Monday, April 30, 2007

Tohumculuk Kanunu; Yabancı Tohumculuk Firmalarının Çiftçiye, Tüketiciye, Doğaya, Saldırısı mı?

Sorular ve Cevaplar

Soru: Tohumculuk kanunu Avrupa Birliği (AB) yolunda yeni bir adım mı?
Cevap: AB bizden başka konularda talep ettiği gibi, bir tohumculuk kanunu çıkarılmasını talep etmedi. Ancak tohumculuk kanununun “AB’ne uyum” paketi içinde ve temel yasa olarak Meclise getirilmesi, bu tür kanunların hızlı görüşülebilmesini sağladığından, yasanın kısa bir zaman içinde, fazla muhalefete yol açmadan çabucak meclisten çıkarılması amaçlandı. Böylelikle eleştiriler büyümeden fırtına hızı ile yasalaşması ve karşıtlarının çağdaşlaşma düşmanı ilan edilmesi sağlanmak istendi. 31 Ekim 2006’da 5553 sayı ile çıkan “Tohumculuk Kanunu” ülkemiz biyoçeşitliğini, çiftçi ve tüketici haklarını yok edecek zaman ayarlı bir bomba.

Soru: İyi de Avrupa Ülkelerinde de benzer kanunlar yok mu?
Cevap: Çoğunda benzer kanunlar var, ancak bu ülkelerde de çiftçiler ve tüketiciler bu yasalardan şikâyetçi. Hatta başta AB ülkelerinden olmak üzere dünyanın çeşitli köşelerinden 30 çiftçi kuruluşu çiftçi, tüketici çıkarlarına aykırı, biyoçeşitliliği yok edecek olan bu yasanın ne Türkiye ne de dünya için iyi olmayacağını bildirdiler ve milletvekillerine yazılar gönderdiler. Ayrıca bu ülkelerde çiftçiler ve tüketiciler örgütlü onlara rağmen bir şey yapmak pek kolay değil. Avrupa Birliği ülkeleri tohum yasalarını çıkarmadan önce tohum kullanımının sınırlarını belirleyen Biyogüvenlik Yasalarını çıkarttılar, önlemleri var.

Soru: Irak’ın da benzer bir yasası varmış.
Cevap: Irak’ı işgal eden güya koalisyon kuvvetleri komutanı Paul Bremer’in imzalayarak Irak kanunu olarak yürürlüğe soktuğu 81 nolu kararındaki tohumculuğu düzenleyen 51-79 arası maddelerinin içeriği bizim yasamıza çok benziyor. Orada işgalle dayatılan kanun bizde üzülerek söyleyelim yeterince tartışılmadan TBMM’ce çıkarıldı.

Soru: Kim destekliyor bu yasayı?
Cevap: Başta ABD olmak üzere AB’deki büyük tohum şirketleri bu tür yasaları bütün dünyada destekliyor. Onların çiftçiyi, tüketici haklarını, doğayı ve biyoçeşitliliği korumak gibi bir amaçları yok. Onlar için varsa yoksa çıkarları önemli.

Soru: İyi de kanunla kaliteli tohum satılması sağlanmayacak mı? Siz değişimden yana değil misiniz?
Cevap: Şüphesiz kaliteyi artıracak çabaları desteklememiz gerekir. Bu yasadan önce her şey iyi idi demiyoruz. Ancak yasayı destekleyenlerin asıl amaçları kaliteli tohum değil, karlarını arttırmak. Büyük şirketlerin ithal ettiği tohumlarla birçok hastalık ve sorun geldiğini biliyoruz. Örneğin başta Niğde olmak üzere Nevşehir, Kayseri, Giresun, Ordu, Trabzon’a ithal patates tohumlukları ile patates kanseri hastalığı geldi. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı bu hastalığa patates siğili demekte. Bu illerde birçok köyde 30 yıl boyunca patates ekimi yasaklandı. Başka birçok tarla, bahçe bitkisinde de, ithal tohumluklarla ve fidanlarla pek çok problemin Türkiye’ye getirildiğini Ziraat Fakültelerinden araştırmacılar açıkladılar. Özellikle tohumla taşınan virüs hastalıkları son zamanlarda, yani ithal tohumdaki olağanüstü artışla sebzelerde birincil tehdit öğesi durumuna gelmiştir. Bu nedenlerle biz iyiden yana olan bilimsel doğruları içeren değişimlerden yanayız, ancak bu tür, üretici ve tüketicilerin zararına olan ve kamu yararına olmayan düzenlemelere karşıyız.

Soru: Tohumculuk alanında çok kâr var mı? Türkiye bu konuda dışa bağımlı mı?
Cevap: Türkiye tohumda yaklaşık 30 milyon dolarlık ihracat, 70 milyon dolarlık ithalat yapmakta. Şu anda dışa bağımlı sayılırız. Dünya tohum devleri şu anda özellikle sebze tohumlarında, örneğin domates gibi bitkilerin tohumunda tam hâkimiyet elde ettiler. Bu nedenle domates tohumunun gramı altından daha pahalı.

Soru: Buğday gibi şu anda devletin tam olarak çekilmediği alanlarda da aynı hegemonyayı kurarlarsa yandık o zaman değil mi?
Cevap: Buğday gibi kendine döllenen bitkilerde bu durum domates kadar kolay değil. Ancak, çok uzun süreli ıslah çalışmaları gereken bu alanlara girmeleri zamanla mümkün ve bu da buğdayın temel besin maddesi olması nedeniyle belki de çok daha tehlikeli olacak.

Soru: Kendine döllenme ne demek?
Cevap: Domates gibi bazı bitkilerde dişi organları, çoğunlukla başka bitkilerdeki erkek organların saçtığı polen tozları ile döllenir. Bunlar yabancı döllenen bitkilerdir. Buğday gibi bitkilerde ise aynı bitkinin erkek organlardan döllenme sağlanır. Bunlar da kendine döllenen bitkilerdir. Ancak çok az miktarda başka bitkilerden de polenler gelebilmektedir. Buğday gibi kendine döllenen bitkilerde tohumun genetik (irsi) özellikleri pek değişmeden devam eder. Bu nedenle çiftçi kendi tohumluğunu veya komşusundan aldığı tohumluğu bir süre rahatlıkla kullanır. Bu yüzden dev şirketler buğday gibi kendine döllenen bitkilerde fiyatları altın kadar pahalı yapamayabilirler, ama amaçları her alanda hegomonya sağlamaktır. Aslında olay biraz daha çok boyutlu.

Soru: Nasıl yani?
Cevap: Ulusötesi şirketler tohuma sahip olarak başka birçok alanda da ağalıklarını kurmak istiyorlar. Örnek olarak Vietnam savaşında kullanılan orange agent denilen ormanları yok edici kimyasal silahın üreticisi olarak ün yapmış olan Monsanto şirketi, GDO’lu (Genetik Olarak Değiştirilmiş Organizmalar) tohumlar üretmektedir. Bu şirket GDO’lu bir pamuk çeşidi üretiyor. Bu çeşit ot öldürücü (herbisit) ilaçlara dayanıklıdır. Dolayısıyla pamuğa çok zarar vermeden yoğun ot öldürücüsü kullanılabilmektedir. Şirket bu çeşitle uyumlu ot öldürücüsünü de satmaktadır. Doğal olarak yoğun herbisit kullanımı ve GDO’lu pamuk kullanımı insan sağlığı, çevre kirliliği ve biyoçeşitliliğe büyük bir tehdit oluşturmaya da başlayacaktır. GDO’lu çeşide bağlanan çiftçi ot öldürücüsüne de bağlanmaktadır. Bu ve başka birçok yoldan dev şirketler çiftçiyi avuçlarının içine alacaklardır.

Soru: Yasadan GDO’lu çeşitlerin kullanımı çıkarılmış, doğru mu?
Cevap: Başlangıçta yasa GDO’yu kapsayacak şekilde bir ifade ile hazırlanmış idi. Ancak yoğun tepki üzerine GDO ifadesini çıkardılar. Ancak bunu uzlaşıyoruz görüntüsü de vererek o şekilde yaptılar ki, aslında yasa GDO’lu tohumlara kapalı da olmamış oldu. Sadece yasada GDO ifadesi yok. Ama değişen bir şey olmadı.

Soru: GDO’lar Türkiye ve dünyada yayılırsa ulusötesi tohum şirketlerinin hâkimiyetini katmerlendireceğini çıkarıyorum. Doğru mu?
Cevap: Evet. Ayrıca GDO’nun getireceği diğer tehlikeler de var. Öncelikle bir ürünün kalıtımına bir gen eklendiği ya da bir geninde değişiklik yapıldığında, değişen çevre koşullarının da etkisiyle ve gen dizilimindeki yeni durumda genler arası etkileşimlerle nasıl bir karakter oluşacaktır? Bunu kesin olarak saptayan bir sistem henüz bulunmuş değildir. Bu durumuyla GDO’ların kendisi doğrudan insan sağlığı ve çevre için potansiyel bir tehdittir. En azından şimdiden bilinen budur.

