği göz önüne alındığında, tehlikenin ne kadar büyük olduğunu göz ardı etmek mümkün değildir. (FOE, 2005)
Yabani hardal İngiltere ve kıta Avrupa’sında yağlık kanola üretimi yapılan yerlerde bolca yetişmektedir (aynı zamanda yabani hardal, kültür bitkileri için istenmeyen bir “yabani ot” niteliğindedir.) Bu araştırma sonuçları aynı zamanda GDO’lu ve GDO’suz bitkilerin birlikte bulunma - ekilme (co existence) ve ekim mesafelerinin yeterliliği ya da yetersizliği tartışmalarında, karmaşa yaratacak bir rol oynayacaktır. Zira ekimi yapılan yağlık kanolanın, tarımın en önemli yabani otlarından olan, yabani hardal ile birlikteliğini önlemenin imkanı yoktur. Dolayısıyla yağlık kanolanın, Avrupa’da ticari anlamda üretimine izin verilmesi halinde, çok kısa süre içinde Glufosinat amonyum içerikli ot ilacına dayanıklı, yani yabani otla mücadele ilacı atıldığı halde ölmeyen, süper yabani otlar türeyecektir. Böylece çiftçiler yabani otları öldürmek için daha fazla, ya da daha kuvvetli herbisitler kullanacaklar ve ekolojik yıkımı daha da hızlandıracaklardır. Bunun canlı örneği 10 yıldır ticari yağlık kanolanın üretildiği Kanada’da yaşanmış, 3 çeşit herbisite dayanıklılık kazanmış bir tür yabani kanola gelişmiştir . Yukarıdaki araştırma sonuçları, genetiği değiştirilmiş kanola üretiminin tarla biyoçeşitliliğini, konvansiyonel kanola yetiştirmekten çok daha fazla etkilediğini ortaya koymaktadır. (FOE, 2005)


Transgenik bitkiler ve yabani otlar
Arjantinde Glifosfat toleranslı yabani otlar hızla yayılıyor.
Arjantinde, başta soya olmak üzere herbisit toleranslı GDO’lu ürünlerin ekildiği bölgelerde, Glifosfat (Glyphosate) etkin maddesine sahip herbisitlere bağışıklık kazanan otların yayılma gösterdiği tesbit edilmiştir. Sorgum halepense (Kanyaş otu-Johnson grass) isimli otun geçtimiz yıl Arjantinde 120.000 hektarlık tarım alanına zarar verdiği, hükümetin bu otun yayılmasının engellenmesi için projeler başlattığı ifade ediliyor. Bu projeler, otun ve ot parçalarının tarım makinaları ile, başka tarlalara bulaştırılmasının engellenmesi için eğitim çalışmaları yapılması ve herbisit olarak Glifosfat dışındaki yabani ot öldürücülerin kullanılmasını hedefliyor. Cordoba bölgesi meclis üyesi Alberto Cantero yaptığı açıklamada hızla yayılan otun Arjantin tarımına getireceği ek maliyetin 160 - 950 milyon dolar arasında olacağını, glifosfat harici ot öldürücülerden 25 milyon litre kullanmak gerekeceğini bildirdi. Bu ise, söz konusu kullanımla, etkilenen alanlardaki herbisit maliyetinin ikiye katlanacağı anlamına gelmektedir (Romig, 2007).
Bilindiği gibi Arjantin’de üretilen GDO’lu soyanın % 98’si, Amerikan biyoteknoloji şirketi Monsanto’ya aittir. Bu soyalar glifosfat etkin maddesine sahip olan Roundup isimli ot öldürücüye dayanıklılık geni aşılanmış olan çeşitlerdir. Roundup herbisitine direnç geni aktarılmış Monsanto tohumlarını (GDO’lu soya, mısır, pamuk) eken çiftçiler, Roundup herbisitini de satın almak ve kullanmak zorundadırlar.
Ticarete sunulduğu 1996 yılından beri Monsanto’nun glifosfat toleranslı soya tohumları, kendilerine geniş bir yayılma alanı bulmuşlardı. Ancak Monsanto’nun bazı şikayetleri vardı.Mağdur olduğunu söyleyen şirketin şikayeti, bu tohumlar üzerindeki patent haklarını koruyamadıkları ve soyaya ekledikleri glifosfat tolerans geni için, çiftçilerin çoğunluğundan patent ücreti toplayamamalarıydı. Monsanto küresel ticari işler başkan yardımcısı Brett Begemann, yetkili kurumlarca onanan yeni GDO’lu tohumlarının eskilerinden daha gelişkin olduğunu ve bunlarla iddialı bir yayılmayı hedeflediklerini açıkladı. Örneğin şirket, bir önceki RR (Roundup Ready) soyanın ikinci generasyonu için düştüğü hataya düşmeyecekti. Bu hata, çiftçinin RR soyadan kendine tohum ayırabilmesi, bir sonraki yıl şirketten tohum alma ihtiyacında olmayışı, dolayısıyla patent ücreti ödememesiydi.Arjantin hükümetinin 2007-2008 sezonu için ekimine izin verdiği MG ve RR2 mısır çeşitleri, Monsanto’nun bu kayıplarını telafi edecek şekilde yani, sonraki generasyonlarda tohum alınıp ekildiğinde özelliğini kaybedecek olan, dolayısıyla çiftçinin her sene para verip alması gereken çeşitlerdir (Romig, 2007).