Soru: Tohumculuk kanununun biyoçeşitliliği yok edeceğini söylüyorsunuz. Biyoçeşitlilik ne demek? Televizyonda ayıların yok olması ile ilgili bir şeyler görmüş idim. Bu değil mi? Tarımda bunun işi ne? Biyoçeşitlilik olmasa olmaz mı?
Cevap: Biyoçeşitlilik kısaca belirli bir alanda hayattaki çeşitliliktir. Bu alan küçük ev bahçeniz de olabilir. Bir köy, ilçe, Türkiye ve hatta dünya da olabilir. Biyoçeşitliliğin en az üç boyutu vardır. Örneğin bir köyde buğday, pamuk, ıspanak, mercimek gibi bitki türlerinin; koyun, sığır gibi hayvan türlerinin çok olması “tür çeşitliliğidir”. Diğer boyut ise “genetik çeşitliliktir”. Bu ise aynı tür içinde çeşit zenginliği, örneğin buğdayın çok çeşidinin olmasıdır. Üçüncü boyut ise “ekosistem çeşitliliğidir”. Bu ise sulak alan, ormanlık alan gibi biyolojik sistemlerin çokluğu ve bütün canlılar arasında çok sayıda birbiri besin olarak veya dayanışma için kullanma anlamında süreçlerin çeşitliliğidir. Türler arasında özellikle beslenme açısından birbirlerine bağımlılık olduğunu biliyoruz. Bir ilaç uygulaması ya da kalıtım yoluyla bir türün ya da bazı türlerin yok edilmesi doğal dengeleri alt-üst eder ve giderek besin zincirini koparabilir. Doğal alanlarda ve tarım alanlarında biyoçeşitlilik yoksa o bölgede hayat çöker. Her şeyin tekdüze olduğu farklı olmaya şans tanınmadığı bir dünya ne kadar anlamlı olur. Bu anlamlarda boz ayının yaşamaya devam etmesi gereklidir. Ancak tarımda da biyoçeşitlilik önemlidir. Örneğin 1840 yılında İrlanda’da tek bir ürün yani patates en yaygın ekilmekte idi. Tek bir patates çeşidi vardı. Ortaya çıkan patates mildiyösü denilen bitki hastalığı patatesleri çürüterek çok zarar verdi. İrlanda’nın nüfusu 8 milyondu, 1.5 milyon insan açlıktan öldü. Bir milyon göç etmek zorunda kaldı. Hâlbuki patatesin geldiği Latin Amerika’da 3800 çeşit patates ve 100 yabani patates türü vardı. Latin Amerika’da bu hastalık çok az zarar verdi. Çünkü bu çeşitlerin bir kısmı zarar görse de çoğu dayanıklı oldu. Çiftçiler de buna göre tohumlukları seçtiler.

Soru: Yani biyoçeşitlilik bir bakıma tarımın, çevrenin sigortası mı?
Cevap: Doğru. Biyoçeşitlilik olmazsa hayat durur.

Soru: İyi de şimdi kimyasal mücadele ilaçları ile sorun olduğu söylenen bu hastalıklar halledilmez mi?
Cevap: Dünya da ve Türkiye’de mücadele ilaçlarının çare olamadığı çok örnek var. 1970’de ABD’de mısır üreticileri bir hastalığa engel olamadılar ve bir milyar dolar kaybettiler. Sorun gene az sayıda mısır çeşidi idi. Mücadele ilaçlarının hastalığı önlemesi durumunda ise bunun getirdiği maliyeti ulusötesi şirketler hiç hesaplamıyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO 2000 yılındaki bir raporunda tarımın sera gazlarına katkısının %20-30 arasında olduğunu saptamıştır. Bu durum böyle gidemez. Ayrıca tarım ilaçları ve kimyasal gübre kullanımı çiftçinin ürün maliyetini arttırıyor ve hem kendi ailesinin hem de tüketicilerin zehirli ve kansorejen besinler tüketmelerine yol açıyor. Tarım ilaçlarını ve kimyasal gübreleri hiç kullanmadan veya çok az kullanarak daha verimli tarım yapılabileceği artık kanıtlanmıştır. Ayrıca dünyada açlık sorununun gelir dağılımı sorunu olduğu Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO’nun verileri ile de ispatlanmıştır. Bir yandan şişmanlıktan patlayacak insanların diğer yandan açların olduğu bu dünyada açlık teknik bir sorun değil politik bir sorundur.

Soru: Anladığıma göre ulusötesi tohum şirketlerinin az sayıda tohumla çalışarak biyoçeşitliliği yok edeceğini söylüyorsunuz. Onlar da çok çeşitle çalışamazlar mı?
Cevap: Çiftçiler tarımın dünya’da ortaya çıktığı yıllardan, yani on bin yıldan beri bilinçli seçimlerle kendi topraklarına ve çevrelerine uygun, hastalık ve zararlılara dayanıklı birçok çeşit geliştirdiler. Bunlar kimyasal ilaç ve kimyasal gübresiz yetiştiriliyorlardı ve lezzetleri de (dolayısıyla besleyici değerleri) çoğunlukla şirketlerin tohumlarından üstün idi. Küçük bir coğrafi alanda yüzlerce çeşit çok olağandı. Şirketler çok yüksek kar elde edebilmeleri için bu sayıyı çok aza düşürmek zorundadırlar. Ayrıca çok çeşit tohumla çalışmayı kabul etseler bile bu işi, yani tohum geliştirme işini köylülerle işbirliği olmadan bu kadar fazla çeşitte yapamazlardı. Bu nedenle tohum geliştirme işinden köylüyü dışlamak zorunda idiler. Bu da onları az sayıda çeşitle çalışmaya mahkûm etti. Şirketler bilim adamlarını tekellerine alarak biyoçeşitliliğe aykırı bir yolda gitmeye başladılar. Bu eğilim 1960-1970’lerde “yeşil devrim” adı altında o zaman daha çok kamu kurumları ve uluslararası vakıflarca başlatılmış idi.

Soru: “Yeşil devrim” iyi sonuçlar vermedi mi?
Cevap: Tahıl üretimi arttı, ancak zararları çok daha fazla arttı. Birincisi sulanan alanların dışındaki alanlardaki üreticiler ve küçük üreticiler bundan zarar gördü, ürün fiyatları düşünce daha yüksek maliyetli ürünlerini üretemez oldular ve yoksullaştılar. İkincisi az sayıda çeşit ancak kimyasal ilaçlar ve kimyasal gübreler ile yetiştirilmek zorunda kalındı. Bu üretim maliyetini arttırdı, toprakların uzun dönemde bozulmasına yol açtı. Sular kirlendi. Besinler kirlendi ve besleyicilik özellikleri geriledi. Küresel ısınmaya katkıda bulundu. Kısacası düşük maliyetli olduğu ileri sürülen bu endüstriyel tarımın asıl maliyeti çok yüksektir.

Soru: Peki tohumculuk kanunu nasıl biyoçeşitliliğe zarar verecek?
Cevap: Yasayı savunanların biyoçeşitlilikten anladıkları yerel tohum çeşitlerinin kutularda tohum bankalarında saklanılması. Halbuki biyoçeşitlilik yaşayan bir şey olmalı. Kanunda tutulacak bir kataloğa kaydedilmeyen ticari çeşitlerin satılamayacağı belirtiliyor. Her ne kadar yasa köylülerin tohumluklarını değiştirebileceklerini kabul etmekte ise de kanun durulmuşluk (sabitlik) gibi çeşit özelliği göstermeyen köylü çeşitlerinin satılmasını yasa dışına itmektedir. Durulmuşluk çeşidin, tekrarlanan üretimlerden sonra veya belirli çoğaltım dönemleri sonunda ilgili özellikleri değişmeksizin aynı kalması, bir başka deyişle standart ürün vermesi anlamına gelmektedir. Bu ise çeşit altında bir biyoçeşitliliğin yasa dışı ilan edilmesidir. Çiftçinin yetiştirdiği bazı tohumlar ise durulmuşluk göstermemekte yani çıkan bitkiler arasında az çok farklılıklar görülebilmektedir. Bu durumda bunlar standart çeşit olmamakla birlikte çok değerli olmaktadır. Bu durum yasaklanacak bir şey değil korunacak bir değerdir. Ayrıca değişik nedenlerle kayıt altına alınmayan çeşitler de aynı şekilde yasa dışı olmaktadır. Böylelikle kanun ulusötesi şirketler için bir biyolojik temizlik (aynı etnik temizlik gibi) harekâtı yapmaktadır. Dev şirketler köylü çeşitleri ile rekabet etmek istememektedirler.

Soru: Pazardaki bir çiftçiden, gazete kâğıdından yapılma külahlara koyduğu maydanoz, roka, dereotu tohumlarını artık alamayacak mıyız? Yani, amcalar, teyzeler artık pazarda tohum satamayacak mı?
Cevap: Doğru, çiftçilerimiz yasa tam anlamıyla uygulandığında artık hiçbir şekilde tohumlarını satamayacaklar. Ne bireysel olarak bir şeyler ekmek isteyenlere, ne de diğer çiftçilere... Sadece çiftçiler kendi aralarında tohum değiştirebilecekler.