Monokültür tarımda Soya Gerçeği
Arjantin’de yoğun soya ekimi ,topraklardan çok fazla miktarda besin maddesinin sömürülmesine neden olmaktadır.Kesintisiz bir biçimde yapılan soya tarımı nedeniyle topraktan tahmini olarak 1 milyon ton azot ve 227 bin ton fosfor sömürülmektedir ve bunun ticari gübrelerle ikamesinin bedeli de 910 milyon dolara tekabül etmektedir. Latin Amerikadaki bazı nehir havzalarında tesbit edilen azot ve fosfor düzeyinin artışı yoğun soya tarımında kullanılan ticari gübrelerle bağlantılandırmaktadır (Walter Pengue (2005), “Transgenic crops in Argentina: the ecological and social debt,” Bulletin of Science, Technology and Society 25: 314-322.)
Brezilyada soya üretiminin kısa süre içinde geniş alanlara yayılmasının ana nedenlerinden biri, soyanın azot fikse eden rizobium bakterileriyle kök nodüllerinin simbiyotik ilişkisi sayesinde ürünün gübresiz olarak üretilebileceği söylemiydi.Fakat tohum şirketleri ,büyük olasılıkla, herbisit toleranslı GDO’lu soya tohumlarının rizobium bakterilerilerine toksik etki yapacağını, dolayısıyla bitkinin gereksinim duyduğu azotu kimyasal gübrelerle vermek gerektiğini söylemeyi unutmuşlardı.Toksik etkiyle azot fikse eden bakterilerinin azalışı, doğal olarak bitkiyi ,dolayısıyla üreticiyi, azot için sentetik gübrelere mahkum etti. (Miguel Altieri and Walter Pengue, Jan 2006 ,GM soybean: Latin America’s new colonizer , http://www.grain.org/seedling/?id=421 )
Güney Amerikadan örnekler ; Brezilya’ da kullanılan pestisitlerin 1/4 ü (50.000 ton) soya tarımında kullanılmaktadır.Pestisit kullanımı her yıl % 22 artmaktadır.Her nekadar biyoteknoloji şirketleri yıl içindeki ot mücadelesinde Roundup herbisitini sadece bir kez uygulamak yeterlidir diyorlarsa da araştırma sonuçları toplam uygulama adet ve miktarının arttığını göstermektedir.ABD den örnek verilecek olunursa glifosfat kullanımı 1995 de 2,850 tondan 2000 yılında 18,960 tona çıkmıştır.Arjantinde 2004 üretim sezonunda kullanılan Roundup miktarı tahmini 160 milyon litredir.
Ürün verimine bakılacak olursa bölgede transgenik soyanın yıllar itibariyle ortalama veriminin 230 kg. dan 260 kg/dekara yükseldiği ama konvansiyonel çeşitlerden % 6 daha az verime sahip olduğu tesbit edilmiştir.Pleiotropik etki denilen yani yüksek sıcaklık nedeniyle sapların çatladığı ve su stresinin görüldüğü dönemlerde transgenik soyada konvansiyonele göre % 25 e yakın ürün kayıpları görülmüştür.Aşırı kuralık yaşanan 2004/2005 sezonunda Rio Grande do Sul bölgesinde transgenik soyada % 72 ürün kaybı olmuş ve bu da ihracatta tahmini rakamla % 95 lik bir azalmaya yol açmıştır. (Miguel Altieri and Walter Pengue, Jan 2006 ,GM soybean: Latin America’s new colonizer ,http://www.grain.org/seedling/?id=421 )

Glifosfat ve riskleri
Herbisitlerin aktif maddesi olan Glifosfat'ın direkt kullanımı, ya da yüksek doz verilmesi haricinde, insan ve hayvanlara zararı olmadığı söylenmekle beraber, bir çok literatürde sinir sistemi tahribatı, el yüz ayak şişmeleri ve hamilelerde düşüğe neden olabilmesi ve sperm sayısının azalmasına etkisi olabileceği bildirilmektedir. 1987 ve 1990 yıllarında iki bilim insanı İsveç'te tedavi gören Non-Hodgkin Lymphoma'li (NHL = lenf bezi kanseri) 422 hastayı inceleyerek, tarım ilaçlarıyla karşılaşıp karşılaşmadıklarını araştırmışlardır. Sonuçta Glifosfat’lı herbisit kullanan çiftçilerde, NHL olma riskini istatistiksel olarak yüksek bulmuşlardır. Dr. Lennart Hardell ve Dr. Mikael Eriksson yayınladıkları makalelerinde, başka araştırıcıların yaptığı laboratuvar ve hayvan deneylerinde de kaygı verici sonuçlar elde edildiğinden söz etmektedirler. Daha önceki çalişmalarda glifosfat’ın farede gen mutasyonlu ve kromozom anomalili lenfoma (lenf bezi kanseri) oluşturduğu rapor edilmiş, ayrıca farelerde karaciğer kanseri, losemi ve lenfoma riskini arttırdığı da bir başka araştırmada gösterilmektedir. Yine bu iki doktorun daha önceki bir araştirmalarinda glyphosat'in NHL'nin nadir görülen bir çeşidi olan Hairy Cell Leukemia'nin (Tüylü Hücreli Lösemi) riskini artırdığını saptayıp, bunu makale halinde yayınlamışlardır (Hardell ve Erikson 1999).

Transgenik bitkiler ve açlık
GDO’lu ürünlerin, ticari olarak ekilip dikilmesinin üzerinden 10 yıl geçmiş olmasına ve GDO’lu ekim alanları 102 milyon hektara çıkmış olmasına rağmen, bu ürünlerin açlığa çare olmadıkları ortaya çıkmıştır. Dünyada gıda azlığı değil, adil dağıtım olmamasından kaynaklanan fazlalığı söz konusudur. Uluslararası tekellerin faaliyetinin merkezi haline gelen gelişmiş ülkelerde, özellikle buğday, mısır, soya, pirinç gibi dünya gıda tüketiminin önemli bir kısmını oluşturan gıda maddelerinde büyük bir üretim fazlası vardır. Dünyada yıllık olarak üretilen tahıl miktarı; Buğday: 627 milyon ton, Mısır: 721 milyon ton, Pirinç: 606 milyon ton olmak üzere Toplam: 1.954 milyon ton olarak bildirilmektedir (FAO, 2004). Dünya nüfusuna göre (6,5-7 milyar insan) adil bir dağılım yapılacak olsaydı, yılda kişi başına düşen tahıl miktarı 250-300 kg. arasında değişecekti. Balık, et, süt, yumurta gibi hayvansal ürünler ve bunlara ilaveten üretilen sebze, meyve ve baklagiller de eklendiği zaman, 850 milyon insan tarafından çekilen açlığın, üretim azlığından değil, gıdanın paylaşımındaki dengesizlik ve bölüşüm ilişkilerindeki bozukluktan kaynaklandığı açıkça görülecektir.
Biyoteknolojinin günümüzdeki tarımsal uygulamaları ne yazık ki, bilim ve gereksinimden çok , kar güdümlüdür ve tarımsal biyoteknoloji araştırmaları insanlığın ve özellikle de fakirlerin gereksinimlerinden çok zenginlerin ve tarım endüstrisi şirketlerinin isteklerini karşılamaktadır. Dünya, gıdanın eşit olmayan dağılımdan açlık çeker ve tarımsal ilaç kirliliğinden kıvranırken, çok uluslu biyoteknoloji şirketlerinin odaklandığı şey sadece sürüm yaygınlığı ve kardır.

Transgenik ürünler ve küçük çiftçiler
California Üniversitesi,Çevre Bilimi Politika ve Yönetim bölümünden Miguel Altieri, 1998 yılında, yani transgenik bitkilerin küresel yayılımının daha yeni başladığı dönemde; “Sermaye yoğun bir sistem olan Biyoteknoloji, endüstriyel tarımsal üretimin geniş şirket tarlalarında toplanmasını , yoğunlaşmasını tetiklemektedir. Malın fiyatını üretkenliği arttırarak düşürmeye yönelen Biyoteknolojik tarım bununla beraber kurduğu teknolojiyle özellikle küçük ölçekli bir çok çiftçiyi sektörün dışına itecektir. Biyoteknoloji, ileriki dönemde gücün sadece birkaç çok uluslu şirketin elinde toplanmasını arttıracak, ki bu da zaman içinde çiftçilerin bağımlılığını arttırarak onları kimyasal tohum paketlerine şişirilmiş fiyatlar ödemeye zorlayacaktır.” öngörüsünde bulunmuştu.
Altieri’nin “Tarımsal Biyoteknolojik Efsaneler” makalesinde dile getirdiği bazı somut değerlendirmeler ise şöyleydi; “Üçüncü dünya ülkeleri çiftçileri nezdinde biyoteknolojik ürünler küçük ölçekli üreticilerin ihracatını düşürecektir.Örneğin –Madagaskar’daki vanilya üreten 70.000 çiftçi Texas’da biyoteknoloji laboratuarında geliştirilen vanilya nedeniyle iflas edebilmektedir. Keza dünya şeker pazarının %10 unu elinde tutan biyoteknoloji şirketlerinin ürettiği düşük fiyatlı nişasta bazlı şekerler sayesinde, üçüncü dünya ülkelerindeki yüzbinlerce şeker pancarı üreticisi üretimin dışına çıkabilmektedir.1998 den itibaren üçüncü dünya ülkelerindeki yaklaşık on milyon şeker üreticisi laboratuarda üretilen tatlandırıcıların dünya pazarını istila etmesiyle geçim kaynaklarını kaybetmeye başlamışlardır.Unilever’in klonlanmış hurma yağı, hurma yağı üretiminde baskın hale geldiğinde, Senegal da yerfıstığı , Filipinlerde hindistan cevizinden yapılan yağ üretimlerine talep azalacak, dolayısıyla bunlarla geçimlerini sağlayan çiftçilerin durumu gittikçe kötüleşecektir.GDO’lu ürünlerin yaygınlaşması ile üçüncü dünya ülkelerini bekleyen tehlikeler çevresel riskler oluşturması ve kırsal kalkınma önünde bir engel oluşturması ile beraber, geleneksel tarımı ve onun yerel genetik çeşitliliğini de ölüme mahkum edecek olmasıdır.” (Altieri, M.A. l998 ) .Geldiğimiz gün itibariyle ,tüm bu öngörülerin daha da çeşitlenerek geniş boyutlarda gerçekleştiğini görmekteyiz.Bu tehlikeli gerçeklerin sadece üçüncü dünya ülkelerini değil, ülkemizin de içinde bulunduğu bir çok ülkeyi kapsadığını hatırlatmakta fayda vardır.