Soru: Şirketler sanırım tohumluklarını yüksek fiyatlarla satabilmek için çiftçilerin tohum değişimi ve ticaretine engel olmak istiyorlar. Bu nedenle fikri mülkiyet haklarına sığınmak istiyorlar. İyi de, bir gelişme olması için fikri mülkiyet haklarını kabul etmek gerekmiyor mu? O zaman kim tohumluk geliştirmek ister?
Cevap: Ulusötesi (çokuluslu) şirketler bütün dünyayı tarayarak, işlerine gelen ve çiftçilerin on bin yıldır geliştirdikleri çeşitlere iki tane gen koyarak bunlar üzerinden bir mülkiyet geliştirme peşindeler. Çiftçilerin doğadaki değişimlerden de yararlanarak geliştirdikleri bu çeşitler on binlerce gen içermekte. Bu şirketler bu genler için birisine bir ücret ödemiş mi? Ne hakla bunlar üzerinde bir mülkiyet iddia ediyorlar? Şirketlerin patentleme mantığına göre kullandıkları her çeşit için çiftçilere onar yirmişer milyar dolar ödemeleri gerekir. Ayrıca kendi çeşitlerinden gen kaçması yoluyla zarar verdikleri çiftçilere de tazminat ödemeliler. Halbuki GDO’lu tohum üreten firmalar bu durumlarda zarar gören çiftçilere “tohumumu çaldın” diye dava bile açmaktalar. Bu şirketler yeni bir şey icat etmedi ki bunların mülkiyetini çıkartsın. İşin doğrusu şudur: “yaşam patentlenemez” Hiç kimse on bin yıldır çiftçilerin geliştirdiği tohumları patentleyemez. Ayrıca gelişme veya yeni çeşit üretimi için mutlaka patent gerekmiyor. Bunun aslında en iyi örneği tohumlardır. Çünkü on bin yıldır çiftçiler tohum geliştiriyor. Hiç biri bunları patentlemiyor. Kendi aralarında değişiyorlar. Çağdaş başka bir örneği bilgisayara işletim sistemleri için verelim. Özgür yazılım (GNO) ve Linux tamamen birlikte çalışan birçok kişinin birbirlerinden hiçbir bilgi saklamadan ve ürettiklerini patentlemeye kalkmadan, kısacası ortaklaşa (kolektif) olarak geliştirdikleri bilgisayar yazılımlarıdır. Bu ise maddi çıkar gütmeden de gelişmenin olabileceğinin ispatıdır. Özgür yazılım şimdiden hızlı gelişimi ile birçok alanda patentli yazılımlara üstünlüğünü ortaya koymuştur.

Soru: Tohum alanında bunun karşılığı var mı?
Cevap: Aslında söyledim. On bin yıldır dünyanın her ülkesinde çiftçiler kolektif tohum geliştirmeyi başardılar. Ancak bunun çağdaş şekli “katılımcı ıslah” olmaktadır. Katılımcı ıslah dünyada hızla yayılıyor. Bilim insanları ve köylüler bu uygulamada en başından itibaren birlikte çalışarak tohum ıslah ediyorlar.

Soru: Türkiye’de bu uygulama var mı?
Cevap: Nohut çeşitleri geliştirmede duyduğumuz bir örnek var. Ziraat Fakülteleri ve Tarım ve Köyişleri Bakanlığı bu konuya girmeli. Ancak tarım alanındaki kooperatif, oda, dernek vb. kurumlar öncülük yapmalı.

Soru: Şirketler tohum üretmesin mi?
Cevap: Üretmeli tabii. Ama köylü çeşitlerini yok etmeye çalışmamalı. Köylülerin tohum satmalarına kalite gerekçeleri ileri sürerek engel olmaya çalışmamalı. Daha kalitelisini üretebiliyorsa piyasada yer bulacaktır. Doğaya, çiftçiye, tüketiciye zarar vermeyecek tohum geliştirme çabalarının çeşitli yollarla desteklenmesi de sağlanabilir.

Aslında bir ulusun damak tadı ya da ağız tadı dediğimiz, tükettiğimiz ürünlere ait lezzet algılamamız uzun bir tarihsel süreçte oluşur. İnsanlar domates vb. ürünlerde alıştıkları lezzeti ararlar. Oysa ulusötesi şirketlerin sundukları ürün bambaşka bir lezzette olabilir. Bu açıdan bakıldığında olgu uluslararası sermayenin küreselleşme bağlamında tohumculuk üzerinden ağız tadımıza da getirdiği bir dayatmadır.

Soru: Büyük dev şirketlerin tohumları ile devletin geliştirdiği çeşitler veya köylü çeşitleri nasıl rekabet edecek?
Cevap: Maliyet ve verim konuları daha önce söylediğimiz gibi daha iyi tanımlanmalı. Lezzetsiz, tarım ilaçları ve kimyasal gübreler ile zehirlenmiş ve çevreyi zehirlemiş bir ürünün maliyeti sadece o ürünün birim maliyeti olarak dar anlamda hesaplanamaz. Bu tohumları üretmenin doğaya ve dolaylı olarak insanlara maliyeti ne olmaktadır? Bu tür üretime izin verme öncelikle politik bir tercihtir. Gerçekten organik ve sürdürülebilir tarım sistemleri ile daha düşük maliyetli üretimin mümkün olduğu dünya çapında ispatlanmıştır. Ancak zehirli besinler rahatlıkla satılmaya devam edebildikçe bu rekabetin kolay olmayacağı söylenebilir. Diğer yandan Tarım ve Köyişleri Bakanlığı da 1980’den bu yana sürekli geriletilmekte. Buna rağmen 1984’de geliştirilen Nazilli 84 ve 87 pamuk çeşitleri hâlâ Ege Bölgesinde ekim alanının yarısını alabilmekte. Yıllardır bakanlığın araştırma enstitülerini ihmal etmesine rağmen bu tür örneklere rastlanabilmesi gene de büyük başarı sayılır.

Soru: Tohumculuk kanununda kamunun bu alandan çıkarılacağı söyleniyor, doğru mu?
Cevap: Evet. Yasa kamunun tohum üretme, sertifikasyon, kayıt oluşturma, anlaşmazlıkların çözümlenmesi gibi hemen hemen bütün kamusal yetkilerini kurulacak olan bir tohumculuk üst birliğine devretmeyi öngörüyor.

Soru: Bu birliği yerli tohum firmaları oluşturacaksa çok sakınca olmamalı değil mi?
Cevap: Bu firmaların oluşturduğu dernek kendilerini yerli kuruluşlar olduklarını ilan etse de, şimdiden çoğunun büyük ulusötesi şirketlerin dümen suyunda oldukları çok açık. Reklâm ve tanıtım amaçlı çalışmalarında, kendilerini ve şirketlerini tanıtırken bile yabancı tohumların distribütörü olarak tanımlıyorlar. Ayrıca Türkiye tohumculuğuna yön vermek üzere düzenledikleri toplantılara katılanların neredeyse tamamının yabancı tohum devlerinin temsilcileri olduğu ispatlandı. Yani bu üst birlik yabancı tohum devlerinin güdümüne girecek. Nitekim tasarı TBMM’de görüşülürken Ziraat Mühendisleri Odası, bazı bilim insanları, tüketiciler, çiftçi ve bazı tarım örgütleri gibi gerçekleri açıklamaya çalışanlara karşı gösterdikleri saldırgan tavır yaşanacak sakıncaları şimdiden görmemiz açısından önemli.

Soru: Yani o zaman devletin yetkilerini de mi ele geçirmiş oluyorlar.
Cevap: Kesinlikle.

Soru: Bir çiftçi bu tohum devlerinin tohumundan memnun kalmaz ise, başvurduğu heyette aslında şirketin temsilcisini mi karşısında bulacak.
Cevap: Kesinlikle.

Soru: Tam bir hegemonya yani
Cevap: Çok doğru.

Soru: Bu yasadan kurtuluş yok mu?
Cevap: Anayasa mahkemesinden geri gelebilir. Ancak köylüler, tüketiciler, çevreciler, uzmanlar ve bilim insanları ve bunların örgütleri olarak alan savunması yapmalıyız. Kısa vadede kaybolan yerli tohumları korumalı, bunları doğal yollarla yetiştiren çiftçilere destek olmalı, tüketiciler ve üreticiler arasında kısa yollar bulmalı, doğrudan pazarlama sistemleri geliştirmeliyiz. Maç daha bitmedi. Hatta dünya olarak, ya yok olacağız, ya da bu mücadeleyi kazanacağız.

Soru: Ben de varım.

NOT: Bu broşür GDO'ya Hayır Platformu tarafından hazırlanmıştır.

Wednesday, April 25, 2007

TOHUM VE YAŞAM FORUMU JOSE MANUEL BENİTEZ'İN KONUŞMASI



TOHUM VE YAŞAM FORUMU
21-22 Nisan 2007

“TOHUM YAŞAMDIR”

TOHUMUN ŞİRKETLEŞTİRİLMESİ: MÜCADELE VE DENEYİMLER

KONUŞMACI: JOSE MANUEL BENİTEZ, COAG (Tarım ve Hayvancılık Örgütleri Koordinasyonu) TEMSİLCİSİ

GİRİŞ

Biyoçeşitliliğin korunması resmi mercilere ve ulusötesi tohum şirketlerine bırakılamaz. Bu yüzden, tarım organizasyonları olarak, yerel düzeyde olduğu kadar evrensel olarak da aynı yönde çalışmalar yapan diğer sivil toplum kolletifleriyle organizasyon içinde olmalıyız.

Biyoçeşitlilik konusu ancak ve ancak, toprağın doğru kullanımı ile ekosistemin devamlılığının sağlanması, kırsal bölgelerdeki nüfusun muhafaza edilmesi, tabiatın ve doğal kaynakların korunması gibi amaçlara ulaşmayı sağlayabilecek çeşitlendirilmiş çiftçi tarımı bağlamında anlaşılabilir.

Bu yüzden, COAG için toprağa bağlı, çiftçilerle beraber devam ettirilen ve de pazarlama zinciri içerisinde olabildiğince desteklenmiş bir tarımın sürdürülmesi çok önemlidir.

Bununla beraber, çiftçilerin, geleneksel tarım sistemlerinin kontrolu, kültürel pratikler ve tohumun yerel koşullara göre toplanması, çoğaltılması ve saklanması konularında bilgilerinin arttırılması ve yayılmasının çok gerekli olduğunu düşünüyoruz.

GENETİK KAYNAKLARIN KORUNMASI VE FARKLI YERELLERDE KULLANILMASI KONUSUNDA ÇİFTÇİ ÖRGÜTLERİNİN GÖREVLERİ

Tarım örgütleri olarak başlıca misyonumuz aşağıdaki genel amaçlarla beraber tohum alanında çifçilerin haklarını korumaktır:

• Tohum ve biyoçeşitlilik konularıyla ilgili karar organları ve yönetimlerde çiftçilerin mevcudiyetini arttırmak

• Ekili biyoçeşitliliğin devamlılığı için, çiftçiler tarafından geleneksel olarak yararlanılan pratiklerin korunmasının desteklenmesi.