Transgenik ürünler ve gıda zinciri
Tarımsal biyoteknoloji şirketleri GDO’lu ürünlerin insan gıdası için üretilmeyen bölümünün, gıda zincirine karışmasını önleyici tedbirleri olduğunu ve bunların gıda zincirine karışmayacağını öne sürmüşlerdi. Ancak gerçekte yaşanan bazı olaylar bu tezin doğru olmadığını kanıtladı. Örneğin; “yemlik” olarak patent alan Starlink mısırı insan gıdasına bulaştı, raflardan toplatıldı. Tüketen insanlara ne olduğu bilinmemekle beraber, mısır unu ürününü piyasaya süren Kraft, büyük maddi zarar gördü. Bayer’in yasallaşmamış GDO’lu uzun princi LLrice601, ABD’nin GDO’suz olarak dünya ülkelerine ihraç ettiği pirinçlerde de saptandı.Bu durum ise, daha ticari olarak ekimi yapılmayan bir pirinç çeşidinin, nasıl konvansiyonel pirince bulaşabildiğine ve bunun da insan gıda zincirine girebildiğine en somut ve güncel bir örnek oldu (GDOHP, 2006)
Eylül 2007’de Almanya’daki marketlerden alınan 33 çeşit soya ürününün, 2/3’ünde GDO izleri bulundu. GDO’lu olduğu bilinmeyen, dolayısıyla da herhangi bir etiket, ya da herhangi bir uyarı bilgisi taşımayan bu ürünlerin bir kısmı, bebek mamalarıydı ve en çok GDO çıkan ürün, bebekler için üretilen toz süt oldu (Focus, 2007). Bu durum GDO’lu ürünlerin, doğal ortamda organik ürünlere de bulaşabileceğinin kanıtıdır. Nitekim 2007 yılı da dahil olmak üzere, yılardır dünyanın çeşitli ülkelerindeki organik tarım ürünleri üreten çiftçilerin, GDO bulaşması nedeniyle ürünlerinin ve tarlalarının organik kapsamdan çıktığını bildiren, yüzlerce haber çıkmıştır. Oysa bu konunun destekçileri de, hala kanıt olamadığını savunmaktadırlar.
SONUÇ
Mikroorganizmaların, böceklerin, bitkilerin ve hayvanların yaratılışlarından itibaren milyonlarca yıldır, kendi evrimsel sürecinde gelişen ve değişen genetik özelliklerine yapılan müdahaleler, çok da geniş olmayan bir yelpazede, ancak insanlığın gereksinim duyduğu en önemli ürünler üzerine yapılmaktadır. Örneğin küresel biyoteknolojik ürün alanlarının çoğunu, pestisit tolerans ve bakteri genleri aşılanmış soya, pamuk, kanola ve mısır, yani toplam 4 ana ürün işgal etmektedir.
Kullanılan tarım ilaçları, özellikle herbisitler, bu ürünlerin üretim sürecinde artmış ve artma eğilimi de devam etmektedir. Gen kaçışları ile ilaca dayanıklılık geni aşılanmış bitkiden, diğer akrabalarına bulaşma olmaktadır. Konvansiyonel ve organik tarım ürünleri bu sayede daima tehdit altındadırlar. İnsanoğlunun gıda, tekstil hammaddesi olan lif ve enerji (bioyakıt) gereksiniminin çoğunluğunu karşılayan çok az sayıdaki monokültür ürün, biyoteknolojik endüstriyel tarım adına, konvansiyonel veya organik tarım üzerindeki totaliter baskı etmenidirler. Gen kaçışları ile pestisitlere dayanıklılık genine sahip, süper yabani otlar ortaya çıkmaktadır. GDO’lu bitkiler hedeflenmeyen organizmaya zararlı etkide bulunabilirler, bu nedenle faydalı böcekler ve mikroorganizmaların yok edilmesi, türlerin azalması da sözkonusu olacaktır.
Pamuk kurdu ve koçan kurdu gibi böceklerin, sürekli GDO’lu pamuk, ya da mısır ürünlerinin ekildiği alanların baskısı altında, canavar böceklere dönüşmeyeceğinin, dolayısıyla mevcut tarım ilaçlarıyla mücadelenin başarısız kalmayacağının garantisini kim verebilir? Milyonlarca hektarlık tarım alanını; genetiği değiştirilmiş soya, mısır, pamuk ve kanola ile işgal eden ulusötesi biyoteknoloji şirketleri, monokültür tarımı alabildiğince yaygınlaştırarak, kendinden başka tarım sistemlerini ve ülkelerin gıda egemenliklerini hiçe saymak, ülke çiftçilerini intiharlara varan olaylarla, yıkıma sürükleyip topraklarından koparmak, ülkelerin en önemli kaynaklarından olan biyoçeşitliliklerini tehdit etmek, ekolojilerini tahrip etmek, ulusların yerel çeşitlerini ekledikleri ya da değiştirdikleri genlerle patentleyip, mülkiyetlerine geçirmek gibi olumsuz özellik ve eylemlere sahiptirler.
Bunların, ülkemiz için oluşturdukları tehditi; dışa bağımlılığın arttırılması , tarım ve gıdanın endüstrileşmeyle şirketlere bağımlı kılınması , ve bu olayların da ithal yasalarla pekiştirilmesi ile ilişkilendirmek mümkündür. Bu yönden bakıldığında ülkemizde; tarımın, toprağın, çiftçinin ve gıdanın geleceği pek de aydınlık gözükmemektedir.

Arca Atay

Thursday, November 1, 2007

KÜRESEL ISINMANIN TARIM VE GIDA SEKTÖRÜNE ETKİLERİ

Ahmet Atalık
Ziraat Mühendisleri Odası
İstanbul Şube Başkanı

Yarı kurak bir iklime sahip Anadolu’da zaman zaman ciddi kuraklıklar yaşanmıştır. Kar yağışı olmamış veya geç olmuş ve kar örtüsü yerde kısa süreli kalmış, ya da ilkbahar yağışları yetersiz düşmüş ya da mevsim normallerinin üzerindeki sıcaklıklar nedeniyle yaz kuraklıkları yaşanmıştır. Bu yıl yaşadığımız kuraklığı diğerlerinden ayıran en önemli özellik ise saydığımız tüm bu olumsuzlukların tümünün aynı yıl içerisinde ve birbirinin peşi sıra gözükmesinden dolayıdır.

Bir önceki yılın 1 Ekim tarihi ile devam eden yılın 30 Eylül tarihlerini kapsayan zaman aralığına tarım yılı diyoruz. Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre bu süre içerisinde yurdumuzun büyük bölümünde çok kurak ve kurak bir periyot yaşamıştır. Normale göre Ege Bölgemiz %43, Marmara Bölgemiz %33 ve İç Anadolu Bölgemiz %20 daha eksik yağış alarak en fazla etkilenen bölgelerimiz olmuştur. Yağış periyodundaki düzensizlik mevsim normallerinin üzerinde seyreden sıcaklıkla birleşince de rekoltede belirgin bir düşme ve ürün kalitesinde bozulmalar görülmüştür.