• Çiftçilerin, çeşitli türlerden meydana gelen kolleksiyonlara hiçbir engel olmadan ulaşabilmelerini kolaylaştırmak.

• Ekimden elde edilen tohumun yeniden ekilmesine devam edebilmek ve çiftçinin bu hakkını kullanmasında karşısına çıkabilecek herhangi bir yasal ya da teknolojik kısıtlamaya karşı çıkmak.

• Resmi kataloglarda yer almasa dahi, istenilen tohumu üretebilmek ve değiş-tokuş yapabilmek.

• Genetik kaynakları korumak

• Genetiği değiştirilmiş ürün ve tohumlar yüzünden meydana gelen kirliliği önlemek ve genetiği modifiye edilmiş ürünlerin onaylarına karşı çıkmak.

• Kamu yardımı alabilmek ve sertifikalı tohum kullanmak arasındaki bağı reddetmek.

TARIM VE HAYVANCILIK ÖRGÜTLERİ KOORDİNASYONU’NUN FAALİYET ALANI / ŞEKLİ

• COAG’ın Faaliyetleri

COAG bölgesel sendikalar ile, İspanya Devleti’nin tüm topraklarında omurgalanmış bir yapıya sahiptir. Bunun yanında, etkinlik alanında, COAG bütün üretici sektörler ve bu konuya paralel alanlarda organize edilmiştir. Bu alanların içinde Ekolojik Tarım ve Hayvan Yetiştiriciliği, Tohum ve Çevre gibi konular, biyoçeşitlilik ve bitkilerin üremesi materyalleri ve genetik kaynakların korunması için gerekli olan tarımsal koşullar üzerinde yoğun çalışmalar yapılmış alanları sayabiliriz.

COAG’ın örgütlerine üye olan çiftçilerin birçoğu aynı zamanda yerel tohum ağlarına ya da ekolojik üretim veya genetik kaynakların korunmasıyla ile ilgili derneklere de üyedirler.

Ayrıca COAG, tarımsal biyoçeşitliliğin korunması ve bu çeşitlilikten yararlanılmasında aktif olarak çalışmaktadır. Bu çalışmalara üreticilerin birçoğu katılmaktadır. Bunun yanında, çiftçilerin temsiliyeti görevimizden dolayı ulusal ve uluslararası birçok foruma, örgüt ve organizasyon çalışmalarına da katılmaktayız:

• Evrensel olarak Via Campesina, kırsal platformda ve de İspanya Devleti Tohum Ağları çerçevesinde tarımsal genetik mirasın korunmasına yönelik çalışan örgütler.

• Avrupa Çiftçi Koordinasyonu ile tohum konusu ve genetk kaynaklar hakkında ortak çalışmalar.

• Avrupa Birliği çerçevesinde GENET

• Avrupa Komisyonu ve İspanya Devleti Tarım ve Çevre Bakanlıkları Danışma Komisyonları ile yasal ve idari düzenlemeler hakkında ortak çalışmalar

• Avrupa Komisyonu ile arabuluculuk gibi önemli rolleri olan COPA ve COGECA’nın Tohum, Çevre ve Ekolojik Tarım Çalışma Grupları.

Daha yoğun faaliyetler içerisinde olduğumuz ağları tamamlayacak olursak en önemlileri arasında şunları sıralayabiliriz:

• Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar

GDO’lar, ne çiftçilerin ne de tüketicinin yararını değil, tarım ticareti kontrolünü ellerinde bulunduran büyük şirketlerin çıkarını gözeten bir tarımsal sanayiyi destekleyen teknolojiye karşı verilen mücadelede, yerel çeşitliliğin ve biyoçeşitliliğin devamlılığı açısından çok ciddi bir tehdit oluşturmaktadırlar.

Gerek ulusal gerekse uluslararası alanda, transgenetiklere karşı faaliyetler yürüten, ekolojik tarım ile ilgili örgütler, diğer sivil toplum örgütleri ve genetik kaynakların korunmasıyla ilişkili organizasyonlar ile işbirliği içerisindeyiz. Avrupa Birliği içerisinde GDO’ların ekimi ve ticaretinin onaylanmasına, başarıyla devam ettiğimiz karşı duruşumuzu vurguluyoruz. İspanya Devleti’nde GDO’ların onaylanması ve GDO’lar yüzünden ekolojik tarlalarda görülen hasar ve kirlilik hakkında raporlar sunuyoruz. Ayrıca, transgenetiklerin bulunduğu yerellerde de bildiriler geliştiriyoruz. Dünya’nın geri kalanında ise, transgenetiklere karşı Via Campesina’nın devam ettirdiği mücadeleye katılmaktayız.

• Korunacak Çeşitlilikler: AB’nin 95/98 Direktifi

Devletlerarası ilişkilerde olduğu kadar yasal düzlemde de, genetik kaynaklar ve ekolojik tohumun korunmasına ilişkin durumun geliştirilmesi üzerinde aktif olarak çalışıyoruz:

• Korunacak çeşitliliğin ücretsiz kaydı.
• Korunacak çeşitliliğin kaydının devamlılığının ücretsiz sağlanması.
• “Koruyucu çiftçi” figürünün yaratılması
• Çiftçilerin yerel çeşitlilikler hakkında bilgi edinmelerini kolaylaştırmak ve onlar arasındaki değiş-tokuşu desteklemek.
• Yerel çeşitlerin değerlendirme ve karakterizasyonunu yapmak.
• Korunan tohumlar ve ekolojik tohumların üretim ve ticaretine ilişkin çalışmalar.
• Tarım ve beslenme için olan genetik kaynakların korunması ve kullanımı için ulusal bir plan hazırlamak.

• Yok Olma Tehlikesiyle Karşı Karşıya Olan Genetik Kaynakların Korunması ve Kullanımının Teşviki

Ayrıca şu konularda amaçlanan ölçülere ulaşmak için de çalışıyoruz:

A) Köy evlerinde saklanan, çeşitleri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan tohum ve bitkilerin çiftçiler tarafından korunmasının, kullanımının ve ticaretinin kolaylaştırılması.

B) Beslenme ve tarımda, genetik kaynakların yararına geliştirilmiş olan geleneksel bilgilerin korunması, saklanması ve geliştirilmesine destek olmak.

C) Amaçları, çeşitli yerellerdeki ve ekolojik tarımdaki tohumların, bitkisel ürünlerin seçimi, çoğaltılması ve üretimi olan derneksel oluşumlar kurmak.

D) Yerel çeşitler, geleneksel gıdalar ve kültürel mirası korumak hakkındaki bilgileri desteklemek için fuar organizasyonları.

Bu amaçların, 2007-2013 döneminde, Kırsal Gelişim Plan ve Programları çerçevesinde finanse edilmesini önermiş bulunuyoruz. Bu programlar, sosyoekonomik gelişmeyi ve gıda kalitesinin arttırılmasını destekleyerek, çiftçilere ve kollektiflere topraklarını terketmek zorunda kalmayacakları alternatifler sunarak yerel hareketlere, biyoçeşitliliğe ve tarımsal ve kültürel mirasa önem vermek, onları korumayı hedeflemektedir.

• Katılımcı Düzenleme ve Araştırmanın Teşviki

Ayrıca inceleme alanında şunları destekliyoruz:

• Yerel çeşitliliğin ve korunan çeşitlerin hasat, karakterizasyon ve değerlendirilmesinin yapılması. Bu bağlamda, çiftçilerin bilgi ve deneyimleri ve modern bilim arasında bağ kuran ve çiftçi ve tüketicilerin ihtiyaçlarını göz öünde bulunduran katılımcı bir araştırma modeli kaçınılmazdır. Araştırma programları, bölgesel ya da yerel araştırma oluşumlarıyla koordine edilmelidir.

• Çevre koşullarına uygun, ekolojik tarım gibi sürdürülebilir tarım modelleri olan aile tarımını destekleyici araştırmaları desteklemek.

Düzenlemede:

• Köylerde biyoçeşitlilik seçimleri ve çiftçilerin ilgili oldukları yerel çeşitler hakkında bilgiyi destekleyici oluşumlar için gereken talebi karşılamak. (ki bunların, tohumların yeniden ekimi ve değiş-tokuşunu destekleyerek yapılması gereklidir)

• Tohum değiş-tokuşu yapmak ve yerel çeşitler hakkında bilgi alış-verişi yapmak üzere çiftçi grupları oluşturulmak Tohum, bilgi ve deneyimlerin paylaşılması için ağlar organiza etmek.

Konularında çalışıyoruz.

• Tüketici Katılımı ve Bilgisi

Tüketici ve diğer sivil toplum organizasyonlarının katılımını istemektedyiz. Bu bağlamda, elden gelen en çok bilginin tüketiciye iletilmesini sağlamak oldukça önemlidir:

• Yerel pazarları, mutfak kültürü ve gıda çeşitliliğini destekleyici biçimde yeniden düzenlemek.

• İşverenlere (patronlara) güncel tüketimin tarım modeli, çevre, biyoçeşitlilik ve sağlık üzerindeki etkisi ve sonuçları hakkında bilgi vermek.