İklimi ısınan bir atmosfer daha fazla su buharını içinde tutabilmekte, bu da yağışa dönüştüğünde çoğu zaman sağanak şeklinde kendini göstermektedir. Dünyanın kimi bölgelerinde seller, kimi bölgelerinde ise kuraklık tarımsal üretimi olumsuz yönde etkilemeye başlamıştır.

İnsan ve hayvan beslenmesinde önemli yeri olan hububat üretimine baktığımızda son yıllarda üretimin sürekli bir şekilde tüketimin gerisinde kaldığı görülmektedir. 2004 yılında 329 milyon ton olan stok miktarı da 2007 yılında 244 milyon tona gerilemiştir. Aynı şekilde insan ve hayvan beslenmesinde önemli rol oynayan hububat bitkisi buğdayda da durum aynıdır. 2004 yılında 150 milyon ton olan buğday stoku 2007 yılında 107 milyon tona gerilemiştir. Ülkelerin ekonomilerindeki gelişme beslenme alışkanlıklarını da değiştirmekte, beslenme bitkisel tüketimden et tüketimine doğru kaymakta bu da hububat tüketimini daha da arttırmaktadır.

Ülkemizde 2005 yılında 21,5 milyon ton olan buğday üretimi 2006 yılında 20 milyon tona, 2007 yılında ise Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre 17,6 milyon tona gerilemiştir. Türkiye’nin yıllık buğday tüketimi 18-19 milyon ton arasında olup bu yılki üretimimiz tüketimimizin gerisinde kalmıştır. Buğday hem kışlık hem de yazlık olarak ekilebilmektedir. Kışın yeterli kar yağışı olmaması ve aynı şekilde ilkbahar yağışlarındaki yetersizlik buğday verimimizi oldukça düşürmüştür.

Küresel ölçekte buğday ihracatında ABD, Kanada ve Rusya Federasyonu ilk üç sırayı almaktadır. Ülkemizde buğday verimi 220 kg/dekar (da) ile 280 kg/da olan dünya ortalamasının oldukça gerisinde olmasına karşın, 190 kg/da olan Rusya Federasyonu’nun üzerindedir. 255 kg/da olan Kanada’nın verimine ise yakındır. ABD’nin verimi ise 290 kg/da civarındadır. Durum böyle iken diğerleri ihracatçı iken Türkiye ithalatçı ülke durumundadır. Ülkemizin buğday veriminde önemli bir kaybı yoktur. Tarımsal altyapının tamamlanması halinde ülkemizin de önemli bir buğday üreticisi olmasının önünde engel kalmayacaktır.

Yine insan ve hayvan beslenmesinde önemli bir yere sahip olan hububat bitkisi mısırdır. Tıpkı buğday gibi dünya mısır üretimi son yıllarda tüketimin gerisinde seyrederken 2007 yılında üretim 5 milyon ton fazla vermiştir. Bunda etkili olan en önemli faktör, mısırdan etanol (biyobenzin) üretimindeki artışına bağlı olarak ekim alanlarındaki büyümedir. Ancak tüketimdeki artış da stokları azaltmaktadır. Dünya mısır stoku 2004 yılında 131 milyon tondan 2007 yılında 110 milyon tona gerilemiştir. Arizona Üniversitesi’nin bir çalışmasına göre ABD’de mısırın %36’sı hayvan yemi olarak, %18’i ihraç edilmekte, %13’ü etanol üretiminde, %13’ü gıda ve tohumluk olarak, %7’si tatlandırıcı üretiminde kullanılmaktadır. Buradan da açıkça görüleceği üzere mısırın gıda ve tohumluk olarak tüketimiyle biyobenzin üretimindeki tüketim oranları birbirine eşit durumdadır.

Türkiye mısır üretiminde kendine yeterliliği son yıllarda yakalamış olmasına karşın bazı çevrelerin zorlamasıyla mısır ithalatı az ya da çok her yıl gerçekleştirilmiştir. Bu yıl da mısır üretimimizin 3,8 milyon tonla tüketimimizin gerisinde gerçekleşeceği öngörülmektedir.

Mısır ihracatında ABD, Arjantin ve Brezilya ilk üç sırayı almaktadır. Verim açısından mısır üretimimizi değerlendirirsek Türkiye’nin 585 kg/da’lık verimi 470 kg/da olan dünya verimi ile 340 kg/da olan Brezilya veriminin üzerinde, 650 kg/da olan Arjantin verimine çok yakındır. ABD’nin verimi ise 940 kg/da civarındadır. Bu ülkeler dünya mısır ihracatında önemli rol oynarken, Türkiye oldukça iyi verimiyle ithalatçı bir ülke konumundadır. Sorun tıpkı buğdayda olduğu gibi altyapı ve üretim planlaması olmamasından kaynaklanmaktadır.

TÜİK verilerine göre baklagil üretimimizde de kuraklıktan dolayı %5-11 arasında bir düşüş belirlenmiştir. Baklagiller özellikle gelişmekte olan ülkelerde hayvansal protein açığını kapatan ürünlerdir. Kuraklıktan dolayı üretimlerinde görülen düşme, fiyatlarında oluşacak yükselme halkımızda beslenme bozukluklarından kaynaklı sağlık sorunlarına da yol açabilecektir.

Ülkemizin tarımsal üretimde en iddialı olduğu alt sektörlerden biri de sebze üretimidir. TÜİK kuraklıktan kaynaklı 2007 sebze üretiminde %2,9 oranında bir azalma olacağını belirtmiştir. Sanayide de yoğun olarak kullanılan domates üretiminde TÜİK %0,7’lik bir azalma tahmin ederken, Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) bu kaybı %25,4 olarak bildirmektedir. Domates salçası üretimine baktığımızda durumun daha içler acısı olduğunu görüyoruz. 2003 yılında 320 bin ton olan salça üretimimiz 2006 yılında 220 bin tona gerilemiştir. Sektörün kapasitesi 450 bin ton olup %50’nin altında bir kapasiteyle çalışılmaktadır.

Türkiye’nin en petrolden sonra en büyük döviz ödemesi yaptığı alan yağlı tohum ve ham yağ alımıdır. Bitkisel yağ üretimimizin %75’ini ayçiçek yağı ve ayçiçek üretimimizin de %75’ini Trakya yöremiz sağlamaktadır. Tarım yılı itibarıyla bu bölgemiz çok kurak ve kurak geçmiş, bu da tarımsal üretimi oldukça düşürmüştür. 2005 yılında 975 bin ton, 2006 yılında 950 bin ton olan ayçiçeği üretimi 2007 yılında 740 bin tona gerilemiştir. Ülkemizde bitkisel yağ piyasası 2 milyar dolara ulaşmasına karşın yaklaşık 1,5 milyar dolarlık kısmı ithalatla karşılanmaktadır.

Kuraklıktan etkilenmiş önemli bir ürünümüz de fındıktır. Geçen yıl 655 bin ton olan rekoltenin bu yıl 500 bin ton olacağı tahmin edilmektedir.

Yine dünya sıralamasında ön sıralarda olduğumuz işlenmiş bir ürünümüz olan zeytinyağında da önemli bir düşme beklenmektedir. Geçen yıl zeytinyağı üretimimiz 166 bin ton olmuştur. Bu yıl yok yılı olması ve kuraklığın da etkisiyle 70-80 bin ton civarında bir üretim beklenmektedir.

Özellikle tekstil sanayimizin önemli bir hammaddesi olan pamuk da önemli bir tarımsal ürünümüzdür. Geçen yıl 845 bin ton olarak gerçekleşen lif pamuk üretimimiz kuraklığın su kaynaklarını da olumsuz yönde etkilemesi sonucu yeterli sulama yapılamamasından dolayı 2007 yılında 740 bin tona düşmüştür. Tekstil sanayimizin lif pamuk ihtiyacının 1,6 milyon ton olduğu göz önüne alınırsa Türkiye bu yıl da yaklaşık 900 bin ton pamuk dışardan almak zorunda kalacak. Türkiye pamuk ithalatının yaklaşık %85’ini ABD ve Yunanistan’dan yapmaktadır. Konuyu verimlilik üzerinden değerlendirirsek Türkiye 130 kg/da olan verim ortalamasıyla 75 kg/da olan dünya, 90 kg/da olan ABD ve 105 kg/da olan Yunanistan’ın oldukça önündedir. Buna rağmen ülkemizin pamukta da oldukça yüksek düzeyde dışa bağımlı olması tarımsal altyapı noksanlıkları ve üretim planlaması bulunmamasından kaynaklanmaktadır. Son yıllarda dünya pamuk üretiminin de artan talep karşısında tüketimi karşılayamadığı görülmektedir.

Yine sanayinin önemli bir hammaddesi olan tütün üretimimizde de kuraklık nedeniyle %40 civarında düşüş yaşanmıştır. Bunun da etkisiyle TEKEL’in depolarında stoklanmış olan kalitesi bozuk tütünler de dahil olmak üzere hemen hemen tüm stok satılmış durumdadır.

Kuraklık sadece verim kaybına yol açmamakta kimi hastalıkların da yaygınlaşmasında rol oynamaktadır. Örneğin, geleneksel ihraç ürünümüz kuru incirde puf hastalığı artış göstermiş, 150 milyon dolarlık ihracatımızı tehlikeye sokmuştur.

Burada yalnızca bir kısmından bahsedebildiğimiz kuraklığın tarım sektörü üzerine etkileri çok daha fazladır. Buna karşın 4 Temmuz 2007 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Bakanlar Kurulu Kararı ile zararın tazmini konusunda sadece 40 ilimiz 4 ürünle (buğday, arpa, fiğ, korunga) sınırlı tutulmuştur. Bu kapsamda belirlenen 551 bin çiftçiye 265 milyon YTL ödeme yapılacaktır. Buna karşın Tarım ve Köyişleri Bakanının beyanına göre kuraklık zararı 2,5-3 milyon YTL, TZOB’un beyanına göre de 5 milyar YTL’dir. Böyle olmasına rağmen 265 milyon YTL’lik ödeme de gerçekleştirilememektedir. Çünkü, 2007 bütçesine konan 5 milyar 250 milyon YTL’lik tarım desteklerinin 5 milyar 118 milyon YTL’lik kısmı Temmuz ayı ortalarına kadar dağıtılmıştı. Elde kalan yaklaşık 130 milyon YTL kuraklık zararını karşılamaya yetmemektedir.

Hayvancılık desteği için ayrılan 750 milyon YTL, elde para kalmaması nedeniyle ödenememektedir. Buna karşın, Nisan-Eylül arasında yem hammaddelerinden ayçiçeği küspesinde %112, arpada %40, soyada %38 fiyat artışı olmuş, dolayısıyla yemler içinde süt ve besi yem fiyatları %18 artış ile başı çekmiş, bunun sonucunda da hayvansal ürünlerden tavuk ve çiğ süt fiyatlarında %18 ile en fazla artış yaşanmıştır.

Arı kovanı sayımızla dünya ikincisi, bal üretimimizle dünya dördüncüsüyüz. Kuraklık nedeniyle bal üretimimizde de %30 kayıp beklenmektedir. Bunun yanında tarım ilacı kalıntısı ve ticari glikoz kullanımı da balımızın dünya piyasalarındaki itibarını düşürmektedir. Bal üreticisi de 5,2 milyon YTL’lik desteğini alamayan mağdurlar arasındadır.