Çeviren: Ekin Kurtic

TOHUM VE YAŞAM FORUMU BASIN AÇIKLAMASI


Tohum ve Yaşam Forumu 21-22 Nisan 2007 tarihlerinde İstanbul’da yapıldı. Forum, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası, Çiftçi Sendikaları Konfederasyonlaşma Platformu ve GDO’ya Hayır Platformu tarafından düzenlendi. İstanbul Serbest Muhasebeci ve Mali Müşavirler Odası’nda yapılan toplantıya Ziraat Mühendisleri Odası başkan ve temsilcileri, çiftçi sendikaları başkan ve temsilcileri, GDO’ya Hayır Platformu aktivistleri, bilim insanları, Türkiye’den ve Avrupa’dan çiftçiler, çevre ve ekoloji dernekleri ve çeşitli demokratik kitle örgütlerinin temsilcileri ve aktivistleri katıldı. Forum kapsamında düzenlenen panel ve atölyelerde yapılan tartışmalarda ortaklaşılan görüşleri aşağıda aktarıyoruz.

Çiftçiler ve tohum

Köylüler, 10 bin yıldır (kuşaklar boyu) değişik iklim koşullarında, kültürlerine uygun bitki çeşitlerini doğayla işbirliği içerisinde yetiştirdi ve geliştirdi. O günden bu güne gıda arzının temelini bu zengin çeşitlilik oluşturdu. Günümüzde bu zengin çeşitlilik gen erozyonu ve gen korsanlığının tehdidi altında…

Yerel pazarlar ve yerel kültürler tarlalarımızda ürün çeşitliliğinin artmasına olanak tanımış, çiftçilerin onbinlerce çeşit geliştirmesine, tohum ve bitki çeşitlerini korumalarına yardımcı olmuştu. Küresel pazarlar yerel pazarların yerini aldıkça, çeşitlilik yerini monokültüre terk etmeye başladı.

Tohum ve bitkilerin varlığını güvence altına almanın en iyi yolu onları üreterek, korumaktır. Ancak ulusaşırı şirketler piyasa koşullarının gereğini yerine getirmek, açlığa ve kıtlığa çare olmak gibi çeşitli bahanelerle hangi bitki türlerinin yaşayacağına, hangilerinin yok olacağına etkide bulunuyorlar/karar veriyorlar…

Ulusaşırı tohum şirketlerinin elde ettiği her kazanım/mevzi sonucunda çiftçiler mesleğine her geçen gün daha fazla yabancılaşıyor, tarım şirketleşiyor. Bunun sonucu olarak da çiftçiler mesleğinden, köylüler kültüründen oluyor, köylerinden kovuluyor.

Çiftçinin en temel görevlerinden biri, tohumu saklamak ve onu meslektaşlarıyla değiş tokuş etmektir. Ulusaşırı tohum şirketlerinin dünyanın her yanında ulusal hükümetlere dayattığı yasalar, çiftçilerin bu yükümlülüğünü neredeyse bir suç haline getiriyor. Yasalar, çiftçileri zaman içerisinde yalnızca “kayıtlı” tohum kullanmaya yönlendirecek uygulamalar içeriyor. Şirketlerinden yana politikalar sonucu çiftçiler yavaş yavaş tohum endüstrisine bağımlı hale getiriliyor, köy çeşitleri kısa sürede ortadan kalkıyor.

Oysa, yerel halkların geliştirdiği yenilikler, dünya hükümetleri tarafından 1992’de Rio Dünya Zirvesi’nde imzalanan Biyoçeşitlilik Sözleşmesi ile tanınmakta ve korunmaktadır. Yasalar da biyoçeşitliliğin korunmasını hedeflemeli, ülkelerin kendi biyolojik zenginlikleri üzerindeki egemenliklerini tanımalı ve biyolojik kaynakların kullanımında sürdürebilirliliklerini ve adaleti desteklemelidir. Ülkeler, biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı açısından gerekli olduğu durumlarda yerel toplulukların bilgi, yenilik ve uygulamalarının yaygın kullanımının saygıyla karşılanmasını, korunmasını, sürdürülmesini ve teşvik edilmesini sağlamakla yükümlüdür.

Ulusaşırı şirketlerin patent ve benzer egemenlik kurma mekanizmalarına karşı mücadele etmenin etkili yolu çiftçi haklarının tanınması, yasal güvenceye kavuşturulması ve korunmasıdır.

Ekolojik-geleneksel köylü üretim modelinin endüstriyel metotlardan çok daha verimli ve sürdürülebilir olduğu her geçen gün daha fazla fark edilmektedir. Bu durum yerel tohumlar kullanma, yerel tohumla yerel üretim ve bu üretimin de öncelikli olarak yerel pazarlara sunumunun güçlendirilmesi anlamına gelmektedir.

Tohum ve Yaşam Forumu katılımcıları yerel tarımsal bitki hazinesinin korunması için çalışmalar yapacak, tohum bankalarının özelleştirilmesine ve kuracakları yerel tohum örgütleri vasıtasıyla tohuma sahip çıkacaktır. Tohumculuk yasasına karşı hukuksal ve siyasal mücadele devam edecek, bu kanunun riskler içerdiği ve meşru olmadığı çeşitli eylem ve etkinliklerle kamuoyuna aktarılacaktır.

Patentler, fikri mülkiyet hakları ve tohum

Beslenmenin ve kültürel kimliğin en önemli kaynağı olan tohum, yenilenen yaşamın kaynağı ve sürekliliğin, doğurganlığın kendisidir. Bunun için tohum her kültürde kutsal kabul edilir. Oysa ulusaşırı şirketler kârı kutsal kabul edip tohumu patentliyor, yoksul ülkelerin biyoçeşitliliği ve kaynakları üzerinde “fikri mülkiyet hakkı” iddia ediyorlar. Bu uygulamalarla, yoksul insanların küresel pazar koşullarının karşısında tutunabilmelerini sağlayan bu son kaynaklarını da ellerinden almaya çalışıyorlar.

Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT), ticaretle ilgili fikri mülkiyet hakları (TRIPs) konusunda 1999’dan beri tek tip bir patent yasası dayatılmakta, yaşamın kutsal sayıldığı ve patentlerin dışında tutulduğu azgelişmiş yoksul ülkelerin ahlak ve değer sistemlerinin farklılıkları yok sayılmaktadır.

ABD yasalarında, şirketlerin dünyanın dört bir yanından bitki çeşitleri, halk tıbbı, yerel ilaç vb. yerel kültür ürünlerini patent altına alma sürecini kolaylaştıran çeşitli çarpıtmalara yer veriliyor. ABD yasaları ve Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) “fikri mülkiyet hakları”nı zor kullanarak küreselleştiren anlaşmalarıyla biyokorsanlık teşvik ediliyor, yerel çeşitlerin, bilgilerin küresel pazarın ihtiyaçları için talan edilmesinin önü açılıyor. Sayılan bu olumsuzlukların nedeni olan DTÖ tarım ve gıdadan elini çekmelidir.

Tohumlar kısırlaştırılıyor. Tohumların kısırlık özelliği tohum veren bitkilere aşamalı olarak yayılıyor. Bu olumsuz gidişat, insanlar dahil, yaşam biçimlerini yeryüzünden silecek bir felakete doğru ilerliyor.
Ulusaşırı tohum şirketleri karşılıklı iyi ilişkilere, yardımlaşmaya, sürekliliğe ve bitip tükenmez bir doğurganlığa dayanan tohum kültürünü korsanlık, avcılık, doğurganlığın/sürekliliğin yok edilmesi ve tohumun kısırlaştırılması temelinde yeniden tanımlamaya çalışıyor.

Tohum ve Yaşam Forumu katılımcıları gen kaynaklarımızın ulusaşırı şirketlere devredilmesine karşı mücadele edecek, tohum envanteri çalışmalarına katkı üretecek ve küçük çiftçiler arasında tohum değiştokuşunu mümkün kılmak için yerel inisiyatifler arasında dayanışma ve işbirliğini sağlamak için çalışacaktır. Patent ve fikri mülkiyet haklarının tarım ve gıda alanına olumsuz etkileri çeşitli etkinlikler ve kampanyalarla kamuoyunun takdirine sunulacaktır.

Tohum, tohumun ticareti ve tüketiciler

Gıda ile tüketici arasındaki mesafenin kısaltılması, hem üretici hem de tüketicinin yararınadır. Köylüler tarafından üretilen gıdaların yerel pazarlarda tüketiciye sunulması halinde tüketici ile gıda kısa mesafede ve taze olarak buluşturulmuş olur. Gıdanın uzak mesafelerden taşınması fosil yakıta bağımlılığı artırmaktadır. Ürünün tüketiciyle direkt olarak, aracısız buluşturulması, tüketicinin hem güvenli/kaliteli hem de ucuz gıdaya ulaşmasını sağlamış olur. Sağlıklı gıda, sağlıklı tohumdan elde edilir.

Ancak, günümüzde uluslararası ticaret, ulusaşırı şirketler tarafından kontrol ediliyor ve sürdürülemez üretim sistemleri temelinde işliyor, işletiliyor. Bu şirketler güçlerini yerel (ulusal) gıda sistemlerini ele geçirmek için kullanıyor, insanları kendilerinin denetledikleri gıdaları almaya mecbur ediyorlar. Ulusaşırı şirketler, DTÖ tarafından dayatılan serbest ticaret antlaşmaları aracılığıyla küresel pazarlardaki gıdayı ve tarımsal malları denetimleri altına alıyor, kendilerine fayda sağlıyorlar. Ulusaşırı şirketler yerel ve geçimlik ekonomileri tahrip ediyor, halkların yeterli, güvenli, sağlıklı ve ekolojik olarak sürdürülebilir bir şekilde üretilmiş gıdaya ulaşmalarını engelliyorlar.

Türkiye’nin tarımsal üretimde kendine yeterli olması ancak tohum konusunda kendine yeterlilikle mümkündür. Gıdanın uluslararası siyasete malzeme yapıldığı ve zaman zaman bir çeşit silah gibi kullanıldığı unutulmamalıdır. Bu silahın üretim materyali de tohumdur.

Tohum ve Yaşam Forumu katılımcıları tohum alanında yerel üretim ve yerel pazarları savunacak, üretici ve tüketici arasındaki iletişimi ve bağları güçlendirecek etkinliklere destek verecektir. Tarımsal üretimin her aşamasında yerli tohumların kullanılmasının teşvik edilmesi için çalışmalar yapılacak, tohum konusuna kamu tarafından sahip çıkılmasının gerekliliği savunulacaktır.

Tohuma sahip çıkmak gıdaya sahip çıkmaktır!

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası
Çiftçi Sendikaları Konfederasyonlaşma Platformu
GDO’ya Hayır Platformu

NYELENİ DEKLARASYONU



NYELENİ DEKLARASYONU

23-27 Şubat, 2007

Nyeleni Köyü, Selingue, Mali





Biz; köylüleri, aile çiftçilerini, balıkçıları,yerli toplulukları, topraksızları, kırsal işçileri, göçmenleri, göçerleri, orman topluluklarını, kadınları, gençleri, tüketicileri, çevre ve kent hareketlerini temsilen 80 ülkeden gelen 500’den fazla insan, Mali’de Selingue’nin Nyeleni köyünde, küresel gıda egemenliği hareketini güçlendirmek için toplandık. Bunu, taş üstüne taş koyarak yapıyoruz, yerel geleneklere göre yapılan kulübelerde kalıyoruz ve Selingue toplumu tarafından üretilen ve hazırlanan gıdayı tüketiyoruz. Kendi kollektif çabamıza, kendi tarımını yaparak toplumunu en iyi şekilde doyuran Malili efsanevi köylü kadından aldığımız ilhamla “Nyeleni” adını veriyoruz.

Birçoğumuz gıda üreticisiyiz ve dünyanın bütün halklarını doyurma kabiliyetine, istek ve iradesine sahibiz. Gıda üreticileri olarak bizim mirasımız insanlığın geleceği için yaşamsal önemdedir. Bu özellikle, gıda ve tarım hakkında bilginin tarihsel yaratıcıları olan ve değerleri küçümsenen kadınlar ve yerli topluluklar için böyledir. Fakat bizim sağlıklı , iyi ve bereketli gıda üretme kapasitemiz ve mirasımız neo-liberalizm ve küresel kapitalizm tarafından tehdit edilmekte, zarar görmektedir. Gıda egemenliği bize gıda üretimindeki bilgi ve kapasitemizi koruma ile sağlamlaştırma ümidini vermektedir.


Gıda egemenliği, halkların ekolojik mantık dahilindeki sürdürülebilir yöntemlerle, kültürel olarak uygun, sağlıklı gıda üretme ve kendi gıda, tarım sistemlerini tanımlama hakkıdır. Piyasaların veya şirketlerin talebini değil, gıdayı üretenleri, dağıtanları ve tüketenleri gıda sistemleri ve politikalarının merkezine koyar. Gelecek nesillerin çıkarını ve içerilmesini savunur. Halihazırdaki şirket ticareti ve gıda rejimine direnerek onu parçalayacak bir stratejiyi ve yerel üreticilerin gıda, çiftçilik, göçerlik ve balıkçılık sistemlerini belirlemesine ilişkin yönelimleri sunar.

Gıda egemenliği, yerel, ulusal ekonomileri ve piyasaları öncelikli tutar; köylü ve aile çiftçiliğine dayalı tarıma, küçük balıkçılığa, göçerlerin yön verdiği otlatmaya, ve çevresel, sosyal ve ekonomik sürdürülebilirliğe dayalı gıda üretimi, dağıtımı ve tüketimine imkan verir. Gıda egemenliği tüm halklar için adil bir gelirin sağlanmasını güvence altına alan saydam bir ticareti ve tüketicilerin gıda ve beslenme üzerinde kontrol hakkı olmasını destekler. Gıda egemenliği, topraklarımızı,bölgelerimizi, sularımızı, tohumlarımızı, hayvanlarımızı, biyo-çeşitliliğimizi, kullanma ve yönetme hakkının gıdayı üreten ellerde olmasını teminat altına alır. Erkekler, kadınlar, halklar, ırksal gruplar, toplumsal sınıflar ve nesiller arasındaki eşitsizliğin ve ezme-ezilmenin olmadığı yeni toplumsal ilişkileri ifade eder.


Nyeleni’de sayısız tartışma ve etkileşimden sonra gıda egemenliği konusundaki kollektif anlayışımızı derinleştirdik, iktidarımızı yeniden elimize alma ve özerkliğimizi muhafaza etme için mücadele eden hareketlerimizin tikel gerçekliklerini öğrendik. Hareketimizi inşa etme ve kollektif vizyonumuzu geliştirme için ihtiyaç duyduğumuz araçları şimdi daha iyi anlıyoruz.


Ne için savaşıyoruz?

Herkese iyi kalitede, yeterli, karşılanabilir, sağlıklı ve kültürel olarak uygun gıda sağlayabilmek için bütün halkların, ulusların ve devletlerin kendi gıda üretme sistemlerini ve politikalarını belirleme yetisine sahip olduğu,

kadınların gıda üretimindeki rolleri ve haklarının tanındığı ve saygı gösterildiği, bütün karar alma organlarında kadınların temsil edildiği;

ülkelerimizdeki tüm halkların onurlu yaşadıkları, emeklerinin karşılığında hayatlarını sürdürecek bir ücret aldıkları, evlerinde kalmayı sürdürme fırsatlarının olduğu;

gıda egemenliğinin halklar, topluluklar, devletler ve uluslararası kurumlarca temel bir insan hakkı sayılarak tanındığı ve uygulandığı;

toprağın, suyun, denizin, tohumun, besi hayvanlarının ve diğer biyo- çeşitliliklerin ekolojik olarak sürdürülebilir yönetimi çervesinde kırsal çevreleri, balık stoklarını, doğal peyzajı ve gıda geleneklerini koruyabildiğimiz ve rehabilite edebildiğimiz;

geleneksel bilgi, gıda, dil ve kültür çeşitliliğimize ve kendimizi örgütleme ve ifade etme biçimlerimize saygı duyduğumuz ve değer verdiğimiz;

köylülerin toprak üzerindeki haklarını garantileyen, yerli halkların bölgelerini koruyan ve savunan, balıkçılık alanlarında ve bağlı ekosistemlerde balıkçı toplulukların kontrol ve erişim haklarını temin eden, göçer meralarında ve göç yollarında göçer topluluklara kontrol ve erişim tanıyan, adil ücretli onurlu bir işi ve herkes için emek haklarını garanti eden, gençler için geleceği teminat altına alan gerçek ve entegre bir toprak reformunun olduğu;

toprak reformunun üreticiler ve tüketiciler arasında karşılıklı bağımlılığı güçlendirdiği, topluluğun hayatta kalmasını, sosyal ve ekonomik adaleti, ekolojik sürdürülebilirliği güvence altına aldığı, kadın ve erkeklere eşit hak tanıyarak yerel otonomi ve yönetimleri gözettiği, halkların kendi kaderlerini tayin ve bölge haklarını garantilediği,

köylüler, yerli halklar, küçük balıkçılar, göçerler veya diğerlerinden de olsak, toprak ve bölgelerimizi halklarımız arasında adil ve barışçıl bir şekilde paylaştığımız;

doğal veya insan kaynaklı felaketlerde, çatışma sonrası durumlarda gıda egemenliğinin yerel iyileştirme çabalarını güçlendiren ve negatif etkileri azaltan bir “sigorta” görevi gördüğü, etkilenen toplulukların aciz olmadıklarını hatırladığımız ve öz-yardım için güçlü yerel örgütlenmenin iyileşme için anahtar olduğu;

insanların maddi, doğal ve ruhsal mirasları hakkında karar alma gücünün savunulduğu;

bütün halkların bölgelerini ulus ötesi şirketlerin saldırılarından korumaya hakları olduğu bir dünya için savaşıyoruz.

Neye karşı savaşıyoruz?

Emperyalizme, neo liberalizme, yeni sömürgeciliğe, ataerkilliğe ve hayatı, eko sistemleri ve kaynakları yoksullaştıran bütün sistemlere; uluslararası finans kurumları, Dünya Ticaret örgütü, serbest ticaret anlaşmaları, ulus aşırı şirketler ve kendi halklarıyla uzlaşmaz bir çelişkide olan hükümetler gibi yukarıda sayılanları destekleyen tüm unsurlara;

küresel ekonomide fiyatların üretim maliyetinin altına düşmesine yol açan gıdada dampinge,

insanların, sağlığın ve çevrenin önüne kârı koyan şirketlerin bizim gıdamız ve gıda sistemimiz üzerindeki tahakkümüne;

gelecekteki gıda üretme kapasitemizi azaltan, çevreye zarar veren ve sağlığımızı riske atan tüm teknoloji ve pratiklere; genleri değiştirilmiş hayvan ve bitkilere, terminatör tohum teknolojisine, endüstriyel su kültürüne ve tahripkar balıkçılık pratiklerine; endüstriyel sütçülükteki sözde “beyaz devrim” uygulamalarına, “yeni” ve “eski” sözde yeşil devrime, ve endüstriyel biyo-yakıt monokültürünün “yeşil çöllerine” ve diğer plantasyonlara;

gıdanın, temel ve kamu hizmetlerin, bilginin, toprağın, suyun, tohumların, besi hayvanlarının ve doğal mirasımızın özelleştirilmesine ve metalaştırılmasına;

doğal mirasımıza ve çevremize zarar veren, insanları yerlerinden eden maden endüstrisine ve kalkınma modeline/projelerine;

savaşlara, çatışmalara, işgallere, ekonomik ambargolara, kıtlığa, insanların yer değiştirmeye zorlanmasına ve topraklarına el konulmasına, bunlara neden olan ve destekleyen bütün hükümetlere; çevremizi ve kapasitemizi yok eden, çatışma ve felaket sonrası yeniden yapılanma programlarına;

haklarımızı korumaya ve savunmaya çalışanların suçlu haline getirilmesine;

yeni sömürgecilik şekilleri yaratan, yerel çevrelerle gıda sistemlerine GDOları tanıştıran, ve dampingi gizleyen gıda yardımlarına;

dünyanın her yerindeki kadınları, zengin çeşitlilikteki tarımsal, yerli, göçer ve balıkçı toplulukları marjinalize eden ataerkil ve vesayetçi değerlerin küreselleşmesi ve uluslararasılaşmasına karşı savaş veriyoruz.