Su kaynaklarının zayıflaması ve sulardaki sıcaklığın artışı kültür balıkçılığını zora sokmaktadır. Sıcaklıktaki artışla hastalıklarda görülecek artış üretim maliyetini yükseltecek ve üreme bozukluklarına yol açacaktır. Denizlerimizde de balıklarda sürekli bir kuzeye yönelme eğilimi belirlenmiştir. Bu da bize en kuzeyde ve en serin olması nedeniyle Karadeniz’i tercih etmiş hamsiyi gelecekte zor günlerin beklediğini göstermektedir.

Küresel ısınmanın kuraklık etkisinin yanında 1980’den bu yana uygulanan ve tarım sektörünün sürekli gerilemesine yol açan politikaları devam ettirmeye çalışırsak, sadece bitkisel ve hayvansal üretimimizin zarar görmeyeceği, bunun yanında tarıma dayalı sanayimiz (gıda, içki, tütün ve tütün mamulleri, tekstil ve deri sanayi) ile tarıma destek veren sanayimizin (tarımsal mekanizasyon ve imalat, gübre, tarım ilacı, yem, tohumluk ve fidan üretimi sanayi) de ağır zarar göreceği açıktır.

Tarımsal üretimde ihracatçı birçok ülke dış pazarlara ya çok az ya da hiç ürün satmayacaklarını açıklamış, dünya pazarlarına üretim için ayırdıkları topraklarda kendileri için gerekli diğer tarım ürünlerini yetiştireceklerini beyan etmişlerdir. Avrupa Birliği aşkın üretim kapasitesi dolayısıyla topraklarının %10’unu zorunlu nadasa ayırdığı uygulamasına da 2008 yılından itibaren son verecektir.

Neler yapılması gerektiğinin ipuçları aslında sorunların yansıtıldığı satır aralarında açıkça görülmektedir.

Öncelikle tarımsal altyapı sorunları çözülmelidir. Çiftçinin çok parçalı arazi yapısı sorununu çözmek için arazi toplulaştırma işleri en kısa zamanda tamamlanmalıdır. Teknik ve ekonomik ölçütlerde sulanabilecek 8,5 milyon hektarlık arazinin ancak yarısı bugüne dek sulamaya açılabilmiştir. Kalan kısmın da sulamaya açılması zaman kaybetmeksizin tamamlanmalıdır.

Ülkemizde %94 oranında suyun aşırı kullanıldığı yüzey sulama yöntemleri kullanılmaktadır. Kuraklık nedeniyle yer altı ve yerüstü sularında görülen zayıflama nedeniyle %70-80 dolayında su tasarrufu sağlayan yağmurlama ve %90 oranında tasarruf sağlayan damla sulama yöntemleri uygulamaya konmalıdır.

Tüm dünyanın yaptığı gibi tarımımız desteklenmelidir. ABD’li meslektaşları 70 milyar dolar, AB’li meslektaşları 43 bin euro destek alırken bizim çiftçimizin aldığı 3 milyar euro’luk destekle dünya piyasaları ile rekabet ve kuraklıkla mücadele edebilmesi mümkün değildir.

Türkiye’nin tarımsal üretimde kendine yetememesinin başında çiftçinin kendi insiyatifi doğrultusunda ekim yapması, kamu otoritesi tarafından yönlendirilmemesi gelmektedir. Sadece piyasa şartları değil, artık meteorolojik şartlar da üretim planlaması yapmaya bizleri zorlamaktadır. Dışarıda daha ucuz, üretmeyip dışarıdan alırım devri kapanmıştır. Ülkemiz kendi coğrafyasında yetiştirmeye uygun ürünlerde kendine yeterliliği yakalamak zorundadır. Bundan böyle her ülke sadece kendine yeterliliği hedef almaktadır.

Ticari gübrelerin sürekli kullanılması toprakta tuzluluk oluşturmakta, bu da toprağın su tutma kapasitesini düşürmektedir. Tarımsal üretimde kuraklık önemli bir sorun olarak artık iyice belirginleşmiştir. Bu nedenle de toprağın su tutma kapasitesini yükselten organik gübrelerin kullanımı artırılmalıdır.

Biyoçeşitlilik doğanın dengesinin sürmesi açısından çok önemlidir. Bu nedenle hedefte olmayan canlılara da zarar verebilen tarım ilaçlarını çok gerekmedikçe kullanmamalı, bunun yerine biyolojik mücadeleyi yaygınlaştırmalıyız. Monokültür tarım (tek çeşit bitki yetiştirmek) yerine polikültür tarımı (çok çeşitli bitkileri bir arada yetiştirmek) tercih etmek de biyoçeşitliliği canlandıracak, tarım ilacı ve ticari gübre kullanımını azaltacaktır.

Toprak organik maddesinin önemli bir kaynağı olan anız yakmayı da terk etmeliyiz. Böylelikle bitki bünyesinde bağlanmış olan karbonu atmosfere dahil etmemiş, sera gazı oluşumunun önüne geçmiş oluruz. Toprak yüzeyindeki örtüyle erozyonu önler, toprağın su tutma kapasitesini artırırız.

En önemlisi olarak da yerel üretim yerel pazarları tekrar oluşturmalıyız.

UPOV: BİTKİLERİN TEKELLEŞMESİNDE YENİ BİR ADIM


UPOV: BİTKİLERİN TEKELLEŞMESİNDE YENİ BİR ADIM

Katılım başvurusunu yapan Türkiye 18 kasım 2007 de UPOV- Yeni Bitki Çeşitlerini Koruma Uluslararası Birliği (International Union for the protection of new varieties of plants) nin 65 inci üyesi olacak.