Bu konuda neler yapabiliriz?

Selingue’deki yerel toplulukla Nyeleni’de bir toplantı alanı yaratmak için nasıl çalıştıysak, aynı şekilde gıda egemenliği için ittifaklar kurup, birbirimizin mücadelesine destek vererek kollektif hareketimizi güçlendirmek ve yaratıcılığımızı, gücümüzü, dayanışmamızı gıda egemenliğinden yana olan halklara uzatmak için de kararlıyız. Gıda egemenliği için verilen her mücadele, dünyanın neresinde olursa olsun bizim mücadelemizdir.

Bu sentez belgede detaylıca açıklanan gıda egemenliği vizyonunu dünyanın tüm halklarıyla paylaşmak için bazı kollektif eylemliliklerde karar kıldık. Bu eylemleri, kendi yerelliğimizde ve bölgelerimizde, kendi hareketlerimizle ve diğer hareketlerle dayanışma halinde uygulayacağız. Nyeleni’de bizlerin yanında olamayanlarla vizyonumuzu ve gıda egemenliği konusundaki eylem gündemimizi paylaşacağız, böylece Nyeleni’nin ruhu tüm dünyaya yayılacak ve gıda egemenliğini dünyanın her yerindeki halklar için bir gerçeklik haline getirecek gücün oluşmasını sağlayacak.

Sonuç olarak, Mali’deki köylü hareketlerine ve ROPPA’ya (Batı Afrika Üretici ve Çiftçi Örgütleri Ağı) gıda egemenliği hakkındaki taleplerinin Mali’de ve sonrasında tüm Afrika’da gerçekleşmesi için verdikleri mücadelede koşulsuz ve sarsılmaz desteğimizi sunuyoruz.

Şimdi gıda egemenliği zamanıdır!

Çeviren: Erhan Keleşoğlu

Tuesday, April 24, 2007

TOHUM VE YAŞAM FORUMU 21-22 NİSAN 2007 TARİHLERİNDE İSTANBUL’DA YAPILDI



TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası, Çiftçi Sendikaları Konfederasyonlaşma Platformu ve GDO’ya Hayır Platformu tarafından düzenlenen Tohum ve Yaşam Forum’u 21-22 Nisan 2007 tarihlerinde İstanbul Serbest Muhasebeci ve Mali Müşavirler Odası konferans ve toplantı salonlarında gerçekleştirildi.

Etkinliklerin ilk gününde iki panel düzenlendi. Çiftçi Sendikaları Konfederasyonlaşma Platformu Sözcüsü-Hububat Sen Genel Başkanı Abdullah Aysu’nun yönettiği ilk panelin konusu “Türkiye Tohumculuğunun Gelişiminin Tarihsel Analizi” idi. Panele konuşmacı olarak katılan Ziraat Mühendisleri Odası Bilim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Ekrem Kün, Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tayfun Özkaya ve Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Ahmet Atalık, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren tohumculuk alanında faaliyet gösteren kamu kurumları, tohumculuk alanında yaşanan gelişmeler, önceki Tohumculuk Kanunu, yeni Tohumculuk Kanunu, siyasi iktidarların tarıma ve tohumculuk alanına bakış açıları, tohumluk üreten TİGEM’e bağlı Dalaman ve Yalova Tarım İşletmeleri örnekleri ve yapılması gerekenler konusunda bilgiler verdiler.

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Genel Başkanı Dr. Gökhan Günaydın’ın yönettiği ikinci panelin konusu ise “Tohumun Şirketleştirilmesi: Mücadele ve Deneyimler” idi. Panele konuşmacı olarak katılan Associazione Italiana per l'Agricoltura Biologica’dan (İtalya) Riccardo Bocci, Confederation Paysanne’dan (Fransa) Guy Kastler, Coordinadora de Organizaciones de Agricultores y Ganaderos – COAG’dan (İspanya) Jose Manuel Benitez Castano hem ülkesel ölçekte hem de Avrupa Birliği Politikaları çerçevesinde tohum konusunu işlediler. AB ülkelerinin çiftçi örgütleri temsilcilerinin verdikleri bilgiler TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası’nın, Çiftçi Sendikalarının ve GDOHP’nin Tohumculuk Kanunu karşısında gösterdikleri mücadelenin ne denli haklı olduğunu bir kez daha göstermiştir.

Etkinliğin ikinci gününde çalışma atölyeleri oluşturulmuştur. Sekreteryasını Prof. Dr. Tayfun Özkaya ile GDOHP Genel Koordinatörü Levent Gürsel Alev ile raportörlüğünü Öykü Özcinik’in yaptığı 1. Atölyede “Patentler, Fikri Mülkiyet Hakları ve Tohum”, sekreteryasını Tütün-Sen Genel Başkanı Ali Bülent Erdem ile Üzüm-Sen Genel Başkanı Adnan Çobanoğlu ile raportörlüğünü Ayşen Eren’in yaptığı 2. Atölyede “Çiftçiler ve Tohum”, sekreteryasını Dr. Gökhan Günaydın ile Ziraat Mühendisleri Odası İzmir Şube Başkanı Prof. Dr. Kamil Okyay Sındır ile raportörlüğünü Mebruke Bayram’ın yaptığı 3. Atölye’de “Tohum, Tohumun Ticareti ve Tüketiciler” konuları detayları ile tartışılmış, çıkan sonuçlar her üç atölyenin birleştirilmesiyle tartıştırılarak bir sonuca ulaştırılmıştır.

Çalışmalara Ziraat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Üyeleri ve ziraat mühendisleri, Çiftçi Sendikaları Başkanları ve çiftçiler, GDOHP aktivistleri, ekoloji dernekleri temsilcileri katılmıştır.

Çalışma sonuçları 25 Nisan 2005 tarihinde saat 11:00 de Makine Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nin toplantı salonunda yapılacak basın toplantısıyla kamuoyu ile paylaşılacaktır.

Monday, April 9, 2007

TOHUM VE YAŞAM FORUMUNA DAVETLISINIZ




TOHUM VE YAŞAM FORUMU’NA DAVETLISINIZ


Tohum ve tohumculuk; hem yasamin kaynagi hem degida zincirinin ilk halkasidir. Gida uretimi icinvazgecilmez degerde olan tohum, tasidigi tarihselve kulturel anlam sayesinde toplumun esit, adil,guvenli ve saglikli gidaya ulasma arayisininsemboludur. Tarimin baslangicindan bu yana ciftcilerin tohumave tarima dair, urettikleri, gelistirdikleri,birbirleriyle paylastiklari ve gelecegeaktardiklari bilgiler, degerler yokolmatehlikesiyle karsi karsiya. Tohum; paradan baskadeger tanimayan ulusasiri tekellerin kar hirsinakurban edilmeye calişiliyor. Gida zincirinin builk halkasi, DTO, IMF ve Dunya Bankasi gibi uluslararasi kuruluslarin dayattigi yasalduzenlemeler, patent, sertifika vb. uygulamalaryoluyla ciftcinin elinden alinarak ulusasiritarim, gida ve tohum tekellerinin kontrolunebirakiliyor. Ulkemizde 8 Kasım 2006 tarihindeyururluge giren Tohumculuk Kanunu, benzeruygulamalarin yansimasi niteliginde.21-22 Nisan tarihlerinde Istanbul’daduzenleyecegimiz Tohum ve Yasam Forumu’ndatohum konusunu tum yonleriyle ele alacagiz.Forumda 17 Nisan Uluslararası Ciftci MucadeleGunu ile ilgili etkinlikler de yapilacak. Forum kapsamındaki panellerden birinde, Italya, Fransave Ispanya’dan uluslararası ciftci orgutu ViaCampesina’ya (Ciftci Yolu) bagli ciftciorgutlerinden konuklarimiz konusmaci olarak yeralacak, bizlere kendi deneylerini aktaracak,mucadelelerini paylasacaklar. Ayrica ulkemizdegecmisten bugune tohum konusunda yapilanlar veyapilabilecekler ayrintilariyla incelenecek.Duzenlenecek atolye calismalarinda tohuma sahipcikmanin yollarini arayacak, olusturulabilecekmucadele bicimlerini, araclarini tartisacagiz.Tohum ve Yasam Forumu’nda sizi de aramizdagormek isteriz. Sizi tohuma sahip cikmaya davet ediyoruz.

ZİRAAT MÜHENDISLERI ODASI

ÇİFTÇİ SENDİKALARI KONFEDERASYONLAŞMA PLATFORMU
GDO’YA HAYIR PLATFORMU

Program
21 Nisan 2007
1. PANEL:
Türkiye Tohumculuğunun Gelişiminin Tarihsel Analizi
(Saat: 10.00-12.00)
PANEL YÖNETİCİSİ
Abdullah Aysu
Çiftçi Sendikaları Sözcüsü
KONUŞMACILAR:
Prof. Dr. Ekrem Kün
TMMOB, ZMO Bilim Kurulu Başkanı
Prof. Dr. Tayfun Özkaya
Ege Üniversitesi, Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi
Ahmet Atalık
TMMOB, ZMO İstanbul Şube Başkanı
2. PANEL:
Tohumun Şirketleştirilmesi: Mücadele ve Deneyler
(Saat: 13.00-15.00)
PANEL YÖNETİCİSİ
Dr. Gökhan Günaydın
TMMOB, ZMO Genel Başkanı
KONUŞMACILAR:
Riccardo Bocci
Associazione Italiana per l'Agricoltura Biologica
(Organik Tarım Derneği), İtalya
Guy Kastler
Confederation Paysanne
(Köylü Konfederasyonu), Fransa
COAG Temsilcisi
Coordinadora de Organizaciones de Agricultores y Ganaderos - COAG,
(Tarım ve Hayvancılık Örgütleri Koordinasyonu), İspanya
Abdullah Aysu
Çiftçi Sendikaları Sözcüsü, Türkiye
22 Nisan 2007
Saat: 10.00-12.00 / 13.00-16.00
1. ATÖLYE:
Patentler, Fikri Mülkiyet Hakları ve Tohum
2. ATÖLYE:
Çiftçiler ve Tohum
3. ATÖLYE:
Tohum, Tohumun Ticareti ve Tüketiciler
Tohum ve Yaşam Forumu
Tarih: 21-22 Nisan 2007
Yer: İstanbul Serbest Muhasebeci ve Mali Müşavirler Odası
Kurtuluş Caddesi, No: 152, Kurtuluş– Şişli- İstanbul

Thursday, April 5, 2007

Orléans çağırısı destekleme grubu




28 Mart Orléans çağırısı destekleme grubu

14 Mart Çarşamba günü, ekim mevsiminin başlanmasıyla Fransa üzerinde GDOlu bitkilerin ekilmesine moratoryum (geçici durdurma) çağrısı yapmak üzere farklı bölgeden gelen 14 kişilik bir grup, Tabiat Tarihi Müzesindeki Büyük Evrim Salonunda açlık eylemini ilan ettiler.

“4 milyar senenin evrim süreci, bugunku türlerin ve ekolojilerin çeşitliliği ortaya çıkardı.” “(Tarımın başlanmasıyla ) 10,000 seneden beri doğa, gittikçe insan cinsinin etkisi altında kalıyor.” “Evrimin geleceği nedir?” yazılı pankartlarıyla yerel ve ulusal yönetimlerin, % 80 “ne taralalarda ne tabaklarda” GDOlu gıdaları istemeyen Fransız halkına kulak vermelerini çağırıyor, “Appel d’Orléans” çağrı metnine imza topluyor (bu metnin TR çevirisi, hem ek olarak bulunabilir, hem de www.gdoceviri.blogspot.com’a gönderildi).

“Evrimin geleceği nedir?” sorusunu dile getiren, GDOların tarlalarımızdaki istila ve bunların onarılmaz sonuçları. Halkların isteklerine rağmen GDOlar, sorumluluk duygusu eksik hükümetler tarafından destkli olarak bir avuç dev tohum firması empoze ediyor.

Eylem bugüne dek aşağıdaki kurum/kuruluş tarafından destek mesajı almıştır:

collectif des faucheurs volontaires Confédération Paysanne Amis de la Terre Nature & Progrès Coordination Rurale la Fédération Nationale d’Agriculture Biologique Biocoop Bio Consom’acteurs Les Verts (lire le communiqué de presse) Attac 93 Sud Attac 94 Nord Collectif anti-OGM Ile-de-France Les Verts de Montreuil Les Verts de Fontenay-sous-Bois Les Amis de la Terre AMAP Ile-de-France Greenpeace France Agir pour l’environnement Les Amis de la Confédération paysanne Les Alternatifs Alerte OGM Comité de Soutien aux Faucheurs de Pithiviers Cyberacteurs Mouvement pour le Droit et le Respect des Générations Futures Vigilance OGM 18

Bugün ile 15 gün sürmüş olan açlık eylemi, değişik faaliyetlerle yoğunlaşmakta. Örneğin bir devlet biotechnologie laboratuvarı binasının önünde kendilerini birbirine zincirledi, polis müdahale edip karakola getirmiş; kendilerini bir Paris belediye binasının parmaklıklarına zincirleyip, belediye başkanının destekleyip desteklemediği cevabını akşama kadar beklediler. Yurtdışından da çeşitli şekilde destek eylem haberleri geliyor, örneğin Brezilya MST (Topraksızlar Hareketi)’den bir heyeti eyleme destek mesajıyla Fransız konsolusuna gitmiş. Yurtiçinde destekleme eylemleri arasında, daha ikinci gün, Greenpeace’in geceleyin 3 ton GDOlu mısırın UMP (uzun zaman Chirac destekçisi olan Fransa’nın en büyük sağ parti) merkezi önünde boşaltması, ve en azından üç ayrı bölgede (Angouleme, Périgueux, Montpellier) açlık grevlerine başlanması.

Appel d’Orléans çağrı metnine imza toplama çabaları bir yana eylemcilerin diğer faaliyetleri yönetimler üzerinde odaklaşıyor: başbakan adayları, yerel yönetimler ve belediyeler, moratoryumu destek çıkıp çıkmadıkları soruluyor, üzerinde duruluyor. Uluslar arası ve özellikle ulusal medya faaliyetlerini neredeyse günbegün takip ediyor.

Eylem faaliyetlerini : http://idf.nogm.org websitesinden takip edebilirsiniz.
Appel d’Orléans Çağrı Metni burada : www.moratoireogm.fr
Destek mesajları bu adrese yollanabilir : mdupont@confederationpaysanne.fr


GDOsuz bir İlkbahar İçin Orléans Çağrısı


Orléans Çağrısı

GDOsuz bir İlkbahar İçin


Asagidaki tespitleri goz onunde bulundurarak:

GDOlar ve bize empoze edenlerin sorumluluklari derinlikli ve acik bir tartisma yapilmadigi icin bunu yansitacak bir hukuki cerceve hala cikmadigi,

Az sayida ticari kurumun, 2007de on binlerce hektar alaninda GDOlu misirin ekilmesi talebeyle ne tarlalarinda ne tabaklarinda istemeyen Fransizlarin % 80inin isteklerine dogrudan catistigi,

Fransa’da izinli olan tek GDOlu misir turu olan MON810, ilgili olan AB hukuk cercevesinde bulunan 2001/18 nolu yonetmeligin sart kostugu, ozellikle saglik ve cevre uzerindeki uzun vadeli biriken etkilerini ortaya cikaracak bir incelemenin henuz yapilmadigi; ayrica, GDOlu misir ekimlerinin Fransa’nin ayri ayri bolgelerindeki ekolojik ve zirai durumlari uzerindeki olasi sonuclarin hala incelenmedigi,

Geleneksel tarim bicimlerine GDOlarin getirdikleri olumsuz etkilerle soz konusu uretim bicimlerinin devamliliği tehdit altina girdigi,

Cok sayida yayimlanmis bilimsel makaleye gore GDOlu misir ekimlerinin yayilmasiyla genetik bulastirma riskina girmeden serbest ari yetistiriciligi mumkun olmadigi,

GDOlu tarim bitkilerinin tek kullanim gerekcesi patenttir, ve patent, citftcinin kendi hasatlarindan tohumlari toplayarak yeniden kullanmasina yasak getirdigi; ayrica satilan patentli tohumlarla birlikte ilac alimi da empoze edildigi,

Fransiz tariminin ekonomik cikari her seyden once GDOlu gidalari istemeyen tuketicinin taleplerine cevap verme kapasetesine dayaniyor, ve ureticilere duyulan bu konudaki guveni risk altina almalari, ekonomik olarak kendi sonlari anlamina geldigi

Icin,

--Fransiz nufusunun cogunlugunun taleplerine uyarak,
--ulusal topraklarinda GDOlu kolzaya hukumet tarafindan koyulan moratoryuma uyarak,
--Avustruya ve Macaristan’in moratoryumlarinin mesrulugunu Fransa’nin ve Avrupa ülkelerinin sartli cogunluygla oylamasindan cikan kabule uyarak,
--Cevre Kanunu’nun katkilariyla Anayasa’da sozu gecen “ihtiyat” prensibine uyarak,

26 ve 27 Subat 2007’de toplanan Moratoryum Kurultayi’ni katilan delegeler asagidaki taleplerini bildiriyor:

--Hukumetin, 2001/18 nolu yonetmeligin koruma amacli 23 nolu maddesinin GDO ekimlerine izin verdigi moratoryum mekanizmasini derhal uygulamasi,
-- Oy yoluyla secilen yerel yonetimlerine getirilen, soz konusu kulturlerin ekilmesine karsi tedbir alma yasagi goz onunde bulundurarak bu moratoryumun uygulanmasini istemesi,
-- Meclis uyelerinin, hukumetin moratoryumu Avrupa Komisyonu’na bildirimesi icin uygun tedbirleri almasini talep etmeleri,
--Hukumetin moratoryumun uygulanmasi talebinin hem ulusal hem uluslararasi duzeyde uygylanmasini istemesi.



Appel d’Orléans Çağrı Metni : www.moratoireogm.fr

Tuesday, April 3, 2007

Sarkozy'ye gdolu mısır





Greenpeace eylemcileri Fransa’da Baskanlik seçimlerine gidilirken GDO moratoryumu istemeyen tek aday Nicolas Sarkozy”nin kampanya merkezi önüne tonlarca gdolu mısır boşalttılar.

http://www.dailymotion.com/video/x1gnc0_greenpeace-livre-du-mais-ogm-a-sark