UPOV Nedir ?
UPOV konvansiyonun amacı, tanımlanmış şeffaf prensipler temelinde ıslahçıların fikri mülkiyet haklarını kabul ederek yeni bitki çeşitlerinin gelişimini teşvik etmektir. Korumaya uygun olması için çeşitlerin belirli şartlara uygun ,bilinen çeşitler olması ,yeterli derecede uniform ve istikrarlı olması gerekmektedir.Yeni çeşitler, gıda üretimini sürdürülebilir şekilde yükselten,tarım sektöründeki geliri arttırarak kapsamlı bir gelişmeye bağışlayan güçlü araçlardır. (UPOV Press Release No.74,Geneva 18 Oct.2007)

Tohumdan Sonra Yeni Bitki Çeşitlerinde de Tekelleşme

UPOV 1961 de tohum endüstrisinin gelişimi için kurulmuş bir sistemdir.Tohum şirketlerinin istediği, tohumlar üzerinde endüstriyel patentlerin hak olarak tanınmasıdır. Patentler aracılığıyla şirketler, tohumun hem üretim hemde diğer aşamalardaki kontrolünü sağlayıcı haklara sahip olacaktır. Birçok ülke hükümeti patentlerin şirketler lehine çiftçiler üzerinde büyük bir baskı gücü oluşturacağını düşünüyor.
Buna karşın, Ticari tohumların tekelleştirilmesi amacıyla endüstriyel patente PVP (Plant variety protection) Bitki Çeşidi Koruma ismi veriliyor. 1994 de kurulan Dünya Ticaret Örgütü’nün baskısıyla üye ülkelerin hükümetleri tohumlar üzerinde tekel hakkı edindiler. Şimdi de gelişmekte olan ülkeler üzerinde gelişmiş ülkeleri taklit konusunda bir baskı oluşturulmaktadır. Pek çok ülkeden UPOV vasıtasıyla Bitki Çeşidi Koruma sistemine dahil olmaları isteniyor. Geçtiğimiz 10 yıl içinde çoğu gelişmekte olan ülkenin katılımıyla UPOV üye sayısını ikiye katladı. (Grain- Şubat 2007)

Yeni Bitki Çeşitleri de Mülkiyet Konusu Oldu

Türkiye’nin UPOV’e taraf olmasından sonra, 25347 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren, 5042 sayılı “Yeni Bitki Çeşitlerine Ait Islahçı Haklarının Korunmasına İlişkin Kanun” un da uygalanmasının önündeki bir engel daha aşılacak. Kanun’la birlikte, yeni bitki çeşitlerine ait fikri mülkiyet haklarını korumak isteyen şirketler, çiftçiler ve küçük üreticiler karşısında daha avantajlı bir hukuki korumaya sahip olacaklar.

Tohumculuk Kanunu Kadar Büyük Bir Tehlike

31.10.2006 tarihinde kabul edilerek, 8.11.2006 tarihli 26340 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan, Tohumculuk Kanunu’dan bir yıl sonra Türkiye’nin UPOV’e taraf olmasını Türkiye tarımının planlı bir şekilde çökertildiği ve şirketlerin kaderine terkedildiğini vurgulayan Ekoloji Kolektifi ve Doğader , bu konuda duyarlı tüm tarım, ekoloji, tüketici örgütlerini duyarlı olmaya çağırdı. AKP hükümetinin 22 Temmuz seçimlerinden sonra aldığı oya güvenerek, tarımı tekelleştiren, bitki çeşitlerini satılığa çıkartan anlayışının, ülkenin genetik ve bitki varlıklarını yok edeceği vurgulandı.

EKOLOJİ KOLEKTİFİ / DOĞADER26 Ekim 2007

***
Basına ve Kamuoyuna 26 Ekim 2007

BİTKİLER SATILIK DEĞİLDİR

AKP hükümetinin sürdürücüsü olduğu, tarım politikalarında mülksüzleştirme, şirketleştirme ve yoksullaştırma politikalarında yeni bir adım atılıyor. Türkiye 18 kasım 2007 tarihinde, Yeni Bitki Çeşitlerinde Şirketlere hukuki üstünlük sağlayan ve onların mülkiyet haklarını koruyan, UPOV(Yeni Bitki Çeşitlerini Koruma Uluslararası Birliği) ne üye oluyor. AKP tarafından atılan bu adım Türkiye’nin bitki ve gen varlıklarının yağmalanmasında geri dönülemez bir adım olacaktır.
5042 sayılı “Yeni Bitki Çeşitlerine Ait Islahçı Haklarının Korunmasına İlişkin Kanunun” da uygulanmasının önünü açacak bu sözleşme ile birlikte, yıllardır coğrafyamızda üretimi yapılan bitki çeşitleri üzerinde, şirketler mülkiyet haklarını ileri sürerek bu bitkileri kendi adlarına tescil ettireceklerdir.
Bu tehlikeli gelişme karşısında, Türkiye ve Dünya kamuoyuna bir kez daha sesleniyoruz: Bitkiler mülkiyet konusu yapılamaz. Bu politikalar tüm bir uygarlığı ve canlı yaşamını yok oluşa sürükleyecektir. Bu uygulamalar, tarımın planlı olarak çökertilmesi girişimdir.
Bu konuda duyarlı tüm tarım, ekoloji, tüketici örgütlerini duyarlı olamaya çağırıyoruz. AKP hükümetinin 22 Temmuz seçimlerinden sonra aldığı oya güvenerek, tarımı tekelleştiren, bitki çeşitlerini satılığa çıkartan anlayışının, ülkenin genetik ve bitki varlıklarını yok edecektir. Bu nedenle hükmümeti bir ana önce bu sözleşmeye taraf olma niyetinden vazgeçmeye çağırıyoruz.
EKOLOJİ KOLEKTİFİ / DOĞADER
http://www.ekolojistler.org - http://www.dogader.org